Siyaset7 Ağustos 2006 00:00

Esas Sorun Çözülmeden Çıkış Yok... - EROL MANİSALI

Yolsuzlukları tartışıyoruz. Vodafone'a giden Telsim'i, hisseleri kural dışı satılan Turkcell ve diğer yanlışları konuşuyoruz. Fındığın, pancarın, çayın, tütünün, pamuğun çökertilişinden yakınıyoruz. Topraklar satılır mı diye haykırıyoruz. - Bunlar acaba bilgisizlikten, cehaletten yapılan yanlışlar mı? - Galataport'taki usulsüzlük olmasa, ''usulüne göre yapılsa'' sorun çözülecek mi? - Telsim'de rekabete uyulmuş olsa ''işin özündeki sorunlar'' düzelir mi? Bütün bu meseleler mikro düzeydeki sorunlarmış gibi çözüm aranıyor. Ayrı ayrı değerlendiriliyor. ''Mikro'' çözümler, makroda bizi çözüme götürmez. abilify link abilifymicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg

- Tuğlaların sağlam olması binayı sağlam yapmaz.

- Binanın ''ana projesinde'' yanlışlar varsa sadece kapıyı veya pencereyi düzelterek Türkiye'nin sorunlarını çözemeyiz.

Peki esas sorun nedir?

Esas sorun ortada stratejileri, politikaları ve buna göre uygulamaları ''özellikle olmayan'' bir ülke içinde bulunmamız.

- Ulusal siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel politikalarımız (ve uygulamalarımız) yok. Irak politikamızın olmadığı gibi.

- İktisadi sınırlarımız AB'nin yönetimine verilmiş.

- Kıbrıs'ı Batı'ya havale etmişiz: Kuzey Irak'ta olanları seyrediyoruz.

- Türkiye başkaları tarafından yönetiliyor.

Bu dev yanlışların arkasında daha büyük bir yanlış var: Türkiye bilinçli ve programlı bir biçimde bu yanlışların içine itilmektedir. Nasıl mı? Soğuk savaş sonrasında Türkiye'ye yeni elbise biçen dış odaklarla işbirliği içine giren içimizdeki uzantılar ve işbirlikçiler yüzünden. Türkiye üzerinde sessiz ve sivil bir darbe yürütenler tarafından.

1- Bunun aktif yürütücüleri vardır: Washington uzlaşmasını ve Özalcılığı Batı adına yürütmeyi kabul eden kimi sermaye çevreleri; 28 Şubat'ta köktendincilerin köşeye sıkıştırmalarından sonra Washington ve Brüksel'e ''Bizi kullanın'' diyen çevreler; PKK, Talabani, Barzani üçlüsünün bölge ve Türkiye'de emperyalizm ile kurduğu ''stratejik ortaklık'' .

Türkiye şu anda bu üç gücün güdümünde sürüklenmektedir;

- Stratejik tesisler programlı bir biçimde devredilmektedir.

- Tarımın, emperyalizmin kucağına itilmesi bu yüzdendir. Fındık sadece bir örnek.

- Eğitim, sağlık, iletişim düzeni ''piyasalaştırma yolu ile'' Batı tekellerine bu nedenle bırakılmaktadır.

Yapılanları yanlışlık ve usulsüzlük olarak değerlendirmek çok eksik bir değerlendirmedir. Onun çok ötesinde Türkiye'de yürütülmekte olan sessiz ve sivil darbenin doğrudan doğruya üzerine gitmek gerekir. Birkaç tuğlayı değiştirerek binanın çökmesi engellenemez.

- Bu yazdıklarımı Meclis içindeki ve dışındaki siyasal partiler bilmiyorlar mı? Görmüyorlar mı? Yoksa gözlerini mi kapatıyorlar?

- Aynı soruyu işçi ve işveren sendikalarına, barolara ve diğer sivil toplum örgütlerine de yöneltelim.

Türkiye yavaş yavaş eritilmekte ve dağıtılmaktadır. Sorunları mikro düzeyde çözmeye çalışarak çöküşü durduramayız.

''Sivil darbenin'' adını koyup onun üzerine birlikte yürümemiz gerekir. Fındık üreticisinin, çaycının, tütüncünün, sendikaların, baroların, aklı başında kalmış milletvekillerinin, hep birlikte.

- Gemi batarken kamaraları kurtarmanın anlamı yoktur. Güç birliğine gitmek zorundayız. Cumhuriyet için, gerçek demokrasi için ve Lozan'ı korumak için...