Tarih/Kültür5 Aralık 2006 00:00

Bir Nazi Subayının Anılarından : "Üç Renkli Bayrak Kürtlere Hediyemdir" - Prof. Dr. Reşat Genç

22 Haziran 1941'de Almanya, üçbuçuk milyon askerle Sovyetler Birliği'ne saldırdığında, Hitler ordularının hayatî ihtiyacı olan petrol, bu ülke topraklarından sağlanmaya başlanmıştır. Çünkü, daha önce ele geçirilmiş olan Romanya'daki petrol yatakları ile Almanya'daki kömür madenleri, Hitler Almanyası için hem verimsiz hem de yetersizdir. ... Müller, Kürtler'in İngilizler'e düşman olduğunu; burada başlayacak bir ayaklanma ile hem petrol kaynaklarına sahip olunabileceğini hem de ayaklanmanın İran'daki Kürt bölgesine sıçraması durumunda, Alman ordusunun Kafkaslardan, Sovyetler'e karşı ikinci bir cephe açma şansı bulacağını belirtir. Ayaklanma sırasında elverişli bir yere havaalanı inşa edilebileceği ve Alman paraşütçülerinin bu sayede bölgeye daha rahat ulaşabileceği de raporda yer alıyordu. new prescription coupons sporturfintl.com online cialis couponscoupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardscialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon

Bir Nazi Subayının Anılarından
"Üç Renkli Bayrak Kürtlere Hediyemdir"

Prof. Dr. Reşat Genç
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

  05.12.2006
   
 

 

 

KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin
derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar
hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır.
Kıyafetlerde ve sembollerde ise,
bu üç renk bütün Türkiye'de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır.

Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde
bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür.

Tabiî, söz konusu üç rengin Türkiye'de bölücü bir terör örgütü tarafından
bölücülüğün simgesi olarak takdim edilmiş olması, terör örgütünün bu
renkleri nasıl bir araya getirdiği, neden bu renkleri benimsediği, nasıl
benimsediği ve terörist bölücü çevrelerde bu renklerin ne zamandan beri
kullanılmaya başladığına dair, zihinlerde birtakım soruların oluşmasına da
neden olmuştur.

Elbette bizim zihnimiz de bu sorular ile meşguldü. Derken, günün birinde,
belki de yayınlayanlarının bile yaptıkları işin pek farkına varmadan
yayınladıkları, bir NAZİ Subayı'na ait anılar, bizim zihnimizdeki soruların
cevaplarını ortaya koyuverdi.

Söz konusu anılar, Yeni Ufuk Gazetesi'nin 18 ve 19 Haziran 1997 tarihli
nüshalarında, "Kuzey Irak'ta Bir Nazi: Hitler'in Petrol İçin, Kürt Devleti
Pazarlığı" ve "Almanların Bitmeyen Kürt İlgisi"
başlıklarıyla yayınlandı.
Anılar, Godfried Johannes Müller adlı bir Nazi subayına aitti.

Anıların ele aldığı konu kısaca söyledir:

22 Haziran 1941'de Almanya,
üçbuçuk milyon askerle Sovyetler Birliği'ne saldırdığında, Hitler
ordularının hayatî ihtiyacı olan petrol, bu ülke topraklarından sağlanmaya
başlanmıştır.
Çünkü, daha önce ele geçirilmiş olan Romanya'daki petrol
yatakları ile Almanya'daki kömür madenleri, Hitler Almanyası için hem
verimsiz hem de yetersizdir.

Öte yandan, Alman orduları kısa bir süre sonra Sovyet topraklarından
çekilmek mecburiyetinde kalınca, petrol sıkıntısı daha ileri boyutlarda
hissedilmeye başlar.
Bu sırada, istihbarat subayı Godfried Johannes Müller
ve arkadaşları, Almanya'nın yeni petrol kaynakları bulması gerektiği
inancıyla kafa yormaktadırlar. Akıllarına, Şeyh Mahmud Berzencî ve Molla
Mustafa Barzanî'nin Kuzey Irak'ta İngilizler'e karşı ayaklanma istekleri
gelir (o sırada Irak İngiliz yönetimi altındaydı) ve Kuzey Irak'a
dikkatlerini çevirirler.
Bu, İngilizlerin kontrolündeki zengin petrol
kaynaklarına, yani Kerkük ve Musul petrollerine yönelmek demektir.

Müller, düşüncelerini bir raporla Adolf Hitler'e aktarmak imkânı bulur.

Raporunda, Kuzey Irak'ı ve burada yaşayan aşiretleri iyi tanıdığını ve izin
verilmesi durumunda bölgeye giderek burada, İngilizler'e karşı bir Kürt
ayaklanmasını örgütleyebileceğini bildirir.


Müller, Kürtler'in İngilizler'e düşman olduğunu; burada başlayacak bir ayaklanma ile hem petrol kaynaklarına sahip olunabileceğini hem de ayaklanmanın İran'daki Kürt bölgesine sıçraması durumunda, Alman ordusunun Kafkaslardan, Sovyetler'e karşı ikinci bir cephe açma şansı bulacağını belirtir. Ayaklanma sırasında elverişli bir yere
havaalanı inşa edilebileceği ve Alman paraşütçülerinin bu sayede bölgeye
daha rahat ulaşabileceği de raporda yer alıyordu.

Hitler, Müller'in raporunu okuyunca keyiflenir ve "ivedi" kaydıyla raporu
Genelkurmay Başkanı Wilhelm Kietel'e havale eder. Kietel de plânın derhal
uygulamaya geçirilmesini emreder.

Müller vakit geçirmeden Kuzey Irak'a havadan inecek ekibi oluşturmaya ve
gerekli malzemeyi derlemeye başlar. O, grubunu Arapça, Farsça ve Kürtçeyi
iyi bilenlerden oluşturmak istemektedir.

Nitekim, grubun üyelerinden biri olan Hofman, Orta Doğu uzmanı idi ve Tahran'da da üniversite hocalığı yapmıştı.

Bir diğeri, Orta Doğu'yu çok iyi bilen Konechin adında Polonya
kökenli bir subaydı.

Ama bu ekibin, söz konusu harekât için bir Kürd'e de
ihtiyacı vardı. Kuzey Irak'ı ve Kürt aşiretlerini iyi bilen, bölgede
düşmanlıkları olmayan biri seçilmeliydi. Sonunda, aranan vasıflarda biri
bulunur. Bu zat, Nafi Remzi Reşid'dir.


Reşid, Kuzey Irak'ın büyük aşiretlerinden birine mensuptur, Amerika Birleşik Devletleri'nde öğrenim görmüştür.

Müller, Nafi Remzi Reşid ile İstanbul'da tanışır. Bu yıllar Alman
casuslarının Türkiye'de cirit attıkları yıllardır. O, plânının Remzi
tarafından bilinmesinde sakınca olmayan yanlarını ona heyecanla anlatır.


Sonunda ikisi, Kuzey Irak petrolüne karşılık o bölgede bağımsız bir Kürt
devleti kurmak şartıyla anlaşırlar.
Buna göre Kuzey Irak Kürtleri Almanlara
petrol verecek, bunun karşılığında da, İngilizler bölgeden kovulunca burada
bir Kürt devleti kurulacaktı.

Bundan sonra Müller ve ekibi Almanya'nın dağlık bölgelerinde eğitime
başlarlar.
Hazırlıklar bitince de o sırada Almanların işgalinde bulunan
Kırım'a gidip buradan bir uçak ile Kuzey Irak'a geçerek paraşütle Hakurk
vadisine ineceklerdir.

1943 yılı Haziran ayında bir gece vakti, Kürt giysileri giyen ve sahte Irak
kimlikleri taşıyan Almanlar, Remzi ile birlikte Karadeniz semalarından geçip
Kuzey Irak'a ulaşırlar.
Hemen Remzi'nin ailesinin ve aşiretinin bulunduğu
Erbil şehrine gitmeye karar verirler.

İngiliz devriyelerinin kontrolündeki yerlerden geçerek Erbil yakınlarındaki Kasr-ı Atevlaha bölgesine ulaşmayı başarırlar. Burası Remzi'nin aşiretinin kontrolü altındadır. Ne var ki,
aşiretin önde gelenleri Almanlara yardım etmeyeceklerini söylerler. Çünkü,
İngiliz istihbarat birimleri harekâttan, daha başlamadan önce haberdar
olmuşlardır ve Almanları Erbil civarında aramaktadırlar. Artık yapılabilecek
fazla bir şey kalmamıştır. Bu defa Kuzey Irak'tan kaçış plânları yapmaya
başlarlar.

Ancak, başlarına konan 1000 dinar ödülü almak isteyen bir Kürt
tarafından ihbar edilerek yakalanırlar, tutuklanırlar. Önce Bağdad'a, oradan
da Mısır'a götürülerek sorgulanırlar. Ağır işkenceler gören Remzi aklını
yitirir. Müller'in esareti ise 1947'de sona erer ve Almanya'ya döner. Kendi
ülkesinde de bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. Müller,
tutuklu kaldığı sırada bir İngiliz subayından, Londra'nın bu operasyonu,
harekete geçmelerinden iki hafta önce haber aldığını öğrenir.
Müller'e göre
Kırım'dan bindikleri uçağın pilotu da İngiliz ajanıydı.

Yukarıda özet olarak anlattığımız olaylar zinciri içerisinde, konumuz olan
"üç renkli bayrak" olayına gelince, bununla ilgili ayrıntıyı, maceracılıktan
Nazi istihbarat subaylığına geçmiş olan Godfried Johannes Müller'in ağzından
dinleyelim:

"O sırada Molla Mustafa Barzanî ve Şeyh Mahmud Berzencî'nin İngilizlere
karşı ayaklanma düşünceleri vardı. Bunlar ayaklandıktan sonra biz de
petrolleri Alman ordusuna gönderebilecektik. Ayaklanma başladıktan sonra,
Alman ordusu Kürtlere yardım edecekti. Orada bir havaalanı yapılacaktı.
Buraya gelen paraşüt birliği ile Bakü önlerindeki Alman ordusu daha da
güçlendirilecekti. Böylece hem Kuzey Irak petrollerine hem de Bakü
petrollerine daha rahat ulaşacaktık".

Kendisine,

"Remzi ile birbirinize ihanet etmeme konusunda yemin ettiğinizi
anlattınız. Siz, Alman bayrağı üzerine, Remzi de Kürt bayrağı üzerine yemin
etmiş. Kürt bayrağının öyküsünü anlatır mısınız?"

şeklindeki bir soru üzerine ise Müller, anılan bayrak ve renkler hakkında şunları
söylemektedir:

"Berlin'den hareket etmeden önce ilk eşime, Kürtlerin bir sembole ihtiyacı
olduğunu söyledim. Operasyondan önce Remzi ile, birbirimize ihanet
etmeyeceğimize ve hep sadık kalacağımıza dair yemin ediyorduk. Ben, Alman
bayrağına el basarak yemin ettim. Remzi'nin ise el basacak bir bayrağı
yoktu. Bu sırada aklımıza geldi. En güzel renkler kırmızı, yeşil ve beyazdı
bana göre. Kürt bayrağındaki renkler Kürtlere yakışır renkler olmalıydı.
Bayraktaki kırmızı, yeşil ve beyaz renkleri bu düşünceden yola çıkarak
koydum... Remzi ile birlikte şekillendirdik bu bayrağı. Bayrak benim
Kürtlere en büyük hediyemdir. Uçaktan atlarken yanımızda bu bayraklar da
vardı. Sonra onları buldular. Ama güzel olan, unutulmadı. Başkaları da
kullandı".

Evet, Nazi istihbarat subayı Godfried Johannes Müller'in Kuzey Irak
macerası dolayısıyla Kürt bayrağı konusunda söyledikleri kısaca bunlardır.

Şimdi, bu macerayı öğrendikten ve Müller'in bayrak ve renkler hakkında
söylediklerini dinledikten sonra, aşağıdaki hususlara da mutlaka işaret
etmeliyim.

a - Görüldüğü gibi Almanya'nın Kuzey Irak'la daha doğrusu Kürtlerle ilgisi,
aslında bölgenin petrol zenginliğine olan bir ilgidir.
Ekonomik ve buna
bağlı siyasal çıkar hesapları sonucu ortaya çıkan bir ilgidir. Hiç süphe
edilmemelidir ki bugün de başta Almanların bölücü terör örgütünün kendi
ülkesindeki teşkilâtları olmak üzere, ülkemizdeki bölücü hareketlerle
ilgilenmesinin altında yatan gerçek de aynı gerçektir.
Yani, adam Kuzey Irak
petrolüne, o arada Bakü petrolüne göz dikecek ve bunlardan öyle veya böyle
çıkar elde etmek için bölge insanları üzerinde oyunlar oynayacak.

Aslında Almanların II. Dünya Savaşı yılları ile sınırlı kalmayıp, günümüzde de
sergilenmekte olan bu tip oyunları, bölgede ekonomik ve siyasal çıkar
peşinde olan bütün dış güçlerin gizli veya açık politikalarının ana etkenini
oluşturmaktadır. Ülkemizde yıllardır kan dökmekte olan bölücü terörü öyle
veya böyle, açık veya kapalı kışkırtıp, besleyenler de işte bu
mihraklardır.

b - Nazi subayı Müller acaba gerçekten kırmızı, yeşil ve beyaz renkler
üçlüsünden oluşan bir Kürt bayrağını, söylediği gibi kendiliğinden mi
düşünmüştür, yoksa; yukarıdan beri kaynaklara dayanarak açıkça ortaya
koyduğumuz üzere, tarihî Türk geleneğindeki beyaz, kırmızı, yeşil (ve sarı)
tercihinden mi herhangi bir şekilde etkilenmiş veya esinlenmiştir? Çünkü,
Birinci Dünya Savaşı başta olmak üzere Almanya ile Osmanlı Devleti
arasındaki sıkı ilişkiler ve işbirlikleri, söz konusu yeşil, kırmızı ve
beyaz renkler üçlüsünün alınarak "Kürt bayrağı" adı altında bir araya
getirilmiş olmasında, Osmanlılardan esinlenilmiş olması ihtimali çok
kuvvetlidir.

c - Görüldüğü gibi Müller'in hazırladığı ilk Kürt bayrağı kırmızı, yeşil ve
beyaz renklerden olmuşmakta olup, meydana getiriliş yılı da 1943'tür. Demek
ki bu tarihe kadar Kuzey Irak'ta da dünyanın başka herhangi bir yerinde de
bir Kürt bayrağı olmamıştır. Değilse Müller'in Remzi için bir bayrak
uydurması söz konusu bile olmayacaktı.

d - Daha sonraları, muhtemelen yine Müller gibi birileri, bu bayrağın
renklerinden yeşil ve kırmızının yanına, beyazı değil sarıyı alarak bir
bayrak biçimine getirmişler ve bölücü terör örgütünün eline
tutuşturuvermişlerdir. Terör örgütü de, benimsediği Marksist ideolojinin
sembolü olan orak-çekiç ile veya kızıl yıldız ile bu renkleri kullanarak
ülkemizde bir bölücülük simgesi gibi ortaya çıkarmıştır. Bu tip bir
bölücülük simgesinin ortaya çıkışı ise 1943'ten epeyce sonra ve ancak
1970'li yıllardır. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan bir
bayrağı hükümranlık bayrağı ve devlet başkanlığı forsu olarak kullanan
Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından yaklaşık 50 yıl sonra.

e - Hatta daha sonraları, Kuzey Irak'taki bazı Kürt grupları da, muhtemelen
bölücü terör örgütünün etkisinde kalarak, bayraklarını sarı, kırmızı ve
yeşil renklerden oluşacak tarzda düzenlemişlerdir. Bunlar, bu üç rengi
enlemesine üç geniş şerit halinde yan yana getirdikten sonra, ortada bulunan
sarı şeridin tam ortasına bir de beyaz güneş şekli koymak suretiyle, dört
renkli yeni bir şekil meydana getirmişlerdir. Böylece bir anlamda Nazi
subayı Müller'in bayrağı ile bölücü terör örgütünün bayrağı, tek bir şekilde
birleştirilmiştir.

f - Görüldüğü gibi bu oluşumların hepsi, nihayet kırk-elli yıllık bir
geçmişin oluşumlarıdır. Yani, Türk tarihinin başlangıcından beri millî
semboller olarak ve daima millî birlik ve beraberliğimizin simgesi olarak
kullanılmış olan sarı, kırmızı ve yeşil renkler, bir bölücü terör örgütünün
elinde, bölcülüğe alet edilmek istenmiştir.

g - İşin bir başka yanına gelince, maalesef Türk halkı, sarı, kırmızı ve
yeşil renklerin bizim tarihimizde oynadığı rolü tamamen unutmuştu. Oysa, söz
konusu renklerin Türk tarihindeki anlam ve öneminin, hiç değilse eğitim ve
kültür programlarımız aracılığıyla unutturulmaması gerekirdi. Ama, maalesef
bunları unutmuş olan halkımız, söz konusu renklerden oluşan böyle bir
bayrağı görünce, bunu bölücülüğün bir simgesi gibi öğrendi ve her yerde ona
göre tavır almaya veya tepki göstermeye başladı. Hatta, başta tarihî mehter
takımımızın renkleri olmak üzere, pek çok yerde bu üç rengi yan yana
getirmemeye veya birlikte kullanmamaya özen gösterir oldu.

Halbuki bu tavır fevkalâde yanlıştır.

Sarı, kırmızı ve yeşil renkler, gerek ayrı ayrı, gerekse ve özellikle üçü bir arada, bizim tarihimiz boyunca millî anlamlara sembol yaptığımız renklerdir. Anadolu halkının pek çoğunun millî giysilerinde bugün de üçünü bir arada kullanmaya düşkün olduğu renklerdir.

Bunları günümüzde de gelecekte de en geniş biçimde ve her yerde kullanmaya
devam etmemiz gerekmektedir. Aksi bir tutum, bölücülerin amaçlarına göre
hareket etmek olacaktır. O bakımdan, Osmanlı Devleti'nde devlet başkanlığı
bandosu demek olan ve o yüzden devlet başkanlığı renkleri olan sarı, kırmızı
ve yeşil renkli kıyafetlerden oluşan tarihî Mehter Takımlarında başta olmak
üzere, gerek tarihî filmlerde gerekse tarihî ve kültürel geleneklerimizin
gerektirdiği her yerde mutlaka kullanılmalıdır.


Böylece, bu renklerin bölücülüğün değil, tam aksine millî birlik ve beraberliğin renkleri olduğu önem ve özenle vurgulanmalıdır.

Burada, şuna da önemle işaret etmeliyim ki, biz toplum olarak bir zamanlar,
millî bayramlarımızdan olan Nevruz'u unutulmaya terkettik. Derken birileri
bunu alıp Kürt bayramı diye takdim etmeye ve Nevruz'u bölücülüğe alet etmeye
kalkıştılar.
Tıpkı onun gibi, sarı, kırmızı ve yeşilin tarih boyunca bizde
hükümdarlık renkleri olduğunu da unuttuk. Yine hemen birileri bunları alıp,
bunlardan sözde bayraklar yaparak bölücülük simgesi yapmaya kalktı.

Bu iki olay bize, millî kültür geleneklerini, yani kültürel geçmişinin bir
takım değerlerini unutmuş veya ihmal etmiş olan toplumların bu yüzden ne
gibi acılar ve sıkıntılar yaşayabileceğini yaşayarak göstermiştir. Dileğim,
bundan yeterli dersi çıkarmamızdır. Şüphe yok ki, bu değerlere en geniş
şekilde yeniden sahip çıkmamız, bölücülerin heveslerini kursaklarında
bırakacak ve millî birlik ve beraberliğimizin pekiştirilmesine büyük
katkılar sağlayacaktır.

Prof. Dr. Reşat GENÇ

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu Eski Başkanı

 




www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2006