Sevgili rahmetli babam bir gün;
“-Dikkat et, benim yaptığım hatayı yapıyorsun. Seçtiğin arkadaş ve dostlar senden çok büyük. Bir gün gelecek sadece cenaze kaldırmalara, başsağlıklarına çok sık gitmeye başlayacaksın. Sonra onlarda bitecek...”
demişti..
Zaman babamı haklı çıkardı. Her ne kadar ölüm genç yaşlı tanımıyorsa da ben o dostlarımı, ağabeylerimi ya da ablalarımı yavaş yavaş saklamaya başladım bile…
Tarihe aşırı meraklı ve sevdalı, bana da bir şeyin sebebini, o olayın tarihte ki ilk adımının atıldığı noktadan arayarak başlamam gerektiğini öğreten yaşlı bir dostum anlatmıştı…
İznik Konsili toplantıları sırasında yüzlerce el yazması İncil değerlendirildi ve dört incile karar verildi. Bunlar, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna idiler. Hz. İsa'nın ölümünden sonra bazı öğrencileri Hz. İsa'dan dinlediklerini, Hz. İsa'nın öğrencilerinin öğrencileri ise hocalarından duyduklarını kendi metotlarına göre yazınca ortaya yüzlerce İncil çıkmıştı. Konsilin amacı doğru olan İncili tespit olmasına rağmen daha konsil toplanmadan kendi aralarında hangi İncilleri seçeceklerine karar vermişlerdi. Bu dört incili “gerçek İncillerdir” diye karara bağlarken konsil Barnaba ve Ebionitler incili dâhil olmak üzere diğerlerinin hepsini sahte saydılar.
O el yazması konsil incelemesinden geçen İncillerden bir tanesi 1967 yılına kadar gerek Osmanlılar gerekse Türkiye Cumhuriyeti tarafından korundu. Fener Rum Patriği Athenagoras'ın davetlisi olarak Temmuz 1967'de İstanbul'a gelen Papa Altıncı Paul ülkemizi ziyaret eden ilk papa idi. Programda olmamasına rağmen devrin ABD büyükelçisinin ve Athenagoras'ın araya girmesi ile Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dan bir randevu alarak görüşen Altıncı Paul'un küçücük bir isteği vardı. İznik Konsilinden kalma orijinal nüsha olan bu incili Vatikan'a götürmekti…
Bu arada Türkiye'nin yıkılmak üzere olan Ayasofya Kilisesini onarmak için ayıracak parası yoktu. Kendisi hemen onarım ve yenileme masrafları için beşyüzbin lira vermeye hazırdı. Hem bu para çok bonkörce verilen ve masrafları ferah ferah karşılayan bir meblağ idi. Büyük Türk Devletinin kendisine bu âlicenaplığı göstereceğinden hiç şüphesi yoktu, hem rica edip hem de eli boş olarak Vatikan'a dönemezdi. Bu onu çok mahcup ederdi. Gerekli izinler çıkana kadar gerekirse bir ay daha Türkiye'de kalmaya razı idi. Bir papa, bir patrik, koskoca ABD elbette kırılmazdı.
Ve İncil beşyüzbin lira bağış karşılığında papaya hediye edilir. Alınan bağış da amacına değil, başka yerlere harcanır…
Yalnız şurada bir şeyi özellikle belirteyim ki, hediye edilen İncillerden hangisi olduğu aklımda kalmadı. Ben bu olayı dinlediğimde böyle yazılar değil, para satın alıp, para satmanın kitabını yazıyordum. Yani bankacıydım… İleriki yıllarda bir başka ağızdan ise bu olayı bir kere daha dinledim. Allah ona uzun ömürler versin ki, o yaşıyor.
Bu arada aylardır 1933 yılında Salihiye kazılarında bulunan Diatessaron incilinin nerede saklandığını araştırıyorum. Halen bulamadım. İncil bulunduğu zaman kazı ekibinde bulunan bir CIA ajanı hemen Vatikan'ı ve Washington'u haberdar etmiş, devir Atatürk devri olduğu için yurt dışına çıkaramamışlardı. Kazı ekiplerinde çalışan yabancıların %99'nun bu arada ajan olduğunu da bir dip not olarak geçelim…
Bu sene Kasım ayında ülkemizi ziyaret edecek olan Papa 16. Benedikt, Türkiye'yi ziyaret eden üçüncü papa olacak. Bakalım ona neler ihsan edilecek?
Bir başka ihsan hikâyesi ise çok yakın tarihte gerçekleştirilen Rüstem Paşa Medresesi…
Öncelikle ve de altını çizerek belirtmekte yarar gördüğüm bir bilgiden sizin de haberiniz olsun der ve tarihte Rüstem Paşa'nın icraatından çok, aldığı rüşvetlerle, para almadan hiçbir işi yapmadığınla anıldığını bilmenizi isterim. Bu yüzden zamanında çok ahlar almış, çok ocaklar sönmüştür.
Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı(!) olması nedeniyle yaptırdığı han, hamam, medrese ve camilerin maliyetleri bu ah'lı paralardan karşılanmıştır. Adı ile anılan bu medresenin maliyeti de aynı şekilde karşılandığından içinden geçenlere diğer bir deyiş ile kullanımından faydalananlara şans getirmediği, tepeden aldığı bir adamı yere vurduğu gibi, sığ sularda dolaşanlara ise huzur vermediği bir realitedir. Son on yılda bire bir gözlemlerim ile söylüyorum ve de iddia ediyorum.
O medrese, kullanımını alana ne şans getirir ne de baht…
Vakıflardan İl Özel İdaresinin kullanımına verilen medresenin giriş kapısında devasa bir tabelada T.C. İstanbul Valiliği Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Koordinatörlüğü yazar. Yakında bu tabela Vali Beyin 15 Haziran 2006 tarihinde attığı bir imza ile indirilecek, yerine İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tabelası asılacak. Yani Vali Bey, kendi imzası ile kendi mekânını bir şekilde tahliye ederek başbakanın en yakın arkadaşına burasını devrediyor.
Hayırlı uğurlu olsun…
Oradan her yıl Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğudan gelip İstanbul üniversitelerinden eğitim alan ortalama beş bin Türk soylu öğrenci hizmet alıyormuş.
Hiç önemi yok!
Yeter ki başbakanın arkadaşı sağ olsun.
Pardon! Fetullah Gülen'in en yakın müridi sağ olsun.
Risale-i Nur'un Kuranı Kerim, İncil veya Tevrat gibi dünyada yaygınlaşması ve kabul görmesi için çalışan Said-i Nursi'nin talebesi sağ olsun!
24 saate bu tahsis işlemini gerçekleştiren bürokrasi sağ olsun!
Bu hızlı bürokrasiden bir hafta sonra Rüstem Paşa Medresesinin yönetici memurunun karşısına ansızın bir adam dikilir. Kabadayı bir tavırla, damdan düşer gibi;
“-Burayı hemen boşaltın!” der… Memur şaşırır;
“-Siz de kimsiniz kardeşim? Ne sıfatla buraya gelip böyle bir talepte bulunabiliyorsunuz?”
“-Burayı hocam aldı. Artık burası bizim! “
“-Hocan kim kardeşim? Burası İstanbul Valiliğine ait. Öğrencilere hizmet veren bir ünite.”
“-Artık değil. Bize ne sizin öğrencilerinizden. Hocam Faris Kaya başbakanın en yakın arkadaşı. Burayı istedik. O da bize verdi. Hemen ama hemen boşaltın burayı. “
“-Kardeşim git işine. Olacak iş mi senin istediğin? Git valiliğe, talebini oraya yap!”
“-Ben niye gidecekmişim? Hocam sizi başbakana söylesin de görün gününüzü… Başbakan buradan nasıl atacak sizi görün bakalım!”
Görüşme bire bir böyle gerçekleşti…
Faris Kaya'nın (hakkında yazacak çok şey vardır) o medreseye girmesi işime gelir.
Daha geçen gün biri avaz avaz bağırıyordu;
-“ Batıl itikatlarım yokken ben bile inanmaya başladım. Buraya her geldiğimde kötü bir şey oluyor. Bundan böyle benim adım artık Nikola, bir daha buraya gelirsem iki ola…”
Faris Kaya en fazla beş yıl sonra başbakanlık konutu misafirliğinden, Kadırga kahvehanelerine konuk olur.
Dedim ya, gözlemlerim ve tecrübelerim ile sabittir…
Beşbin öğrenci nereden mi hizmet alacak?
Rica ederim, o öğrencilerin ne önemi var?
Artık karşılıklı eğitim anlaşmaları gereği öğrenci getirmeyiz olur biter…
Olay bu kadar basittir.
İki bölüm olarak plânladığım bu yazıyı üç bölümde tamamlayacağım da böylece de belli oldu.
A. Asuman ÖZDEMİR
B.Çamlıca/İSTANBUL
AfyonKocatepeHaber