Yolcu - Prof. Dr. Mahir AYDIN
Türkiye parsellenip satılıyor, bakıyoruz. Ekonomi kalelerimiz yıkılıyor, ''babalar gibi satmaya'' böbürleniyoruz. Gençler sıfır ideal ile yetişiyor, ''sıfır çekmeleri'' ne şaşıyoruz. Üretim alanında nal topluyor, Avrupa ölçeğinde tüketiyoruz. Açlık sınırında maaş veriyor, ''Aç it fırın yıkar'' sözünü unutuyoruz. Misyonerler yurttaşımızı Hıristiyan yapıyor, türbanı savunuyoruz. Yarım yüz yıldır hor görülen demiryolunda Japonya'ya özeniyor, kaza sonrası makinisti suçluyoruz. Ve İsrail'in ''armageddon'' planlarına bakıyor, ''anlamış gibi'' yapıyoruz. Umursamaz, duyarsız, öngörüsüz olup çıktık.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesacheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadafusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acneclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilobuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus
Bavullarımızı hazırlayalım. Gidiyoruz. Artık Türkiye'de işgalciler ''yolcu'' değil, ''yolcu'' olan bizleriz. Nereye mi? O, belli değil. Ama birilerinin ülkemize geldiği, belli.
Çocukluk yıllarımızın şiiridir ''Yolcu'' . Kurtuluş Savaşı'nın direncini anlatır, işgalcileri uyarır, onları ''yolcu'' görür. Üstelik, yolunu şaşıran bir yolcu: ''Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın / Bu toprak bir devrin battığı yerdir'' dizesiyle başlar.
Evet! Köhne bir devir kapanmış, koca imparatorluktan geriye, bir biz kalmıştık. Sömürgeciler ''Her şey bitti'' diyor, biz yeniden başlıyorduk. Ulusal onur savaşımız, anlamsız geliyordu onlara. ''Boşuna uğraşmayın'' dercesine, gülüyorlardı. Aldırmadık, Cumhuriyet Devleti'ni kurduk. Bize yakışan biçimde, güzel ve anlamlı.
Ama 80 yılı, zar zor geride bıraktık. Son 50 yılda, Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf 'un, ''lanetli kervan'' ı gibiydik. Cumhuriyet Devrimleri'nden saptıktan sonra, Anadolu'da yolumuzu yitirip, amaçsızca dolaşıp durduk. Başımıza ''çorap örme'' leri, yalnızca izledik. Sustuk, yutkunduk, dayanma gücümüzü zorladık. Bağışlayın benzetmeyi, ''Tenceredeki Kurbağa'' gibi: Su dolu tencereye kurbağayı koyun. Kısık ateşte bırakın. Su ısındıkça, kurbağa da uyum sağlar. Artan sıcaklık kadar, direnç gösterir. Pişme noktasına gelir. Sonunda, kımıldayacak gücü kalmaz ve ölür.
Günümüz dünya ve ülke sorunları, ''Cumhuriyet Kurmayları'' nı çok açıdan üzüyor. Kimi saf beyinler, ''Dinler Arası Uzlaşı'' dan söz ediyor. Sanıyor ki, din adamları anlaşırsa, terör de bitecek. Küresel terörün nedeni, Hıristiyan - Müslüman çatışması değil ki.. Avrupa, din politikasını beş yüz yıl gerilerde bırakmış. Bugün ''din devleti'' olan, ''din politikası'' uygulayan başat ülke, İsrail. ABD ise onun taşeronu. Onlar acımasızlaştıkça, İslami terör de ''kanı kan ile yıkama'' yanlışlığında.
Türkiye için, fırtına öncesinin sessizliği yaşanıyor. Projelerin, 5-10 yıl içinde sonuçlanması bekleniyor. Samsun İstanbul'dan ayrı, İzmir Adana'ya uzak, Van Ankara'dan ulaşılmaz olacak. Acaba, Kurtuluş Savaşı'na başlarken, bize gülenler haklı mıydı? Yoksa Çanakkale'de boşuna mı direnmiştik? ''Ben sizlere taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum'' demenin bugünkü bedeli, kaç dolar? Tüm dünyaya baş eğdirdikten sonra ''Türk ulusunun bireyi olmakla yetinmek'' hangi holding ve medyada para eder? Atatürk ve onurlu yiğitleri bu durumu görseydi, kahrından ölürdü.
Bilen bilmeyen ''Avrupa Birliği'' diyor da, başka bir şey demiyor. Avrupalı aptal mı? Bu kadar geniş toprağı, bu denli çok nüfusu, böyle yoksul olan bir ülkeyi, alsın. Neden Avrupa Birliği diye sorsanız, yanıtı belli:
Daha iyi ekonomik koşullar. Yani, para. Avrupa Birliği'ni, ''Yeniçeri'ye ulufe dağıtan padişah'' sanıyorlar.
Doğrudur! Bir gün gelecek, Avrupa Birliği'ne gireceğiz. Ama Türkiye Cumhuriyeti olarak değil. Onun bir parçası kadar. Önce, ''Küçülün'' diyorlar. Yani, Doğu Anadolu Ermenilere, Güneydoğu Kürdistan'a, Karadeniz Pontus Devleti'ne, Ege Yunanistan'a, Marmara Bölgesi de uluslararası yönetime verilecek.
Türkler mi? Onlara; kafası, kolu, bacağı koparılmış bir parça kalacak. Yani İç Anadolu. Tıpkı 1920 Sevr Antlaşması'nda olduğu gibi. İyi de, elde kalan bu bölgenin neresi Avrupa?
Bavullarımızı hazırlayalım. Gidiyoruz. Artık Türkiye'de işgalciler ''yolcu'' değil, ''yolcu'' olan bizleriz. Nereye mi? O, belli değil. Ama birilerinin ülkemize geldiği, belli.
Türkiye parsellenip satılıyor, bakıyoruz. Ekonomi kalelerimiz yıkılıyor, ''babalar gibi satmaya'' böbürleniyoruz. Gençler sıfır ideal ile yetişiyor, ''sıfır çekmeleri'' ne şaşıyoruz. Üretim alanında nal topluyor, Avrupa ölçeğinde tüketiyoruz. Açlık sınırında maaş veriyor, ''Aç it fırın yıkar'' sözünü unutuyoruz. Misyonerler yurttaşımızı Hıristiyan yapıyor, türbanı savunuyoruz. Yarım yüz yıldır hor görülen demiryolunda Japonya'ya özeniyor, kaza sonrası makinisti suçluyoruz. Ve İsrail'in ''armageddon'' planlarına bakıyor, ''anlamış gibi'' yapıyoruz.
Umursamaz, duyarsız, öngörüsüz olup çıktık. Böyle bir anlayışla, bırakın ''dünyanın merkezi'' Anadolu'yu, kutuplarda yaşanmaz. Çünkü oraların bile, uyulması gereken kuralları var. Bu arada birileri ''Ulus devlet mi kaldı'' demesin. Onlar, kendisine ''Kuşa bak, kuşa'' denilenler. En çok Avrupalı olan Fransa, Alsas-Loren bölgesinde Almanlara toprak satıyor mu?
Tüm sorunlar, ilk bakışta aymazlığımız gibi görünüyor. Ama hiçbiri raslantı değil. Sömürge planları doğrultusunda, adım adım uygulanan bir program. Çevremizde olup bitenlere alıcı bir gözle bakın. Türkiye'nin içine düştüğü ''örümcek ağı'' kolayca görülecektir. Tıpkı gladyatörlerin, arenada dövüşürken birbiri üzerine attığı ağ gibi.
O yüzden, bize yol göründü. Kalkın, gidiyoruz! Eğer kalırsak, bize ağır gelir. Biz onlara uyamayız, onlar bize. Onurlu bir ulusuz. Utanırız. Başka türlüsünü yapamayız. Ama isterseniz kendimize, son bir ''şans'' tanıyalım. Ulusal değerlere ''çok ivedi ve günlü'' sahip çıkalım. Büyük Petro 'nun dediği gibi, ''yüzümüzün kızarması'' nı beklemeyelim. ''Kim uğraşacak'' mı diyorsunuz? Onlar her an bizimle uğraşıyor ya! Önemli bir ''işiniz'' mi çıktı? Siz bilirsiniz. Ben gidiyorum.
Geleceksiniz...
Cumhuriyet