ABD26 Ekim 2006 00:00

Türk Devletini Zan Altında Bırakan Şebekeler Belgeselleşti - Açık İstihbarat Özel

Sayın Okuyucu FBI'daki casusluk skandalını ortaya çıkaran ve sonrasında ABD Adalet Bakanlığı'nın özel sus emri ile susturulan Sibel Edmonds'ın hikayesini "Kill the Messenger"(Elçiyi Öldür) ismi ile belgeselleştiren iki Fransız yönetmen ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; Türk Devletinin kurumlarını, yönettikleri küresel uyuşturucu-nükleer karaborsa şebekeleri için paravanlaştıran ABD-Kudüs eksenindeki şebekenin izlerini bulacaksınız. ATC'den, JİNSA'ya; İsrail'den Pakistan'a kadar uzanan bu şebekenin, "müttefiklik masalları" arkasına saklanan dinamiklerini daha iyi anlamak ve Fransa-ABD arasında, Türkiye nükleer pazarı üzerinden kızışacak savaşta, Washington-Kudüs eksenindeki nükleer karaborsa şebekesinin oynayacağı role dair değerli ipuçları elde etmek için bu röportajı okumanızı tavsiye ediyoruz. Saygılar Açık İstihbaratcoupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardsdiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialis


AÇIK İSTİHBARAT
ÖZEL RÖPORTAJ

26 Ekim 2006
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun




FBI'da Türklerin de karıştığı casusluk skandalını ortaya çıkarması sonrasında ABD Devleti tarafından susturulan Türk Sibel Edmonds'ın hikayesini belgeselleştiren Fransız yönetmenler

Mathieu Verboud
&
Jean R. Viallett









Sayın Okuyucu;

FBI'daki bir espiyonaj skandalını ortaya çıkaran ve bunun üzerine ABD Adalet Bakanlığı'nın "ulusal güvenlik" gerekçesi ile yayınladığı özel "sus emri" ile susturulan Türk Sibel Edmonds'ın hikayesini başından beri yakınen takip etmeye çalışıyoruz.

Bu hikaye ilk bakışta; ABD Devleti'nin üst düzeylerine sızmış ve Türkiye'nin çıkarları için ABD Kongresi'ndeki üst düzey yetkilileri para yoluyla elde etmeye başarmış kurumlarımızın ve yetkililerinin bir başarı hikayesi olarak duruyordu. Türk Milleti'nden ve Devleti'nden taraf bir yayın olarak , bu yönü ile bizim açımızdan bir deşifrasyon değeri taşımıyordu.

Zaten haklı olduğumuz Ermeni Meselesi ile ilgili ABD Kongresini rüşvete bağlamamız gerekmesi ayrı bir tartışma konusu olabilir fakat Devletimizin kurumlarının yapmaları gereken bir şeyi yapıyor olmalarını ortaya koyacak bir yayın bizim açımızdan "gereksiz-zararlı deşifrasyon" kapsamına giriyordu.

Fakat konunun ayrıntıları ortaya çıktıkça; Türk Devleti'nin içine sızmış ve ABD-İsrail-Pakistan üçgenindeki ortakları ile birlikte, ülkemizi küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda uydulaştıran o bildik şebekenin ana hatları belirmeye başladı.

Ve hikaye; Türk Devleti'nin, gözbebeğimiz olan bütün kurumları ile birlikte, neo-con, siyonist şebekeler tarafından nasıl paravanlaştırıldığının klasik bir örneğine dönüştü.

Sibel Edmonds'ın hikayesini "Kill the Messenger" (Elçiyi Öldür) başlığı ile belgeselleştiren iki Fransız yönetmen ile konu ile ilgili yaptığımız röportajı okurken çok sinirleneceğiniz ve üzüleceğiniz satırlarla karşılaşacaksınız.

Türkiye'yi ve bu ülkedeki siyasi yapıyı yeteri kadar tanımayan ve Avrupa'da Türkiye hakkındaki yaygın olan önyargıları içselleştiren iki Fransız muhatabımızın; kendi devletleri ve kurumlarından esirgedikleri genelleyici tespitleri, bizim devletimiz ve kurumları hakkında kullanmaları bizi derinden yaraladığı gibi sizleri de üzecek.

H iç bir şekilde tasvip ve kabul etmesek de
Şeffaflık ve entellektüel dürüstlük adına; aynen çevirdiğimiz bu genelleyici tespitlere sebebiyet verenlerin; Türk Devleti'ni kendi çıkarlarına alet eden küresel bir şebeke ve onun ülkemizdeki uzantıları olduğunu anlayınca öfkeniz ve üzüntünüz daha bir derinleşecek.

Sizleri; ABD-Türkiye-İsrail üçgeninde kurulan ve nükleer-karaborsa, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile uğraşan bir şebekenin, ülkemizi ve devletimizi zan altında bırakmasının somut bir örneği ile karşı karşıya bırakıyoruz.

Saygılar

Açık İstihbarat

   
Mr. Verboud; filminiz; Türk, İsrail ve Pakistan devletine sızmış ortakları ile birlikte çalışan "neo-con" siyonist şebekelerin ördükleri nükleer karaborsa ve uyuşturucu ticareti şebekesi hakkında mükemmel bir belgesel olarak olumlu eleştiriler aldı.

Başlangıç olarak bize; belgeselinizin konusunu ve Sibel Edmonds, Douglas-Melek Can Dickerson, Valeria Plame, Dennis Hastert, Richard Perle, Douglas Feith, Marc Grossman, ATC, Giza Technologies, Turkiye, İsrail ve Pakistan ile bağlantısını özetler misiniz?
 

Belgeselimiz; FBI "whistleblower" Sibel Edmonds'ın hikayesini anlatmayı ve vakasına yahut sırrına ışık tutmayı hedefliyor.
(Editörün Notu: ABD merkezli bu terminoloji, çalıştıkları kurumlar bünyesinde yaşadıkları ve kamuoyunun bilmesi gereken sorunları dile getirenleri ifade etmek için kullanılır. "Yenin kırılan kolun içinde kalmaması gerektiğine" inananları ifade eden bu sözcüğü birebir karşılayan bir Türkçe kelime bulunamadığından, röportaj boyunca aynen kullanılacaktır. Bu terimi karşılayan Türkçe bir sözcük bulan okuyucularımızı bu konuda bizi bilgilendirmeye davet ediyoruz. )



2001 yılında; FBI'ın tercüme bürosundaki iş arkadaşı Melek Dickerson; Sibel Edmonds'a yanaşarak, kendisini, FBI'ın takibinde olan bir Türk kuruluşa dahil etmeye çalışır. İki kadında, sözkonusu kuruluşa yönelik yapılan dinlemelerden elde edilen metinleri Türkçe'den İngilizce'ye çevirmek işi ile uğraştıkları için, FBI'ın bu kuruluşu izlemekte olduğunu biliyorlardı. Sibel; Melek Dickerson'ın bu teklifini kabul etmedi. Bu olayı amirlerine bildirdi ve sonrasında işten atıldı.

Daha sonra sözkonusu Türk kuruluşun; özellikle savunma alanında ABD-Türkiye iş ilişkilerini geliştirme forumu olan, Amerikan-Türk Konseyi (ATC) olduğu anlaşıldı.Edmonds; kendi vakasının üstünün ciddi bir şekilde örtbas edildiğinin farkına vardı ki Edmonds'ın hikayesine aşina bir çok kişi bu konuda hemfikir.

Filmdeki karakter ve kaynaklar; Edmonds vakasında, ATC'yi paravan olarak kullanan ve büyük ihtimalle aşağıdaki unsurları içeren bir casusluk şebekesinin varolduğunu gösteriyor :

a) aralarında; Dennis Hastert, Richard Perle, Douglas Feith, Marc Grossman gibi üst düzey ABD'li yetkililerin de bulunduğu üst düzey yetkililer
b) Giza Teknoloji (Başında bir Türk Yahudinin bulunduğu New Jersey merkezli ithalat-ihracat şirketi) gibi özel şirketler ve simsarlar
c) ABD, Türkiye, İsrail ve Pakistan gibi ülkeler.

Vakanın sonu gelmeyecek bağlantılarını düşünürsek buna Buna Suudi Arabistan, Hindistan ve Çin de eklenebilir.

Bu oyuncuların ortak noktası; yasadışı silah, uyuşturucu ve nükleer malzeme kaçakçılığı ile uğraşıyor gözükmeleri. Para aklama ve mali yolsuzluk da mevcut. Örnek olarak; Turk ajanların 2000 yılında; Temsilciler Meclisi'nin Başkanı Dennis Hastert'a "Ermeni Soykırımı" ile ilgili bir tasarıyı öldürmesi için rüşvet verdiğine dair her türlü kanıt mevcut.

Bizim için; bu özellikle Türkiye açısından, çok üzücü bir durumu temsil ediyor. Bizler; Türkiye'nin geçmişi ile yüzleşmesi gerektiğine inanan insanlardanız. Sizin aksinize, biz bu "soykırım" konusunun "çok tartışmalı bir tarihi mesele" olduğuna inanmıyoruz. Burada tarih karar vermeli aynen Setif'de binlerce Cezayirliyi 1945 yılında birliklerimizin katletmesi ile ilgili Fransız hükümetinin sorumluluğu konusunda karar verdiği gibi (o olayı hiç kimse soykırım olarak nitelendirmedi ama konu o değil. Bizim ülkemiz yaptı ve tamamen yanlıştı)

Bu soru konumuz dışında da olsa;Fransa'da, "Ermeni Soykırımı" meselesini inkar etmeyi yasaklayan gündemle çakıştığı için; sizin gibi iki Fransız gazeteciye bu konu ile ilgili fikirlerini sormak isteriz.

"Her ülkenin kendi geçmişi ile yüzleşmesi gerekir" ve "tarih karar vermeli" prensiplerine katılarak soruyoruz ki; Ermenistan ilk Başbakanı Ovannes Kaçaznuni'nin; iki taraflı gerçekleşen kıyım hakkında Ermenileri suçlayan ve olayları soykırım olarak nitelemeyi reddeden kitabını okudunuz mu? Ve Türkiye'nin konu hakkında karar vermek için bir tarihçiler komitesi oluşturulmasını teklif ettiği bir dönemeçte, Fransa'nın bu tür bir sansür yasası geçirmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
  Sayın Okuyucu;

Bu noktada Fransız muhatablarımız sorduğumuz soruya cevap verdi ama mülakat bünyesinde yayınlanmasını istemediler. Şeffaflık ilkelerimiz doğrultusunda sorduğumuz sorunun varlığını açıklıyor fakat muhatablarımıza saygı gereği; bizlerin kendilerine sözde Ermeni soykırımı ile ilgili tezlerinin ne kadar önyargılı olduğunu anlattığımız ve karşılıklı ayrı bir yazışmaya dönüşen cevaplarını yayınlamıyoruz.
Sibel Edmonds'ın hikayesinin iki odak noktası var gibi; biri iç politika ve ABD'deki yönetsel çürüme ile ilgili ve diğeri ATC ve Türkiye, İsrail ve Pakistan'daki ortakları bünyesinde yerleşmiş, yasadışı silah, uyuşturucu ve nükleer malzeme ticareti ile uğraşan özel iş ortaklıkları ile ilgili.

Sizce; bu tarz karmaşık ve çürümüş ağları; bütün deşifrasyon çabalarından koruyarak, hala çalışır kılan nedir? Çalışmalarınız sırasında, bu faaliyetlerin lobi faaliyetinin ötesinde, ABD-Türkiye ve İsrail arasında devlet düzeyinde yapılmış bir anlaşmaya dayalı olabileceğine dair bir kanıta rastladınız mı?
 

Herzaman için büyük resimle küçüğü arasında bir boşluk bulunur. Birçokları gibi; bu boşluğu doldurmaya çalışır. Büyük resim; yaklaşık 20 senedir, ABD, Türkiye ve İsrail arasında stratejik bir müttefiklik olduğunu gösteriyor. Bu kamuoyuna malolmuş ve kelimenin tam anlamı ile stratejik bir ilişki. İsrail ve ABD'nin bu müttefiklikten; "Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme" arzularına hizmet ettiği için faydalandığı söylenebilir. Bu gündem bir ABD hükümetinden diğerine farklılık gösterir ama mevcuttur.

İsrail'de ise bu gündemi her yerde bulursunuz. Başbakan Yitzhak Shamir'e ekonomik danışmanlık yapan Amos Rubin bir keresinde şöyle demiştir :

"Eğer kendi haline bırakılırsa, İsrail'in daha riskli bir savunma anlayışına dönüş yapmak dışında bir seçeneği kalmayacaktır ki bu kendini ve dünyayı tehlikeye sokar...İsrail'i nükleer silahlarına güvenmekten alıkoymak için her sene $2-3 milyar dolarlık bir ABD yardımı gerektirmektedir."

Keza Seymour Hersh;

"İsrail'in nükleer cephaneliğinin büyüklüğü ve gelişmişliği, Ariel Sharon gibi adamların, ima edilen bir nükleer güç tehdidinin de yardımı ile Ortadoğu haritasını yeniden çizme hayalleri kurmasına izin vermektedir"

şeklinde konuşurken benzer şeyler söylemektedir.

Türkiye tarafında; bu grupta üçüncü ortak olmanın bir çok faydası vardır : silahlar, para, etki...

Edmonds vakasından türeyen küçük resim; ABD'li yetkililerin, politik ve yasal kuralların izin verdiğinin ötesinde kişisel ilişkilere sahip olduğunu gösteriyor. Buna üst düzey yolsuzluk diyebiliriz ama çıkarlar o kadar büyük (nükleer kara borsa, v.s...), dokunulmazlık o kadar belirgin ve desenler o kadar birbirine benziyor ki sonunda insan düşünmeden edemiyor : bu şovu kim yönetiyor? Bu bir komplo mı?

Bizim algılamamız, büyük ve küçük resim arasında bir çok örtüşme olduğu yönünde. Küçük resim, büyük resmi anlamak adına muhteşem bir araç seti sunuyor.

Douglas ve Melek Can Dickerson Sibel Edmonds'a yaklaşıp, ATC bünyesindeki gizli lobiye dahil etmek için uğraşan iki kilit isim.

Melek Can Dickerson şu anda Ankara'da ve kocasıda Irak için görevlendirilmiş birlik bünyesinde Japonya'da üstlenmiş durumda. Türkiye'de bu çiftle bağlantılı olan kilit isimler olarak kim var? Yakın ilişki içinde oldukları bir iş grubu, iş adamı veya sivil/askeri bürokrat mevcut mu?
 

Dickersons'ların Washington'daki Türk büyükelçiliğinde görevli bir askeri ataşeye çok yakın oldukları biliniyor. Bu kişi FBI'ın dinlemelerinin hedefi idi. Adı biliniyor. 2002'nin başlarında ABD'yi terketti. FBI'ın espiyonaj takibinde bulunan bu adamın, 2005 yılında bir ABD askeri madalyası aldığı anlaşılıyor.

Dickersonların Türkiye'de başka bir bağlantısından haberdar değiliz.

FBI'ın espiyonaj soruşturmasına konu olan bu kişinin kimliği hakkında ayrıntılara sahip misiniz ve bu kişi hangi ABD askeri madalyasının sahibi?
  Evet; ben de ismi mevcut. Bunu daha sonra görüşebiliriz. Göreceğiz.
Turkiye yakınlarda nükleer santral yapma niyetini açıkladı ve resmi olarak inşa etme sürecini başlattı. Ayrıca son zamanlarda; Adana İncirlik üssünde, 50-60 tane nükleer silah başlığı olduğu açığa çıktı.

Bunlar Türkiye'nin nükleer macerası ile ilgili iyi bilinen gerçekler fakat sizin belgeselinizde; ülkemizin, bahsettiğiniz şebekelerle işbirliği içinde, Pakistan'ın nükleer silah edinmesi için bir zıplama tahtasına dönüştürüldüğü iddia ediliyor.

Açık İstihbarat olarak elimizde bulunan teyit edilmemiş fakat hayli güvenilir raporlar, Irak'ın kuzeyinde, üst düzey Türk yetkililerin de yardımı ile, nükleer malzeme/uyuşturucu kaçakçılığının yapıldığını gösteriyor. Bu denklemin nükleer kısmını biraz açar mısınız?
 

Filmde; bir Türk Yahudi tarafından işletilen, New Jersey merkezli ithalat-ihracat firması Giza Teknoloji'nin 2003 yılında karıştığı nükleer kaçakçılık vakası ele alınıyor ki, bu sonuçta Ağa Han şebekesi ile bağlantılı. Bu şirketin uzunca bir geçmişe sahip olduğu anlaşılıyor. Bu şirket FBI'ın aktif takibi altındaydı. Giza vakası Edmonds vakasının önemli unsurlarından bir tanesi.


Şimdi büyük resme gelelim. "Türk Devleti" başından beri Pakistan nükleer programına yardımcı oldu. Bu pek bilinmez. Ağa Han şebekesinin çabaları sadece ABD değil; bir NATO müttefiki olan Türkiye'nin de sayesinde mümkün oldu. Bizim karşılaştığımız David Albright, Joe Trento ve Dave Armstrong gibi nükleer yayılmacılık uzmanları bu tespiti doğruladı.


1997 yılında Nükleer Sorumluluk için Kanada Koalisyonu (Canadian Coalition for Nuclear Responsibility - www.ccnr.org ) tarafından yayınlanan raporda; Türkiye-Pakistan nükleer bağlantısı ile ilgili ilk suçlamanın 1981 yılında gerçekleştiği belirtiliyor. Başlangıçta; küçük başladı. ABD yönetimi; bir Türk tekstil firmasından Pakistan'a yollanan ve Pakistan uranyum zenginleştirme programında kullanıldığı iddia edilen 30.000$'lık "inverter"(dönüştürücü, evireç) nakliyatını protesto etti.

1980 yılındaki darbe sonrasında Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkiler hızla yakınlaştı. Türk Cumhurbaşkanı/General Kenan Evren ve Pakistan Cumhurbaşkanı/General Ziya ül-Hak; Zia'nın 1988'de bir uçak kazası ile ölümü ile sona erene dek bir dizi resmi ziyaret gerçekleştirdi.

Türkiye'nin nükleer silahların yayılmacılığında olası rolü konusundaki kaygılar 1990 yılında da sürdü.
1992 yılında; Senatör John Glenn ve diğer ABD'li milletvekilleri, Türkiye'yi, Pakistan'ın uranyum zenginleştirme teknolojisine yardımcı olacak hassas teknolojileri sözkonusu ülkeye sağlamakla suçladılar. 1995 yılında, Yunanistan hükümeti; "Ankara ve İslamabad arasında nükleer işbirliği...Türkiye'nin nükleer silah malzemeleri ve teknolojileri elde etmeye çalışabileceği ve eski Sovyet cumhuriyetlerindeki nükleer bilimadamlarını çekebileceği" yolundaki kaygılarını tekrarladı.

Tabi ki, Pakistan'a başka oyuncular da yardımcı oldu : Çin, Suudi Arabistan, Libya fakat bunlar NATO müttefiki değil. Avrupalı aracılarda Pakistan'ın silahlanma programında temel bir rol üstlendi. Güneydoğu Asya'daki şirketler müesseseye, bazen farkında olmadan, yüksek teknoloji ekipmanları ile destek oldular. Şebeke geliştikçe; Dubai bu şebekenin faaliyetleri için bir yönetim noktası haline dönüştü.

Bu süre boyunca; Türkiye ve Güney Afrika, ABD'den elde edilen maddelerin geçiş noktası olarak hizmet verdi.

Türkiye'de yolsuz aracılardan kendi payına düşeni aldı. 2004 yılında; nükleer silah şebekesi Ağa Han şebekesine ilk uluslararası polis baskınının düzenlenmesinin ardından, bazı Türk işadamları Pakistan'a yardımcı olmak ve Libya'ya çift-kullanım amaçlı malzemeler satmakla suçlandılar. Gaz santrifüj uranyum zenginleştirme süreci için gerekli malzemelerin imalatını ve özellikle Ağa Han şebekesi için gerekli elektronik parçaların üretimini gerçekleştirdiler.

Türkiye'deki cuntanın başı Evren ile Pakistan'daki cuntanın başı Müşerref arasında ki yakın ilişkilerden sözediyorsunuz ki; bu yakın ilişki zamanında Türk kamuoyunun da bilgisi dahilindeydi.

Bu konu ile ilgili cümleniz; "Ziya'nın 1988'de uçak kazası ile ölümü ile sonuçlanan bir dizi resmi ziyaret" ifadesi ile bitiyor. Bu şüpheli ölümün bu ilişki ve yukarıda bahsedilen içerikle bağlantılı olabileceğine dair emarelere rastladınız mı?
  Ziya'nın ölümünün Türkiye ile bağlantılı olabileceğine dair ne bir bilgim oldu ne de bu konuda bir şeyler okudum. Bir çoğu uçak kazasının şüpheli olduğunu söylüyor fakat ne olmuş olabileceği benim bilgimin çok ötesinde.
ATC'nin ana figürlerinden Marc Grossman aracılığı ile, Türkiye'nin nükleer programı için gerekli nükleer malzemelerin temini için üst düzey temaslar yapmak isteyen Ak Enerji isimli bir şirketle ilgili haberler sözkonusu.

Ayrıca; yakın geçmişte medya grubunu Murdoch'a satan İhlas Grubu'nun danışmanlığını yapan Marc Grossman'ın, Ak Enerji'yi bağlantıya geçtikleri bir danışmanlık firması - Brewster Jennings and Associates - ile ilgili uyardığı ve bu şirketin bir CIA paravanı olduğunu bildiridir. Bu sahneyi daha da karmaşık kılan o sırada FBI'ın bütün bu iletişimi dinliyor olmasıdır.

Türkiye'de İhlas Grup adına danışmanlık yaptığı söyleyen üst düzey generaller hakkında elimize raporlar ulaşıyor ve ilginç bir şekilde Çevik Bir'e, Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görevi sırasında ABD'nin en büyük lobilerinden JINSA tarafından, "cesaretinden dolayı" ödüllendirilmişti. Tabloyu daha da karmaşıklaştırmak gerekirse; aynı JINSA, Çevik Bir'e verdiği ödülün aynısını Başbakan Erdoğan'a verdi.

Grossman ve kliğinin, sistemin bütün çarklarının çevresinde kilitlendiği vites kutusu olduğu anlaşılıyor. Soruyu daha fazla uzatmamak adına; belgeseliniz Grossman'ın çevresindeki ilişkiler ağı ve büyük resim içindeki rolü konusuna nasıl ışık tutuyor?
 

Bu söylediklerinize Grossman'ın resmi CV'sini de (Pakistan ve Türkiye'deki diplomatik hizmetleri ve ATC bağlantısı) ekleyin ve bizim bildiğimiz herşeyi bilmiş olursunuz.

Grossman'ın Edmonds ve Plame vakasındaki rolü sadece Brewster Jennings bağlantısı ile mi sınırlı?

Bilmiyoruz. Karartma o kadar büyük ki; ancak büyük resim olası rasyoneli anlamamıza veya üzerinde spekülasyon yapmamıza yardımcı oluyor.

Grossman'ın eylemlerinin, ABD-Türkiye-İsrail üçgenindeki bir kesimin açık ve gizli gündemlerinin işine geldiğini düşünüyor muyuz? Büyük olasılıkla. Bunu bilerek mi yaptı? O da büyük olasılıkla.

Aynı zamanda hem çok fazla, hem de çok az biliyor olmamız ironik. Sibel Edmonds ve diğerleri bizim bilmediğimiz cevaplara sahipler. Fakat Sibel bu konuyla ilgili açıklama yapamıyor ve diğerleri de ortaya çıkmaya istekli değil.

Belgeselinizde; ABD'deki şebekelerle bağlantı ve işbirliği içinde olan, Türkiye'deki hangi şirketleri, kişileri ve grupları ortaya koyuyor?
 

Film; Türk ordusunun 80'ler ve 90'lar boyunca silahlar konusunda bitmez arayışını anlatıyor. Bu dönemde; Türkiye'nin ABD'den milyarlarca dolarlık bedava askeri yardım aldığı sıkça rapor ediliyor.

Bir süre önce Türkiye'de görev yapmış emekli CIA ajanı Philip Giraldi; "Türk generallerin" yerel silah üretim şirketlerinden mali çıkarları olduğunu belirtiyor. Israil ve ABD'de de benzer bir durumla karşı karşıyayız; belki daha az, belki de daha saklı bir şekilde.

Filmde; askeri ve istihbari sırları elde etmek için gizli ihalelere girmeye çalışan ve çoğu zaman başarılı olan, yüzlerce Türk paravan şirketin bulunduğuna dair iddiaları ortaya koyan kaynaklar mevcut. Bu şirketlerin çoğu FBI gözetlemesi altında. Sibel Edmonds'ın FBI'ın Washington saha ofisindeki görevi sırasında buna rastgeldiğine dair her türlü kanıt mevcut. Sonunda; bütün bu soruşturmalar "politik" bir şekilde ele alınıyor çünkü Türkiye bir ABD müttefiki.

Ayrıca; devlete sızmış bazı unsurların; dünyadaki Türk büyükelçiliklerini ve konsolosluklarını kendi uyuşturucu operasyonları için üs olarak kullandığına dair her türlü kanıt da mevcut. Bu unsurların, NATO'daki bazı tesisleri de bunun için kullandıkları anlaşılıyor.

Son olarak; Türkiye ve İsrail'in ABD'de bir ortak espiyonaj faaliyetinde bulunduğu anlaşılıyor.

ABD istihbarat camiasındaki bir çok isim; İsrail'i, sadece Türkiye'ye değil, Çin'e de aktarılan yüksek teknoloji askeri ekipmanlar için arka kapı olarak görüyor. Bu Çin bağlantısı ayrı bir konu fakat bunun Türk bağlantısından daha önemli olduğuna inanıyoruz. Her iki vakada da; nükleer teknoloji ve sırların kaçırılması sözkonusu.

Fakat sorunuza geri dönecek olursak; Türkiye'deki belli gruplar ve kişiler ve bunların faaliyet tarzları ile ilgili daha fazla bilgimiz yok.

Melek Can Dickerson'ın kocası FBI'daki örtbastta oynadıkları rol hakkında soruşturmaya uğramak yerine NATO'da bir göreve atanıyor ve daha sonra Japonya'daki bir üsse gönderiliyor. Bazı raporlarda Melek Can Dickerson'un kendisinin MİT ajanı olduğuna dair iddialar mevcut. (Okurlarımıza; 1996 yılında ABD Savunma Bakanlığı müfettişlerinin Ankara büyükelçiliğinde MIT'ten rüşvet alan bir askeri yetkili hakkında soruşturma başlatmasından hemen sonra, Grossman'ın yanında askeri ataşe olarak bulunan Dickerson'ın Almanya'daki bir ABD Hava Üsstüne transfer edildiği yolunda iddiaları dile getiren bazı raporlar olduğunu hatırlatalım)

Bu çiftin kelimenin tam anlamı ile bir ortak ABD-Türk yapımı olduğu anlaşılıyor ve NATO resme dahil oluyor. Araştırmalarınızın her hangi bir kısmında, NATO'nun küresel uyuşturucu ve nükleer karaborsa faaliyetlerindeki rolüyle ilgili iddialara dair kanıtlara rastladınız mı?
 

Bahsettiğiniz gibi Douglas Dickerson Türkiye'de NATO için çalıştı.

Edmonds vakasındaki bazı kilit isimlerde NATO-bağlantılı konular üzerinde çalışmış ve dolayısıyla burada bir "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" durumu olduğunu düşünebiliriz fakat aynı zamanda sözkonusu kişiler Dışişleri Bakanlığı'ndaki ve Pentagon'da üst düzey yetkililer ve bunların NATO bağlantılı konular üzerinde çalışması mantıklı.

Çalışmanızda; ABD silah teknolojisinin yasadışı transferi için, İsrail ve Türk Savunma Bakanlıklarının sahte son kullanıcı belgelerinin kullanıldığını ve bu sahte belgeler sayesinde, ABD askeri teknolojisine sahip olmaması gereken ülkelerin bu teknolojiye kolayca erişim sağladığını iddia ediyorsunuz.

Röportajın başında ortaya koyduğumuz tavrıımız nedeniyle, bizim Türk Savunma Bakanlığı'nın bir kurum olarak, sahte belge üretme işinde olacağına inanmamız zor; fakat, eğer kastınız bakanlığa sızmış grupların yasadışı faaliyetlerde bulunduğu ise bu başka bir konu. Bu tavrımıza meydan okumak da dahil olmak üzere; iddianızı dayandırdığınız verileri ve gözlemleri ortaya koyar mısınız?
 

Hepimiz taraflıyız. Bizim bu konudaki taraflılığımız kaynağımızın taraflılığını yansıtmaktı çünkü söylediklerinin konu ile fazlası ile alakalı olduğuna inanmamızı sağlayacak güçlü nedenlerimiz vardı. Kaynağımızın adı Philip Giraldi.

Kendisi bir emekli CIA ajanı ve Edmonds vakası ile ilgili olarak "The American Conservative" dergisinde çok ilginç bir makale yayınladı. Sibel Edmonds; sözkonusu makaleyi, kendisi hakkında yazılmış en iyi makale olarak övdü.

Bu makalede ve kendisi ile gerçekleştirdiğimiz mülakatta; Giraldi, Edmonds vakasındaki üst düzey ABD'li yetkililerin; bazıları Pentagon'da çalışmakta olan, ABD Savunma Endüstrisi'ne bağlı isimler olduğunu iddia ediyor. Bu kişiler Türkiye ve İsrail taraftarlıkları ve Türkiye ve İsrail'deki savunma sanayi ile bağlantıları ile biliniyorlar. Giraldi'ye göre; "bu yetkililerin, yabancı ülkelerden elde ettikleri sahte son kullanıcı belgeleri ile, ABD silah teknolojisinin yasadışı transferi işine bulaşmış olmaları muhtemel".

Bu makalede Giraldi iki ülkenin ismini veriyor : İsrail ve Türkiye.

Daha önce belirttiğim gibi; Giraldi, "Türk generallerin" yerel silah üretim şirketlerinde mali çıkarları olduğuna işaret ediyor. Daha farklı yasadışı işlemlere niye bulaşmamış olsunlar? Türkiye'deki toplumun bir çok kesiminin uyuşturucu ticareti ile uğraştığını ve "Ordu" bundan muaf değil, "MİT"'de.

(Editörün Notu: Bu satırları çevirirken, sizin okurken ki öfkelendiğiniz ve canınızın acıdığı kadar bizim de acıdı. Devletimizin kurumlarını ağır bir zan altında bırakan bu satırları tercüme edip etmemekte tereddüt ettik. Devletimize sızmış şebekelerin yurtdışındaki ortakları ile yürüttükleri yasadışı faaliyetlerin, gözbebeğimiz olan kurumlarımızı zan altında bırakmayacağı günlerin özlemi ve siz okurlarımıza saygı prensibi çerçevesinde, şerhimizi koyarak, aynen dikkatinize sunuyoruz)

Türkiye'deki güvenlik konuları üzerinde uzman, Türkçe konuşan biri bize zamanında : "Türkiye'de sadece bir alanda hiç kimse MİT'in haberi olmadan hareket edemez, o da nükleer karaborsa piyasasıdır"

Tabi, bütün bildiğimiz bu. Okurlarınız bundan kendi çıkarımlarını yapacaklardır.

Bir bakış açısı ile; ATC ve Türk Konsolosluğu'ndaki bağlantıları için FBI'dan bilgi saklayan Melek Can Dickerson Türkiye açısından "vatansever" ve FBI'daki amirlerini olan biten hakkında uyaran Sibel Edmonds ise ABD açısından "vatansever" olarak gözüküyor.

İkisi de Türk kadını fakat bir tanesi saha dışına itiliyor ve diğerinin tepesinden camdan bir koruma duvarı konuluyor. Sibel Edmonds'ın Türkiye'deki ailesi taciz edilirken; Melek Can Dickerson Ankara'da yaşamını sürdürmekte. Türkiye'deki istihbarat yapılarının CIA ve MOSSAD ile kapsamlı ve tarihi ortaklıkları gözönüne alındığında, FBI bünyesindeki operasyon, Türk paravanları kullanan bir ortak üçlü (MIT-CIA-MOSSAD) operasyonu olabilir mi?
 

Bu soru bazen karşımıza çıkıyor. Karşılaştığımız insanlar arasında genel kanı ;
a) Sibel Edmonds meşru olan taraf, b) bu istihbarat operasyonunun arkasında kim varsa; bu operasyon ABD halkının çıkarlarına hizmet etmiyor.

Nihayetinde de önemli olan bu.

Marc Grossman; Dışişleri Bakanlığı'ndaki üst düzey görevine ve oradan konumuz olan lobi bünyesindeki yüksek gelirli pozisyonuna geçmeden önce Ankara'da büyükelçiydi. Benzer bir şekilde; Ankara'dan yeni ayrulan Edelman Pentagon'da üst düzey bir pozisyona geçti ve Açık İstihbarat olarak biliyoruz ki, Edelman'ın temas haritası kendisini Türkiye'deki İsrail yanlısı lobi ile yakın mesafeye yerleştiriyor; ATC figürlerini saymıyoruz bile.

Ankara'daki büyükelçiliğin; Washington'da üst düzey görevler ve daha sonra Türkiye ile ilgili lobi faaliyetleri bünyesinde yüksek seviyeli gelir ve iş için bir başlangıç noktası olduğu görülüyor.

Türkiye'de aynı zamanda ABD büyükelçilerinin, Türkiye'nin içişlerine burun sokma huyları yüzünden, kamuoyu tarafından sevilmeme ve "persona non grata" ilan edilmeleri eğilimi sözkonusu. Bu Ankara Büyükelçiliği hakkında bir yorumunuz var mı? Ankara büyükelçiliğini sözkonusu yasadışı ticaret için bir merkez olarak kategorilendirir miydiniz?
 

Sözettiğiniz eğilim Grossman'a özel mi, yoksa Türkiye'ye özel mi? Suudi ve İsrail başta olmak üzere diğer lobileri araştırabilir ve ilginç bulgulara ulaşabiliriz...

Türkiye nükleer reaktörler inşa edeceğini açıkca ilan etti. Raporlar; bu açıklamadan 5 sene önce, Ak Enerji gibi grupların Grossman ile nükleer materyal temini için bağlantıya geçtiğini gösteriyor. Ve Pakistan'ın Abdülkadir Han'ı tarafından kurulan gizli nükleer silah malzemeleri kaçakçılık şebekesi; bu şebekeyle ilgili yürütülen soruşturmalara dair raporlara göre, Türkiye'den şirketleri de (Eti Elektronik, EKA) içeriyor.

Fakat; Han'ın suçunu itiraf etmesinin hemen ardından Müşerref tarafından affedilmesi ve ABD'nin, İsviçre'ye, bu şebekede yeralan üç İsviçreli işadamının yargılanması için gerekli kanıtı sunmayı reddetmesi, bir şeytani ilişkiler ağının ötesinde bir şeyle muhatab olduğumuza dair göstergeler.

Müşerref'in geçenlerde kitabını tanıtmak için ABD'de gerçekleştirdiği sempatik turu hatırlayın ve daha önceki Pakistan diktatörleri gibi Müşerref'in de üst düzey komuta heyeti ile sıcak ilişkileri olduğunu unutmayın. Küresel düzeyde sizce, nükleer seviye, uyuşturucu ve silah seviyesi ile nasıl bağlanıyor?
 

Türkiye'de bu seviyelerin bağlantılı olduğu gözüküyor ve Sibel Edmonds vakası bu iddiayı yapmamızı sağlayan ilk vaka değil. ABD'de de bunların bağlantılı olduğunu şimdi görüyor ve sınırlı bilgimizle Sibel Edmonds vakası buna ışık tutan ilk vaka.

İki ülkede de; daha önce belirttiğimiz gibi, askeriyeye yakın çalışan unsurlar, uyuşturucu ve nükleer silah teknolojileri ile alakalı.

Tekrar söylemek gerekirse; formulasyon çok belirsiz ve katılıyoruz..Fakat en azından bu şekilde, yanlış iddialarda bulunmadığımızdan eminiz. Çalışmamızın çoğu noktaların birleştirilmesi ile ilgili. Bizim için spekülasyon bir araç, amaç değil. Sonuçlarımızın ve bulduklarımızın etkilerini abartmamak konusunda dikkatliyiz.

Bu konuları araştırırken edindiğiniz tecrübe; devletler bünyesinde, bizzat sözkonusu devletlerin kendi çıkarları aleyhine ve "tek dünya" hedefleyen küresel güçlerin vizyonları lehine çalışabilen bir farklı istihbarat katmanının varlığına dair bir olasılığı ortaya çıkardı mı?
 

Daha önce belirttiğimiz gibi; Edmonds vakası, üst düzey ABD'li yetkililerin, politik ve yasal kuralların normalde izin verdiğinin ötesinde kişisel ilişkilere girdiklerini gösteriyor.

Burada bilinmeyen bir istihbarat mekanızması katmanı mevcut mu? Öyle görünüyor!
Bu katmanın tek bir gündemi mi var? Bilemiyoruz.

Bütün bu konunun ana sütunlarından birisi Kongre üyesi Hasterst'a, Ermeni konusundaki fikirlerini değiştirmesi için Türk yetkililer tarafından rüşvet verilmesi konusundaki iddialar.

Washington ve diğer eyaletlerdeki güçlü Musevi ve Ermeni lobisini de biliyoruz.
Ayrıca; Musevi Lobisi'nin Ermeni konusunu nasıl Türkiye'nin cebini boşaltmak için suistimal ettiğini ve "Ermeni lobisinin gücünü nötralize etmeye yardımcı oluyoruz ve Ermeni yanlısı kararların Kongre'den geçmesini engelliyoruz" bahanesini kullandıklarını biliyoruz.

Washington'da klasik bir "iyi polis-kötü polis" senaryosu oynanıyor ve bazı politikacılar ve lobiciler bu sonu gelmez lobi savaşlarından kar ediyor.

Belgeseliniz resmin bu bölgesine ve lobi savaşlarının ABD iç politikasına nasıl müdahil olup, çürüttüğüne nasıl ışık tutuyor?
 

Lobi savaşlarının ABD politikasına müdahil olup, çürüttüğüne şüphe yok. Abramoff skandalına bakın. Fakat biz filmde; Hastert ile ilgili iddialara, Edmonds'ın iddialarını doğrulayan bir unsur olarak yer veriyoruz. Sibel'in davası bir çok yöne açılıyor ve bu yönlere doğru da bir açılım yapmak zorundaydık.

Belgeselinizde röportaj yaptığınız diğer isimler Sibel Edmonds'ın ortaya çıkardığı senaryoya nasıl katkıda bulunup, zenginleştiriyorlar?
 

Belgeselin insan portföyünde, Sibel'in vakasını Vanity Fair dergisi için inceleyen İngiliz muhabir David Rose'un kritik bir rolü var: ilk önemli çözümlemeleri yapan kendisi. Sözkonusu teyplerde ne olduğunu bilen insanlarla konuşan tek kişi kendisi. Bu kaynaklarla tanışmış ve filmde bu kaynakların "aşırı derecede gergin" olduğunu söylüyor.

Onun beyanları  hikayenin sütunlarını güçlendirmeye yarıyor ve evet; sözkonusu teypler; bazıları Washington'daki, bazıları Chicago'daki elçilikte çalışan Türk yetkilileri içeriyor. Ve Evet; burada sırlar karışılığında para transferi sözkonusu.

David Rose; Hastert'tan nasıl haberdar olduğunu tarif ediyor ve filmin son kısmında açığa vurduğumuz noktaya gönderme yapıyor : Neocon bağlantısı. Daha önce belirttiğimiz gibi; Philip Giraldi bu konuyu genişletiyor.

Aynı zamanda; nükleer karaborsa piyasası ve nükleer yayılmacılık üzerine en iyi gazetecilerden Joe Trenton ve dünyanın, nükleer teknolojinin yayılması konusunda en iyi uzmanlarından biri olan David Albright'a yer veriyoruz. Türkiye'nin Pakistan'ın nükleer silah programı geliştirmesinde başından beri rolü olduğunu Albright teyit etti. Ona göre; bazı ekipmanlar Pakistan güvenlik tedbirlerini aştı ve El-Kaide'nin eline geçti.

Bayan Edmonds haberdar olduğu sırları ortaya koymama konusunda fazlası ile dikkatli fakat onunla ve onun hikayesi üzerinde çalışmanın getirdiği tecrübeye dayanarak, bayan Edmonds'ın, ulusal güvenlik bahane edilerek ABD Adalet Bakanı'nın özel sus emri ile susturulmasına yol açan bu sırlar nedir?
 


Terör faaliyetleri ve NATO, İsrail, Pakistan ve El-Kaide bağlantılarına uzanan ve ABD'li ve Türk unsurları içeren nükleer kaçakçılık, uyuşturucu kaçakçılığı ve para aklama faaliyetleri .


Fransa dünyadaki sayılı nükleer güçten bir tanesi ve daha da önemlisi Uranyumu zenginleştirme kapasitesine sahip sayılı ülkelerden biri. Araştırmalarınız sırasında; bu yasadışı şebekenin Fransa'daki uzantılarına dair ne tür kanıtlara ulaştınız?
 
Hayır. Richard Perle ve Ağa Han nükleer kaçakçılık şebekesi ile bağlantılı olduğu iddia edilen bir İngiliz işadamının Fransa'da evi olduğu söyleniyor. Fakat bu bir şey değil.
Zurich Güvenlik Çalışmaları Merkezi'nden (Zurich Center for Security Studies) Daniele Ganser'ın; her NATO ülkesine bir bölüm ayırdığı, "NATO'nun Gizli Orduları" başlıklı mükemmel bir çalışması mevcut.

Fransa ile ilgili bölümde; 1946 yılında gizli askeri istihbarat birimi SDECE (daha sonra DGSE olarak adlandırılıyor)'nin kurulmasından, Chirac'ın 1975 yılında NATO'nun yönlendirmesi altında gizli askeri ordunun komutanlığını yapmasına kadar bir çok ayrıntı ile Fransa'nın "derin devleti" anlatılıyor. Benzer bir şekilde, dünya medyası her gün; Ortadoğu'da savaş sahnesinde Fransa'nın İngiltere ve ABD ile işbirliği hikayeleri ile dolu.

İlgili devletlerin birimleri üzerinden gerçekleştirilen bu üst düzey nükleer-uyuşturucu-silah kaçakçılığı şebekesi konusunu ayrıntılı olarak araştırmış iki kalifiye gazeteci olarak
ve
Fransa'nın bir nükleer güç, bir nükleer piyasa oyuncusu ve uranyum zenginleştirme kapasitesine sahip bir ülke olduğu gerçeğinden yola çıkarak;

Fransa'nın bu konuyla ilişkisinin Richard Perle'nin Fransa'daki evi ile sınırlı olabileceğine inanıyor musunuz?

Fransa devlet mekanizmaları içinde, bu uluslararası şebeke ile bağlantılı olabilecek unsurları ortaya çıkarmak için daha derinlere inmeyi düşünüyor musunuz?
  Hayır çünkü daha önce belirttiğim gibi; hiç kimse Fransa'nın nükleer karaborsa piyasasında bir role sahip olabileceğini söylemedi.

Fransa (veya Fransa'daki insanlar) kirli oyunlar oynuyor olabilir mi? Neden olmasın? 70'lerde Irak'ın nükleer reaktör programına Fransa resmi olarak yardımcı oldu. Pakistan'la Fransa arasında bir bağlantı var mı? Eğer varsa, çok iyi saklanmış. Yüzeyde, hiç bir şey görmüyoruz. Bu hiç bir şey olmadığı anlamına gelmiyor fakat ana ipuçlarından biri olarak gözükmüyor.

Perle'ün Fransa'daki evine gelince, o benim ironik yaklaşımım. Perle Fransa'dan (veya Fransız diplomasisinden) nefret eder fakat Fransa'nın güneyinden hoşlanır. O kadar!

Ve daireyi tamamlamamız gerekirse; bu konu üzerinde çalışmış bir gazeteci, bir Fransız vatandası ve küresel güç ağlarını gözlemleyen biri olarak; Türkiye'nin nükleer enerji konusundaki hayallerini somutlaştırararak, nükleer sektörün büyük oyuncuları için yeni ve büyük bir piyasa açması ile Türkiye ve Fransa arasındaki gerginliğin zirve yapması arasında bir bağlantı olabilir mi? Bir tarafta piyasanın temel oyuncularından Fransa ve diğer tarafta GE-Candu(Kanada-Amerika); hedef piyasayı ele geçirmek adına lobileri (Musevi, Ermeni, Türk, v.s.) birbirlerine karşı kullanıyor olabileceklerini düşünüyor musunuz?
  Bu konuda yetkin değilim. Bu spesifik konularla ilgili hiç bir şey bilmiyorum. Basit bir insan olarak ve saf olmayan bir gazeteci olarak; milyarlarca (hatta milyonlarca) dolarlık endüstriyel ihracat sözkonusu olduğunda, iş dünyasında para kazanmak için ailesini bile öldürebilecek insanlar bulabilirsiniz.

İşaret ettiğiniz duman ateşin yandığı yerden geliyor olabilir; fakat dediğim gibi, bilmiyorum.
Filminiz Fransa'da çok olumlu eleştiriler aldı. Bu filmi ABD'de gösterme şansınız olacak mı ve Türkiye'de gösterime sokmak için bir çaba gösterdiniz mi?
 

Bu konuları inceliyoruz.

  Mr. Verboud ve Mr. Viallet;

Bu uzun röportaja zamanınızı ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

.
Teknik Notlar : Bütün röportajlarımız öncesinde yaptığımız gibi, muhatablarımıza konu hakkındaki duruşumuz anlatıldı ve röportaj ; Mathieu Verboud ve Jean R. Viallet'e yolladığımız bir set soru ile başladı. İlk cevapların gelmesi üzerine devam soruları yollandı ve cevapları alındı. Dördüncü sorudaki "inverter"ların nereden geldiğine dair ek sorumuza verilen cevap bir önceki sorunun bünyesinde olduğu için röportaj bünyesinde tekrarlanmadı. Bay Verboud; röportaja aynı zamanda ortağı Jean R. Viallet adına cevap verdiği için sorulara çoğunlukla birinci çoğul şahısta ("Biz") cevap verdi. Röportajın tam akış, İngilizce orijinal metnini word dokümanı olarak okumak için tıklayin

 

Ekim 2006
www.acikistihbarat.com
bilgi@acikistihbarat.com
Her türlü hakkı Açık İstihbarat'a aittir.
İzinsiz olarak kısmen veya tamamen kullanılamaz.