Ekonomi10 Ekim 2006 00:00

Çankaya Kavgası Sermayenin Kavgasıdır - Rahmi Yıldırım

Çankaya Köşkü'ne yapılacak seçim, irtica başlıklı çatışmayı da doğrudan etkileyecektir. İrtica eskiden, modernleşmenin ürettiği yoksulluğa ve horlanmaya karşı ezilenlerin dinsel anakronizma kisveli tepkisiydi; modernitenin laikliğine karşı feodalitenin dinsel değerlerine sarılmaları, modern toplum içinde birey olmak yerine feodal cemaat içinde mürit olmayı tercih etmeleriydi. İrticanın böylesi aslında sermaye iktidarlarının çıkarınaydı. Bu sayede sömürüyü gizledikleri gibi düzen karşıtı sol hareketlerin üzerine sürecekleri militan kadroyu devşiriyorlardı. Şimdi irtica da modernleşti, yani kapitalistleşti, dünyevileşti. <br><br> ...<br> Şimdi siyasi deprem müteahhitliğine soyunanlar samimi olsalar, irticanın en çok darbe dönemlerinde güçlendiğinin özeleştirisini yaparak yola çıkarlar. Hiç değilse, bugün şikâyet edilen zorunlu din derslerinin darbe döneminde Anayasa'ya konduğunu, laik düzende yeri olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın en çok darbe dönemlerinde işlevsel olduğunu, okulsuz Alevi köylerine darbe dönemlerinde cami yaptırılıp cemaatsiz camilere imam atandığını anımsarlar. <br><br><div style="display:none">cialis forum <a href="http://blog.devparam.com/page/cialis-sarajevo-B6K.aspx">link</a> cialis bez recepta</div>

www.acikistihbarat.com

11 Ekim Çarşamba


ÇANKAYA KAVGASI SERMAYENİN KAVGASIDIR

Rahmi Yıldırım - YeniYol
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

 

BD Dışişleri Bakanlığı, 15 Ağustos'ta,  “Şiddet olayları Kürtlerin beklentilerini geciktiriyor. Örgüt terörist faaliyetlerine son vermeli ve silah bırakmalıdır” yolunda yazılı bir açıklama yaptığında sürecin bu denli hızlanacağı herhalde tahmin edilmiyordu.


ABD'nin açıklaması dostlar alışverişte sanılıp unutulurken, son bir hafta on gün içinde, süreç hızla gelişti.

Demokratik Toplum Partisi,  PKK'yi ateşkese çağırdı.

Amerikan yardımıyla Irak Cumhurbaşkanı Talabani, ABD'yi ziyareti sırasında PKK'nin ateşkes ilan edeceğini açıkladı.

Abdullah Öcalan, eski dostunu yalancı çıkarmadı, örgütüne “ateşkes” talimatı verdi.

Örgüt talimata uydu, Başbakan Erdoğan'ın ABD ziyaretinden bir gün önce ateşkes ilan etti, Türk ordusu imha amaçlı operasyon yapmadıkça kendisinin de silah kullanmayacağını açıkladı.

Başbakan Erdoğan, ABD yolundayken örgütün mesajına, “Eğer terör örgütü sözünde durursa güvenlik güçleri durup dururken operasyon yapmaz” diye karşılık verdi.

Ateşkesin Üzerine İrtica Örtüsü

Başbakan'ın alışıldık bir gafı mıydı yoksa pazarlık isteği miydi tam anlaşılamadan, dökülen kanın durmasına hizmet eder mi diye düşünmeye bile fırsat kalmadan, saatlerle sayılı bir zaman diliminde süreç daha da hızlandı, ateşkesin üzerine irtica örtüsü serildi. Türkiye bir kez daha cami duvarı ile kışlanın tel örgüleri arasına sıkıştı.


Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ, “İrtica kaygı verici boyuta ulaştı, hükümet uyuyor mu?” diye seslendi.


Başbakan Erdoğan ABD'den “İrtica tehlikesi yok, gündemde tutulmamalı. Genelkurmay Başkanı ile konuştum, ekonomiyi zora sokacak gerilim yaratılmamalı” mesajı gönderdi. Ne ki,  Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı, Başbakan'ı yalanlamak için birbirleriyle yarıştılar.

Cumhurbaşkanı Sezer, TBMM'nin açılışında konuştu, “İrtica devletin temel niteliklerini değiştirmeyi hedefliyor, laikliğin korunması için hak ve özgürlükler sınırlandırılabilir” dedi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Harp Akademileri'nin açılışında konuştu, “Laikliği yeniden tanımlayalım diyenler devletin en üst düzeyindeler. İrtica tehdidi vardır, her türlü önlem alınmalıdır.”

dedi. (“Her türlü önlem”den kastın kapsamı nedir, artık anlayana!)

Ankara'da bu konuşmalar yapılıken ABD'de Başbakan Erdoğan,

“Asker siyasi otoritenin emrinde!”

diye kendisini avutuyordu;

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, “Emrindeyiz!” diye onaylamadı,
“Kimin emrinde olduğumuz bellidir” diye geçiştirdi.

Sonra Başbakan Erdoğan ABD Başkanı Bush ile görüştü. Görüşmeden sonraki basın toplantısında Erdoğan mutlu görünmüyordu, dört yıl önceki ziyaret sonrasında olduğu gibi ağzı kulaklarında değildi. Büyükanıt'ın konuşmasını Türkiye'ye döndükten sonra değerlendireceğini söyledi. Türkiye'ye gelmeden uçakta gazetecilerin ulaklığıyla ordu komutanlarına  ateşkes teklif etti,

“Sorunları aramızda konuşalım, belge getirsinler, irticayı birlikte tanımlayalım” isteğinde bulundu.

Yani Başbakan laikliği yeniden tanımlamaktan vazgeçmiş, irticayı tanımlamak istiyor. Kendi tanımına göre, irtica dinde aşırılıktan ibaret, bu aşırılığı da boşlamamak lazım! Bu tanım “hayırlı olsun!” (Ne hayrı varsa?!)

Bütün bu olaylar, son bir hafta on gün içinde oldu. Her biri, gazetecileri, kanaat önderlerini haftalarca idare edecek önemdeler. Tesadüfen peşpeşe sıralanmış ya da birbirlerinden kopuk değiller. 80 yıldır birikegelen Kürt ve irtica sorunları birbirine dolanıp yumaklandı.

(Oysa  komünizmle mücadele ne kolaydı! Türk olsun Kürt olsun, devlet destekli mürteciler komünistlere saldırmaya her zaman hazır ve nazırdı. Şimdi komünizm yok, devlet, yarattığı frankenstein ile başbaşa!)

Devlette Çatlak

Görüntüye bakılırsa, Çankaya Köşkü-Genelkurmay ikilisiyle hükümet, PKK ve irtica ile mücadele konularında ters düşüyorlar.

Hükümet, PKK'nin ateşkesine olumlu karşılık verme yanlısıdır. Ama, Anayasa'nın 117'nci maddesi uyarınca hükümete karşı sorumlu olarak PKK ile mücadele etmekle görevli Genelkurmay hükümetle aynı görüşte değildir.

Hükümet “irtica tehlikesi yok” diyor, Çankaya ve Genelkurmay “İrtica en büyük tehlike, hatta devletin en üst düzeyinde, irtica ile mücadelede kararlıyız” diye karşılık veriyor.

Hükümetin yönetemez hale geldiği, bir devleti kendi içinde açmaza düşürmeye fazlasıyla yeterli bir gerilim. Sonu nereye varır, uzlaşırlar mı yoksa çatışmayı daha da şiddetlendirirler mi, bundan sonra atacakları adımlara bakmalı.

Devlet içindeki çatlama, PKK ve irtica ile sınırlı değil. Bu sorunlar daha merkezdeki bir çatışmanın mevzileri. Kürt ve irtica sorunlarının birbirine dolandığı çatışma yumağının merkezinde 6 ay sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi var. Kürt ve irtica sorunlarında resmi paradigmanın değişip değişmeyeceği, Çankaya Köşkü'ne oturacak kişinin kimliğiyle doğrudan ilgili.

Cumhurbaşkanı seçimine endekslenen çatışma, özünde, ‘yeşil' ve ‘beyaz' (yanı sıra ‘hâki') olarak öbekleşen sermaye fraksiyonları arasındaki güç ve pazar paylaşım kavgası.

Askeri bürokrasinin üst düzeyi, Türkiye'nin üçüncü büyük holdingi olan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) aracılığıyla piyasadaki kavganın doğrudan tarafı. Bankacılık, sigorta, inşaat, otomotiv, her sektörde şirketleri var. OYAK, öteki sermaye holdinglerinin sahip olmadığı ayrıcalıklara sahip. Kurumlar vergisinden, damga resminden, gider vergisinden, veraset intikal ve gelir vergisinden,  gelir vergisinden muaf; her çeşit malları ile gelir ve alacakları da devlet malı ve alacağı sayılıyor.

Çankaya Kavgası Sermayenin Kavgasıdır

Etrafında kavga verilen Cumhurbaşkanlığı, bugüne değin askerlerin sözcüsü olageldi. Anayasa uyarınca, bürokrasinin kilit noktalarına atamalar başta olmak üzere çok geniş yetkileri var.

Şimdi, bu en kritik mevziyi ele geçirme ya da kaptırmama kavgası veriliyor. Kavgaya “asker-sivil”, “laik-dindar”,  “tüfek-tespih”, “serbest piyasacı-devletçi” kavgası gibi adlar verilse de kavga özünde sermaye cumhuriyetlerinden birincisi mi, ikincisi mi kavgasıdır. Kavganın tarafları, Kürt sorunu ve irtica mevzilerinden birbirlerine ateş ediyorlar.

Kürt sorunu, 6 ay sonraki seçimden doğrudan etkilenecek. Çünkü, Kürt sorunu PKK'den ibaret değil. Çıkarılacak bir af ile PKK dağdan indirilse ve tasfiye edilse, hatta Osmanlı dönemindeki gibi PKK ve lideri devlet görevlisi yapılıp Ortadoğu'ya salınsa bile Kürt sorunu devam edecek. Bu kulvarda asıl sorun, Türkler ile Kürtler'in ortak geleceği sorunudur. “Ortak vatanda bin yılın kardeşliği üzerinde işbirliği ve uyum mu?”, yoksa şu an etkili olan devletlûların istediği yönde “Çatışma ve nihai hesaplaşma mı?” sorunudur.

Biliniyor ki, Çankaya Köşkü'ne oturacak kişi kim olursa olsun,  “Bin yılın kardeşliği üzerinde işbirliği ve uyumu” tercih etmeyecek. Emperyalizme bağımlı sermaye düzeninde böyle bir tercihte bulunma şansı yoktur. Ancak, her şeye karşın, çatışmanın üslubunda ve yönteminde tutturacağı bir nüansın bile sürecin seyrini olumlu yönde etkileme olasılığı vardır.

Çankaya Köşkü'ne yapılacak seçim, irtica başlıklı çatışmayı da doğrudan etkileyecektir.

İrtica eskiden, modernleşmenin ürettiği yoksulluğa ve horlanmaya karşı ezilenlerin dinsel anakronizma kisveli tepkisiydi; modernitenin laikliğine karşı feodalitenin dinsel değerlerine sarılmaları, modern toplum içinde birey olmak yerine feodal cemaat içinde mürit olmayı tercih etmeleriydi. İrticanın böylesi aslında sermaye iktidarlarının çıkarınaydı. Bu sayede sömürüyü gizledikleri gibi düzen karşıtı sol hareketlerin üzerine sürecekleri militan kadroyu devşiriyorlardı.


Şimdi irtica da modernleşti, yani kapitalistleşti, dünyevileşti.

İrtica artık, her şeyden önce, sermaye öbekleri arasındaki güç ve pazar paylaşım kavgasının mevzisidir. “İslam” referanslı “Anadolu kaplanları”, yerel yönetimler ve son yıllarda merkezi hükümetin aktardığı kaynaklarla hatırı sayılır ölçekte sermaye biriktirdi, düne kadar kendisini itip kakan, hor gören “laik” sermayeye rakip oldu.

Bilinir ki, sömürünün en ağırı, toplumun yeşile büründüğü dinci düzende ya da hâki renkli diktatörlük rejiminde gerçekleşir. İkisinde de sömürüyü sorgulamak suçtur ya da günahtır. Bu bağlamda, beyaz sermayenin hâki renkte bir düzeni gönlünden geçirmesi gibi, hükümetteki mütedeyyin sermayenin de gücü yettiğince din eksenli bir hayatı, yani irticayı dayatacağına kuşku yoktur. Şimdi, “irticayı birlikte tanımlayalım” diye bildik takiyye numarasına yatıyorsa, henüz köprü üzerinde olduğundandır.

Zaten ne diyordu Başbakan geçmişte:

“Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor... Bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu!”

Siyasi Deprem mi?


Harp Akademileri'nin açılışında Orgeneral Büyükanıt konuştuktan sonra ilk ders, deprem profesörü  Celal Şengör'e verdirilmiş. Kimilerine göre “siyasete mesaj” olarak algılanmalı. Yani “ayağınızı denk atın, yoksa, siyasi deprem olur!” gibisinden bir mesaj.


Doğrusu bu kez siyasi deprem yaratmak eskisi kadar kolay görünmüyor. Siyasi deprem için medyanın katkısı şart. Gerçi sermaye medyası, Büyükanıt'ın konuşmasından sonra Genelkurmay'ı kâbe belleyip tavaf eder gibi göründü; ama asker görüntüye aldanırsa yanılır.

Başbakan'ın uçakta söylediğine göre, şimdiki hükümet döneminde medya patronu Aydın Doğan'ın serveti 10'a katlandı, Turgay Ciner'in serveti de 6'ya katlanmış. Medya, siyasette deprem olsun, bu tatlı birikim düzeni istikrarsızlıktan zarar görsün istemez.

Nitekim medyanın genel yayın yönetmenleri, 9 yıl önceki 28 Şubat depreminde yaptıkları gibi hemen kışlada mevzilenip “Paşalar bombaladı”, “İrticanın kökünü kazıyacaklar” başlıklı manşetler oluşturmak yerine, hükümetle askerlerin arasını bulmaya çalışıyorlar.


Siyasi deprem, eskisi kadar kolay görünmüyor.

Tayland'daki darbenin uluslararası düzlemde alkışlanması da yanıltmamalı. Taylandlı darbeciler bizimkilerin yanında dünkü çocuk sayılır, bizimkiler Taylandlıları suya götürüp susuz getirirler. Ama, benden söylemesi, bizimkilerin niyetleri varsa, imkânsız değilse de işleri çok zor. Allah yardım etmesin!


Siyasi deprem eskisi kadar kolay görünmüyor.

Çünkü Amerikan yardımı da şart. Malum, burası Türkiye! Hayli uzun süredir ABD yardımı ya da rızası olmadan iktidara gelinemiyor, gelinse bile iktidarda kalınamıyor. Askeri darbe de öyle. Ama, ufukta Amerikan yardımı en azından şimdilik görünmüyor.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi,

“Türkiye'de laiklikten yana kaygılanacak bir şey yok, kakofoni var”

deyip çıktı işin içinden.

Bu kakofoni içinde Genelkurmay Başkanı'nın önümüzdeki aylarda ABD'ye davet edileceği ve Amerikan şahinlerinin sözcülerinden Başkan Yardımcısı ile görüşeceği haberleri ne kadar doğru, bilinmiyor. Davet edilse de edilmese de, ABD işini biliyor, Orgeneral Büyükanıt'ın boynuna boşuna madalya geçirmedi.

ABD Büyükelçisi bir de diyor ki:

“Hükümetle, güvenlik güçleriyle çok yakın işbirliği içindeyiz. Org. Büyükanıt ABD'nin dostudur. Org. Hilmi Özkök'le çok yakın işbirliği içindeydik, Org. Büyükanıt'la da çok iyi ilişkilerimiz var.”

Medya desteği yok, uluslararası destek umudu zayıf, en az bunlar kadar önemli olmak üzere,  Türkiye'de toplumun dikkatinin irticaya kilitlenmesi de artık eskisi kadar kolay değil.

Küresel faşizmin açtığı çağdaş Haçlı Savaşı'nda İslam ve terör hedef tahtasına yerleştirilse bile toplumsal destek bulmaları çok zor. Toplum bilinçlendiği ya da şerbetlendiği için değil. İrtica ile savaşın şimdiki komutanları öncekiler  kadar becerikli değiller, o yüzden. İnsanların aklını çelecek yeni, farklı, ilginç bir söylem tutturamıyorlar. Söylemlerinde ‘devrim' sözcüğünü canlandırmalarına, devrim ve sosyalizm kaçkını kimler  kanar bilinmez; ama, ezberlettirdikleri irtica retoriği sıradan insanları eskisi kadar cezbetmiyor.


Üstelik samimi de değiller, samimiyet noksanlığı apaçık sırıtıyor.

Dokuz yıl önceki irtica bahaneli siyasi depreme insanları kolayca tav etmişlerdi. Ama, 28 Şubat depremi müteahhitlerinin laikliği hangi batakçı işadamlarıyla birlikte “kurtardıkları” hâlâ unutulmadı.

Zaten, bugün şikâyet ettikleri AKP iktidarı, o depremin enkazı üzerinde yükseldi.

Şimdi siyasi deprem müteahhitliğine soyunanlar samimi olsalar, irticanın en çok darbe dönemlerinde güçlendiğinin özeleştirisini yaparak yola çıkarlar. Hiç değilse, bugün şikâyet edilen zorunlu din derslerinin darbe döneminde Anayasa'ya konduğunu, laik düzende yeri olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın en çok darbe dönemlerinde işlevsel olduğunu, okulsuz Alevi köylerine darbe dönemlerinde cami yaptırılıp cemaatsiz camilere  imam atandığını anımsarlar.


İşleri bu defa çok zor, Amerikan yardımı gelmeyecek galiba. Ne oluyor ne bitiyor, olan bitene akıl erdirmek de kolay değil. Bir yorumcuya kulak vermek gerekirse:


“Türkiye'de TSK, ABD'nin onayı olmadan hiçbir önemli karar alamaz. Hadi açıkça yazalım, ne 12 Eylül örneğindeki gibi ‘hard darbe' ne de 28 Şubat örneğindeki gibi ‘soft darbe' yapabilir. Bizce şu anda ABD, AKP ile tam bir oyun oynamaktadır. ABD bir taraftan TSK'yı kullanarak AKP'yi hırpalamakta; diğer taraftan Kürt, PKK ve Irak kozunu kullanarak yine AKP'yi köşeye sıkıştırmaktadır.” (Ertuğ Yaşar, Referans, 3 Ekim 2006)


AKP döneminde servetini 10'a katlayan, yani yüzde 1000 arttıran patronun gazetesinde bu yorum herhalde yeterince mesaj içeriyordur.

Uzlaşmaları da mümkün


Ne denli çatışırlarsa çatışsınlar, ABD patentli Büyük Ortadoğu Projesi'nde, ABD ve AB ile tek yanlı “dostluk”ta, kriz bölgelerine “Mehmetçik ihracı”nda, Türkiye'nin düşünen insanlarına 301 ve benzeri maddelerle hayatı zindan etmekte uzlaştıkları gibi Türkiye içi kavga da uzlaşmaları, ortaklık kurmaları da mümkündür.

Örnekleri yok değil. Türkiye 28 Şubat depreminin öncü sarsıntılarıyla sallanırken, ordunun takip listesindeki İslamcı şirket YİMPAŞ, Oyak Renault'nun pazarlama şirketi Renault Mais'in en büyük bayilerinden Karden Otomotiv'i satınalmak üzere anlaşmaya varmıştı. (Milliyet, 15 Şubat 1999)


Örnekleri yok değil. OYAK Holding şirketlerinden Omsan, 9 yabancı ülkede, yabancı şirketlerle ortaktır. Sigortacı ortaklardan Fransız sigorta devi Axa, insanlığı siyasetin gerisine atan emperyalist diplomasinin Türkiye'ye kabul ettirmeye çalıştığı Ermeni Soykırımı tezine destek veriyor, 1915 yılındaki faciaya kurban giden Ermenilerin varislerinin soykırım iddiasıyla açtığı davada 17 milyon dolar  tazminat ödemeyi kabul etti. Fransız sermayesinin devleti de, Ermeni Soykırımı'nı inkâr etmeyi suç sayan tasarıyı kabul etmek üzeredir. Ama, “milli sermaye”nin dört yıldızlı holdingi OYAK hâlâ Fransız sermayesiyle ortaktır.


Sözün özü, yeşili olsun, beyazı olsun, hâkisi olsun, sermaye için aslolan artı değere el koyarak kârı azamileştirmek, daha da büyümektir. Boşuna söylenmedi,

“Biriktir. biriktir! Musa da bu, peygamberler de bu!”

diye. (Karl Marks, Kapital, Çeviren Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, Üçüncü Baskı, İstanbul 1986 Cilt:1, s: 612)

Geçici Çare Erken Seçim


Uzlaşırlar mı, uzlaşamazlarsa her şeyi göze alıp kalkışırlar mı?

Kalkışırlar, kalkışmazlar. Vurgulanmalı ki, irtica sadece çağın gerisinde kalmış yaşam tarzını dayatmak değildir. Askeri diktatörlük düzenleri de en ağır ve tehlikeli derecede irticadır. Ders almasını bilenler için yeterince deneyim yaşanmıştır.

Krizin, geçici de olsa çözümü vardır, o da erken seçime gitmektir. Parlamento zaten 4 yılı geride bıraktı, Türkiye'nin koşullarında doğal ömrünü tamamladı.

Kavganın bir numaralı taraflarından Başbakan Erdoğan, demokrasi söyleminde samimi ve dürüst olsa, kendisini tehdit edenlerle uzlaşmak, postal cilalamak yerine seçime gider.

Elbette seçim, Türkiye'yi felç eden Kürt ve irtica sorunlarına çözüm bulacak kadroları iş başına getirmez: ama, hiç değilse, bugünkü çatışma yumağının merkezindeki cumhurbaşkanlığı krizinin daha yumuşak çözümünü sağlar. Bu arada oluruna gelirse, Türkiye'nin ihtiyacı olan gerçek çözüm seçeneklerinin tartışılmasını da sağlar.

Erdoğan Erken Seçime Gitmezse Ne Olur?

Uzun boylu bir yanıt yerine en iyisi fıkra anlatmak.


Ders almak


Askeri birlik arazi tatbikatına çıkmış. Birlik komutanının hangi koşulda olursa olsun vazgeçemediği tutkusu, her gün bir paket sigara ve günlük gazete. Emirerini her gün şehre gönderiyor, sigarasını ve gazetesini aldırıyor.


Bir gün böyle iki gün böyle.


Emireri her gün 10 kilometre gidip aynı yolu geri tepmekten yoruluyor. Sonunda aklına bir cinlik geliyor. Şehre son gidişinde 10 paket sigara 10 gazete alıp dönüyor. Ertesi gün şehre gider gibi yapıp arazi oluyor. Öğleye doğru komutanın çadırına girip sigarasını ve gazetesini uzatıyor.


Birinci gün haliyle sorun yok. Nedense ikinci gün de sorun yok. Üçüncü gün komutan gürleyerek emirerini çağırıyor. Çocuk panik içinde. Komutan kükrüyor:


- Evladım yolda gelirken gazeteyi okuyor musun?


Çocuk titreyerek “Hayır komutanım” diyor.


Komutan “O zaman al oku!” diyerek bir sayfayı açıyor, okuyacağı yeri işaret ediyor. Bir trafik kazası haberi. Adam direğe çarpmış, sonuç felaket.


Çocuk “Okudum komutanım” diyor. Komutan yeniden kükrüyor:


- Ne sersem adamlar var yahu şu memlekette. Adam üç gündür aynı yerde kaza yapıyor ve hiç ders almıyor.


Sadece bir fıkraydı.


ABD Büyükelçisi, Türk iç politikasında ve medyasında kakofoni olduğunu söylese de o kadar da değil.


Burası Türkiye!

Rahmi Yıldırım
www.yeniyol.org