Bütün şiddeti ile devam eden kavramlar savaşında en önemli yeri işgal eden ama kimsenin gündeme getirmediği, belki de fark etmediği kavramlardır bunlar. Kimsenin dile getirmediği derken kasıtlarını belki de kasıtlı olarak aşmak pahasına her önüne geleni yaftalayarak sadece beyaz Türkleri anlatan yazarları bundan hariç tutuyorum ve ilerleyen kısımda ayrıntısı ile değineceğim. Daha önceki birçok yazımızda yazdığımız gibi gelişen teknoloji ve yaşanan tecrübelerle beraber harp doktrini de değişmiş ve işgal kavramı evrim geçirmiştir.
” Teknolojinin ilerlemesi ve korkunç bir hızla gelişen iletişim olanaklarının, askeri maksatlarla kullanılmaya başlanması savaş taktiklerini de değiştirmiştir. Artık bir ülkeyi fiilen işgal etmek hem çok kolaylaşmış ve hem de zorunluluk olmaktan çıkmıştır.
Askeri işgalin temel nedenleri olan topraklarını, yeraltı zenginliklerini kullanabiliyor ve halkını asimile edebiliyorsanız eğer, üstelik bunları askeri güç kullanmadan yapabiliyorsanız fiilen askeri işgalin bir anlamı ve gerekliliği yoktur. Çünkü işgalin tüm gerekleri yerine gelmektedir.
Silahsız işgalin nasıl yapıldığına gelince; aslında bu da bir askeri operasyondur. Tek farkı askeri amaçlarla kullanılan sivil araçlardır. Bu araçlar, basın ve yayın organları, kültürel(?) faaliyetler, sivil toplum örgütleri, bankalar, devlet kurum ve kuruluşları ve hatta bireyler olarak değişkenlik gösterebilir. Hepsinin bu operasyona, kendilerine özgü bir iştirak biçimi ve kullanılma zamanı vardır.”(1)
Biçiminde açıkladığımız bu işgal türü için gerekli olan malzeme de tıpkı fiili işgal de olduğu gibi insandır. Ama buradaki fark; işgal gücü olarak veya işgal gücünün paralı askeri olarak kullanılacak insanlar, işgal edilecek olan coğrafyanın, yani Türkiye'nin insanlarıdır. Dışarıdan savaş gemileri ile gelmezler, çünkü zaten bu coğrafyada yaşamaktadırlar. Elindeki insan dökümü ve para ile bu dökümün ne kadar zenginleştirilebileceği konusu işgalcinin gücünü ortaya koyar.
Birincil grup, aslen işgal edilecek olan milletin ferdi olmayıp, onlarla beraber ve onlar gibi yaşayan dönmeler grubudur. Genellikle burjuvadırlar ve tarihsel bağları gereği, esas itibariyle mensup oldukları milletin veya kendi derin devletleri ile uluslararası lobilerinin yardımını sürekli olarak görmüşlerdir. Bulundukları her ülkede ve Türkiye'de sermayenin hâkimi olan sınıfa mensup olmalarının temel nedeni de budur zaten.
Nüfuz bakımından oldukça güçlü olmakla beraber genellikle devlet görevlerinde ve üst düzey siyasi kadrolarda görev almış olmaları son derece olağandır. Ve neredeyse koca bir Türk tarihi boyunca bu böyledir. Ancak tarihin bize öğretmiş olması gereken fakat bizim balık hafızalarımız sayesinde bir türlü öğrenemediğimiz gerçek ise bu grubun daima kendi millet-i aslisine hizmet etmek amacında ve çabasında olduğu gerçeğidir. Yaşadığımız onca tecrübeye rağmen bunu öğrenmeyi bir türlü beceremedik.
Bizim ülkemizde bu gruba moda tabiriyle ” Beyaz Türkler” denmektedir. Bu konuda bir kitap yazan Soner Yalçın bu kavramı kullanan ilk kişidir.
Kastını, kasıtlımı kasıtsız mı aştığı belli olmayan tespit ve yorumların dışında dönme kavramını sadece sabetayistler için kullanan Yalçın'a rağmen, aslında sabetayistler dışında dönmeler de vardır.
Türk milleti dışında kalan her millet ve din mensubundan Türk'müş gibi ve Müslüman'mış gibi davrananlara dönme diyoruz.
Beyaz Türkler çok daha geniş bir anlamı ifade ediyor aslında. Bu topluluğa mensup insanlar silahsız işgalin öncü kuvvetleri, hazırlayıcıları, taşeronları ve daha sonra gerçekleşmesi durumunda ise silahlı işgal döneminin parlayan yıldızlarıdır. Ülkede yatırımları yapan, sermayeyi kontrol eden, siyasi kadroları dolduran, yoksullara yardım eden, okullar açan, ağababaları tarafından belirlenmiş olan geleceği hayata geçiren topluluktur.
Kırmızı Türkler;
Beyaz Türklerin varlığı bir de Kırmızı Türkler ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu nereden çıktı demeyin. Beyaz Türkler daima kendilerinin hizmetinde olan veya işgal için kullanmaları gereken, aslında Türk olmakla beraber Türk gibi davranmayan, Türk gibi yaşamayan, aynı kaygıları taşımayan, aynı sevinçleri hissetmeyen ve daima başkalarına öykünen bir işbirlikçi gruba ihtiyaç duyarlar. Onların bu öykünme zaaflarını en iyi biçimde kullanan beyazlar için bu kırmızılar grubu, aynı ağacın dallarından biri olan ama ağacı kesmek için gövdesine durmaksızın vurulan baltanın sapı ne kadar önemliyse o kadar önemlidir. Baltayı vurmak için gerekli ancak işlevini yitirdiğinde değiştirilecek kadar değersiz.
Bu grup ise daima iyi eğitimli, entelektüel, genellikle öykündükleri milletlerin kültürü ile yetişmiş, her fırsatta kendi milletlerini en ağır ve haksız bir şekilde eleştiren, “iyi örnek” olarak daima taklid etmeye çalıştıkları milletlerin kültürlerini işaret eden bir yapıya sahiptirler. Çünkü onların adı kırmızıdır . Beyaza öykünürler ama beyaz değillerdir. Kendi toplumlarının rengini ise kendilerine yakıştırmazlar. Milli mücadele yıllarında mandacılar olarak karşımıza çıkan, işgali alçakça alkışlayan, medeniyetin batıda olduğunu ve tek kurtuluşun onların himayesine girmekten geçtiğini savunan zihniyetin sahipleridir.
Bazıları gazeteci, bazıları yazar, bazıları gönüllü hayırsever, çeşitli dallarda akademisyen ve bilim adamı, bazıları siyasetçi, iş adamı, sivil toplum örgütü lideri, bürokrat, yüksek rütbeli devlet memurudurlar. Toplu taşım araçlarını kullanmazlar, fırından ekmek veya büfeden gazete almazlar, arabaları vardır ama büyük oranda kendileri kullanmazlar şoförleri vardır ve hiç birisinin karısı beş kiloluk toz deterjanın fiyatını bilmez.
Büyük bölümünün çocukları yurt dışında eğitim görür veya yurt içindeki en saygın okullarda, çocukları asla zor şartlarda askerlik yapmaz, rakamın yüksekliğine rağmen hiç birisinin çocuğu şehit veya gazi değildir.
Gündemi asla televizyon veya gazetelerden öğrenmezler çünkü kendileri belirlerler.
Aslında bu grubu çok iyi tanırsınız, görür görmez veya konuştuklarını duyar duymaz anlarsınız ama garip olan şey bunların bazılarının içinde bulundukları durumun farkında olmamalarıdır. Yaptıklarının ve savunduklarının doğru olduğuna inanırlar.
Tarihi düşünerek geleceğe bakmak yerine, tarihin de bir zamanlar gelecek olduğunu unutarak veya bilmeyerek veya bilerek, önlerine konulan geleceği düşünerek tarihi yorumlamaya ve değiştirmeye çalışırlar.
Onlara göre gerçek sadece onların inandıkları veya hizmet ettikleridir. Alkışlanmak, aferin ve ödül almak için gerekirse kendi millet ve tarihlerine hiç çekinmeden küfrederler. İçlerindeki aşağılık kompleksini yenmenin tek yolu milletine hakaret etmekten geçer ve bunu yaparlar. Ama tüm bu yaşam ve eylem farklılıklarına ve gözümüze sokulan riyaya rağmen onlar halk adamı olduklarını iddia ederler ve ne yazık ki gerçek halk onları öyle algılar.
Kara Türkler;
Yukarıda bahsettiğimiz her iki topluluğun da üzerinde çalıştığı, her şeyin sahibi olan ama hiç bir şeye sahip değilmiş gibi davranılmakla beraber, genetik şifresi gereği olmadık zamanlarda, hele de vatanı söz konusu olduğu zaman çok şaşırtıcı tepkiler verebilme kabiliyetine sahip topluluktur (En azından son birkaç bin senedir böyle).
Çoğu fakirdir ve yüksek bir eğitim seviyesine sahip olduğunu söyleyemeyiz. Yapay etnik ayrılık etiketleri ile yaftalanarak birbirlerine düşürülenler veya düşürülmeye çalışılanlar onlardır. Bu memleketin bakkalı, hamalı, işçisi, memuru, işsizi, işportacısıdır onlar. Semt pazarlarını dolduranlar da, sebze halinden çürük sebze ve meyveleri toplayıp çocuklarına yedirenler de bu topluluktan çıkar.
Artan dolmuş fiyatlarından en çok etkilenen de onlardır, İftar çadırlarını dolduranlar veya hayır hasenat programlarına konu olanlar da. Hudutlarda hep onların çocukları nöbet tutar, şehit ve gaziler hep onların çocuklarıdır. Depremlerde evleri kafalarına yıkılanlar da onlardır, daracık sokaklarından itfaiye geçemediği için evinin kül oluşunu ağlayarak izleyenler de. Devlet memuriyetinde on senede beş atama görenler de onlardır, yüzde bilmem kaçlık maaş farkı ile yaşamaya çalışan da.
Alt kimlik, üst kimlik, yan kimlik gibi saçma sapan yaklaşımlarla bölünerek birbirlerine düşürülmeye çalışılanlar da onlardır.
Suçlular da genellikle bu topluluktan çıkar, mahpusları dolduranlar, adi suçları işleyenler, namus cinayetleri işleyenler de.
Eğitim yetersizlikleri ve saflıkları bu topluluğun çabuk inanmak gibi bir zaafının gelişmesine neden olmuştur. Bu zaaf bizim geleneksel balık hafızamızla birleşince de ilk iki grubun en etkili silahlarına karşı son derece savunmasız kalmasına yol açmaktadır.
Bu kadar büyük bir güç ve bu kadar savunmasızlık, hepsi bu üçüncü gruba yani KARA TÜRKLER'e mahsustur.
Hiç birisi kendi başına bir şeyci değildir, bir şeyden yana veya bir şeyin karşısında değildir. Duygularına ve içinde bulundukları duruma en iyi tercüman olduğunu düşündükleri kişiler neci ise onlar da o taraftandır.
Destekledikleri fikirler hakkında birçoğu ayrıntılı bilgiye sahip değildir veya karşı olduklarına neden karşı olduklarını bilmezler. Sadece destekler veya karşı olurlar. İnandıkları şey uğruna canlarını dahi feda etmekten çekinmezler ki bu onları ikinci gruptan ayıran en önemli özelliktir. Bir kırmızının canından ve yaşam tarzından daha değerli hiçbir şey yoktur, ilk zorda veya daha iyi bir fırsatta tüm doğrularını değiştirebilir.
İşte kırmızıya inanan kara bunu göremez çünkü kırmızıya inanmıştır, görmek için bakmaz. Beyaz için ise ikisinin de bir değeri yoktur; o, inandığı şey uğruna her ikisini de feda edebilir.
Bu tanımlamalar daha uzun uzadıya sürdürülebilir ve sürdürülecektir de ancak unutulmaması gereken en önemli şey aslında yaşanan savaşın, kara Türklere karşı beyaz Türkler tarafından ve Kırmızı Türkler kullanılarak yaşandığıdır.
Ana başlıklar altında incelersek;
Beyaz Türkler;
• Aslında hiç birisi Türk değildir ve kendisini Türk gibi hissetmez.
• Türk gibi davranırlar ve asli milletlerinin tarihi çıkarlarına hizmet ederler.
• Parayı ve nüfuz gücünü ellerinde bulundururlar.
• Dış ilişkileri son derece kuvvetlidir.
Kırmızı Türkler;
• Türk olmakla beraber kendilerini Türk gibi hissetmezler.
• Beyaz Türkler tarafından bilinçli veya bilinçsizce taşeron olarak kullanılırlar.
• King-Crane raporunun beşinci maddesindeki aydınların o gün savundukları ne ise bu gün de onu savunurlar.
• Genellikle iyi bir eğitim düzeyine sahip ve toplumu yönlendirebilecek yerlerdedirler.
• Bazen ulusalcı, bazen mandacı, bazen teokrat olabilirler.
• Hep halktan yanadırlar ama asla halktan biri değillerdir, daha doğrusu kendilerini öyle görmez ve öyle yaşamazlar.
Kara Türkler;
• Hedef kitleyi oluştururlar ama bunun farkında değillerdir.
• Aslında Türkün kara budunudurlar ama birçoğu teorisyen veya antropolog olmamakla beraber kendilerine dayatılan farklılıkları kendi fikirleri imiş gibi benimseyip savunabilirler.
• Ama her şeye rağmen Tekâlif-i Milliye kanunu uygulayıp ayağındaki ham çarığı askerine giydiren ve orağı ile nacağı ile savaşarak ülkesini kurtaran da aynı topluluktur. Beyaz olmamalarına rağmen bu vatanın yüzünü ağartan insanlardır.
Şu halde ortaya çıkan sonuç aslında savaşın bu gruplar arasında yaşandığını göstermektedir. Zaten öbür türlü tüm dünya Türkün kurtuluş savaşına muhatap olmak zorunda kalırdı. Bugün bu kurtuluş savaşını düşünsel anlamda yeniden vermek gerekmektedir ve ne yazık ki bu gün, dünkünden daha zor olacaktır. Çünkü savaş zihinlerde ve zihinlerle yapılmaktadır.
“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”
OKTAY YILDIRIM
12–04–2006
(1) http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=195 , http://www.kuvvaimilliye.net/author_article_detail.php?id=31
|