Siyaset16 Mart 2005 00:00

TÜRKİYE’NİN B PLANI; Merkezi Devlet Birliği (MEDEB) - 2 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Türkiye için A Planı olarak yıllarca gündemde tutulan Avrupa Birliği üye­liğinin gerçekleşememesi durumunda, Türkiye'nin bunun yerine kendi ulu­sal çıkarlarına uygun bir biçimde B Planı olacaktır. Türkiye'nin A Planı ar­tık devre dışı kaldığına göre, müzakere süreçlerinde yeniden bir yarım yüzyıl kaybetmenin hiçbir anlamı bulunma­maktadır. Emperyal güçler dünyanın merkezi bölgesini ve buradaki doğal zenginlikleri paylaşmak için çekişir­ken, altta kalarak ezilip yok olmamak için, Türkiye kendisini ayakta tutabi­lecek bir B Planı'nı ortaya koymak zo­rundadır. Bu planı hiçbir dış güç Tür­kiye için hazırlayamaz.

“B Planı” Zorunluluğu ve Merkezi Devletler Birliği

 

Dünyanın batı ve kuzey bölgelerin­den gelen emperyalist saldırılara karşı anakaranın merkezi belgesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti'nin doğu ya doğru yeni bir açılımı gündeme getir­mesi gerekmektedir. Osmanlı İmpa­ratorluğu'nun yıkılmasından sonra bu coğrafyanın merkezi bölgesinde orta boy bir bağımsız devlet kuran Musta­fa Kemal, Osmanlı'nın geri çekilmesi nedeniyle meydana gelen otorite boş­luğu alanını, II. Dünya Savaşı öncesi dönemde doldurabilmek için, Batı'da Balkan Birliği'ni, Doğu da ise Sada­bat Paktı'nı gündeme getirmiştir. Es­ki Osmanlı eyaletleri olan Balkan ül­kelerini emperyalist saldırıdan koru­yabilmek ve onlarla yeni bir dayanış­ma düzeni içine girebilmek için Bal­kan Paktı'nı gündeme getiren Musta­fa Kemal, II. Dünya Savaşı sürecinde Orta Avrupa'nın iki saldırgan politi­kacısının önüne bir Balkan seddi çek­mek istiyordu. Ne var ki, kendisinden sonra Almanya diktatörü bütün Bal­kanlar'a saldırarak, Balkan ülkeleri­nin büyük bir katliama uğramasına ne­den olmuştur. Günümüzde artık Bal­kan ülkeleri, Sovyetler Birliği'nin da­rılmasından sonra sosyalizmi terk ede­rek Avrupa Birliği içinde yeni eyaletler olarak yer almaya hazırlanıyorlar. Tür­kiye bu aşamada eskisi gibi Balkan­lar'da etkin olamaz. ABD, Balkan ül­kelerinin merkezi Avrupa'nın deneti­mi altına girmesini önleyebilmek için, Kosova, Makedonya, Bulgaristan, Ma­caristan ve Romanya gibi ülkelerde as­keri üsler kurarak yerleştirmeye çalış­maktadır. Bu koşullarda Balkanlar ar­tık Türkiye ile Avrupa arasında değil ama ABD ile Avrupa Birliği arasında kalan bir mesele haline gelmiştir. Bü­yük güçlerin yeni çekişme alanına dö­nüşen Balkanlar üzerinde, Türkiye'nin eskisi gibi hak iddia etmesi son derece zor görünmektedir, bu nedenle Türki­ye kendi çıkarlarına uygun yeni bir ya­pılanmaya yönelirken, Balkan bölgesi­ni bunun içine alamayacağı açıktır.

Türkiye için A Planı olarak yıllarca gündemde tutulan Avrupa Birliği üye­liğinin gerçekleşememesi durumunda, Türkiye'nin bunun yerine kendi ulu­sal çıkarlarına uygun bir biçimde B Planı olacaktır. B Planı har zaman A Planı'nın gerçekleşmediği aşamalarda ortaya çıkar. Türkiye'nin A Planı ar­tık devre dışı kaldığına göre, müzakere süreçlerinde yeniden bir yarım yüzyıl kaybetmenin hiçbir anlamı bulunma­maktadır. Emperyal güçler dünyanın merkezi bölgesini ve buradaki doğal zenginlikleri paylaşmak için çekişir­ken, altta kalarak ezilip yok olmamak için, Türkiye kendisini ayakta tutabi­lecek bir B Planı'nı ortaya koymak zo­rundadır. Bu planı hiçbir dış güç Tür­kiye için hazırlayamaz. Türkiye'deki dış güçlerin işbirlikçisi lobiler ya da kadrolarda böylesine bir planı hazır­layamazlar çünkü Türkiye ve Ankara merkezli dünyaya bakma alışkanlığına sahip değildirler. Tıpkı Ulusal Kurtu­luş Savaşı döneminde olduğu gibi, An­kara ve Türkiye merkezli bakış açısı, değişen koşullarda Türkiye'nin B Pla­nı'nı ortaya koyacaktır. Çünkü Türki­ye bu tür bir bakış açısı ile kurulmuş­tur o nedenle de Türkiye'nin yoluna davam etmesi aynı bakış açısıyla sağ­lanacaktır.

Hiç kimse, Amerika, İngiltere, Al­manya ya da İsrail merkezli bakış açı­larını Türkiye'ye zorla kabul ettirme durumunda değildir. İsrail nasıl Ku­düs merkezli Ortadoğu'ya bakıyorsa, Avrupa nasıl Brüksel merkezli bu böl­gelere yaklaşıyorsa, Türkiye de Anka­ra merkezli bir bakış açısı ile Misak­ı Milli sınırlarına ve bu sınırlar içeri­sindeki ülkenin birliğine sahip çıkabi­lecektir. Bize dost olduğunu söyleyen Batılı ülkelerin hepsi emperyal bakış açısı ile dünyanın merkezini kendile­rine göre düzenlemeye çaba göster­diklerinden, Türkiye'nin çıkarları ve istekleri sürekli olarak güme gitmek­te ve ertelenmektedir. Böylesine olum­suz bir süreç içinde Türkiye Cumhuri­yeti devleti yarı yarıya tasfiye edilmiş­tir. Tam bu aşamada Ankara'daki dev­leti küçültmek üzere harekete geçen cemaatçi bir kadro ulus devleti başı­na geçmiştir. On beş milyonluk İstan­bul'dan Ankara'ya gelerek beş milyon­luk Ankara'yı küçültmek üzere hare­ket edenler, İstanbul'un Ankara'nın üç misli büyük olduğunu görmezden gelmekteler, her nedense mütareke dönemindekine benzer bir konuma sü­rüklenmiş olan İstanbul'u değil de, Yeni Bizans ya da Büyük Ortadoğu pro­jelerinin önünü açmak için ulus devle­tin başkenti Ankara'yı ortadan kaldır­mayı hedeflemektedirler. Türkiye'nin ulusal çıkarları için ve Üniter devletin sağlıklı biçimde yoluna devam edebil­mesi için Ankara'nın değil fazlasıyla dağınık bir gelişim göstermiş ve bu ne­denle de hastalıklı bir yapıya sürüklenmiş olan İstanbul'un küçültülmesi zo­runlu görünmektedir. Küresel emper­yalizme sermaye ilişkileri ile teslim ol­muş İstanbul küçültülmezse, İstan­bul'u bir atlama tahtası olarak gören küresel emperyalizmin bütün ülkeyi teslim alması gündeme gelebilecektir. Türkiye'nin B Planı açısından Anka­ra'nın Orta Anadolu'da daha da büyü­tülmesi ve İstanbul'un devlet merkezi­ne bağlı kalabilmesi için de bu İstan­bul'daki Bizans artığı zihniyetin ha­kimiyetinin kırılması gerekmektedir, Ankara merkezli bir ulusal plan ancak İstanbul'un küçültülmesi ile başarılı olabilir, aksi takdirde bu dış rüzgarla­ra fazlasıyla açık metropoldeki zihni­yet Yeni Bizans projesi doğrultusunda kullanılmağa devam edilecek ve Anka­ra'nın karşısına başlıca engel olarak çı­kacaktır.

 

Merkezi Devletler Birilği

 

Mustafa Kemal'in Ankara'sından bölgeye bakıldığı zaman, ortaya tıpkı Atatürk'ün zamanında olduğu gibi Sa­dabat Paktı benzeri bir manzara çık­maktadır. Bir yandan, İsrail merkez­li yapılanma bölgenin bütün ülkeleri­ni tehdit etmekte, diğer yandan on bin kilometre öteden küresel emperyal güç saldırgan ordusu ile bölge ülkelerinin içine girerek hem saldırmakta hem de yeni bir yapılanmaya doğru zorlamak­tadır. Başta Irak olmak üzere, İran, Suriye, Azerbaycan, Gürcistan, Ür­dün, Suudi Arabistan, Lübnan ve Mı­sır büyük bir tehlike ile karşı karşıya­dırlar. Küresel eşkıya olarak Amerikan ordusu bütün bölgeyi işgal etme plan­ları içindedir. Bu süreçte Türkiye, hem bölgeye karşı müttefiklik görünümü ile kullanılmak istenmekte hem de bölge­nin merkezindeki ülke olarak yeni ya­pılanma sürecinde dönüştürülmek is­tenmektedir. Türkiye bölgeye ve kom­şularına yönelen askeri saldırı plan­larına kesinlikle alet olmamak duru­mundadır, Aksi takdirde işbirlikçi ülke görünümü ile bölgenin bütün ülkeleri­nin düşmanlığına hedef olacak ve tüm İslam dünyasından dışlanacaktır. Tür­kiye'yi yönetenler, yeni bir Haçlı Seferi olarak Ortadoğu'ya gelen bu saldır­ganlığa karşı hem Türkiye'yi korumak hem de bölge ülkeleri olan komşuları ile bir araya gelerek beraber hareket et­mek zorundadır.

Atatürk’ün İran'ı muhatap alarak bir bölgesel paktı gündeme getirmesi­nin; Türkiye gibi bir Türk ülkesi olan, nüfusunun yüzde altmışbeşi Türk asıllı olan İran'ın Anadolu'daki Türk dev­letinin kurucusu tarafından muhatap olarak ele alınmasının; Batılı emper­yalistlerin bölgeye yeniden gelmeleri­ni önlemek üzere Türkiye ile İran ara­sında bir yakınlaşmanın temellerinin o dönemde atılmasının anlamı çok büyüktür. Dünyanın merkezinde, Ön As­ya'da bir Türk devleti kuran Atatürk, belgenin diğer büyük Türk devleti ola­rak İran'ı başlıca muhatap olarak ka­bul etmiş ve dünyanın büyük emper­yal güçlerine karşı bir ittifak oluştur­mak istemiştir. Sadabat Paktı. II, Dünya Savaşı öncesinde Ortadoğu'ya Batı­lı emperyalist güçlerin gelmesi tehlike­sine karşı atılmış bir adımdır Musta­fa Kemal, batıda Balkan Paktı ile Türkiye’yi güvence altına alırken, doğuda da Sadabat Paktı ile Türkiye’yi daha güvenli bir ortama kavuşturmak isti­yordu. Emperyal güçler yerinde kaldı­ğı sürece Türkiye kendi coğrafyasında ayakta kalabilmek için, sınır komşusu ve akrabası olan İran ile yakınlaşmak zorunda idi. Türkiye'nin iki misli ge­nişlikte bir ülkeye sahip olan ve nüfusu Türkiye ile aynı düzeyde olan bu büyük petrol ülkesi ile yakınlık, Türkiye açısından son derece önem kazan­maktaydı. İki Türk asıllı toplumun bir dostluk ve dayanışma ittifakı çerçeve­sinde bir araya gelmesi, dünyanın jeo­politik merkezinde Osmanlı son­rasında meydana gelen otorite boşluğunu dol­ duracak nitelikte bir girişimdi. II, Dün­ya Savaşı öncesinde oluşturulan bu ya­kınlık, Hitler'in or­dularının Ortado­ğu'dan uzak kal­masında etkili ol­muştur.

Mustafa Ke­mal, Osmanlı sonrası dönem­de dokuya açılır­ken güney Avras­ya hattını esas al­mış ve bu hat üze­rinde bulunan iki Türk ülkesi ola­rak İran ve Afga­nistan'ın Sadabat Paktı içinde yer al­masını sağlamıştır. Ayrıca eski bir Osmanlı ülkesi olan ve milyonlarca Türkmen’in yaşadığı Irak’ı bu paktın içine alarak, dünyanın merkezi bölgesinde bir bilgesel ittifakın temellerini atmıştır. II Dünya savaşı öncesinde zorunlu görünen bu girişimin benzeri günümüzde yeniden önem kazanmaktadır. İsrail ve Amerika’nın sürekli tehditlerine maruz kalan İran ve Suriye, günümüzde Türkiye'ye yakınlaş­maktalar ve Türkiye ile beraber ortak bir hareket tarzı geliştirebilmek için çaba göstermektedirler. Türkiye Cum­huriyeti nüfusunun tamamı Türk asıl­lı bir ülke konumundaki Azerbaycan'ı da yanına alarak, İran ve Suriye ile bir araya gelmelidir. Türkiye ve Iran gibi iki eşit ağırlıkta ülkenin bir araya gel­mesiyle dünyanın yeni bir süper gücü bu kez anakaranın merkezinden orta­ya çıkacaktır. Orta Asya ve Ön Asya Türklüğü arasında köprü görevi yapa­bilecek bir konuma sahip olması ne­deniyle önem kazanmakta olan Ba­kü, küçük ülke başkenti olarak İran ve Türkiye arasındaki yakınlaşma­nın da merkezi olabilir. Suriye de es­ki bir Osmanlı ve Türk ülkesi olarak böylesine bir yakınlaşmanın içinde sı­nır komşusu bir ülke olarak yer alabi­lecektir. Sadabat Paktı sırasında Fran­sız işgali nedeniyle dışarıda kalan Su­riye bu kez bağımsız bir devlet olarak Ortadoğu'daki dört ülke birliğinin içi­ne girecektir.

Dünyayı işgale kalkarak, finans ka­pitalin küresel imparatorluğun kur­mak üzere yola çıkmış olan Amerikan emperyalizminin, Ortadoğu'daki aske­ri birliklerinin adı "Merkezi Kuvvet­ler" olarak konulmuştur. Bu adlandırma ABD tarafından da bölgenin, dün­yanın merkezi olduğu kabul ettiğine işaret eder. Bölge ülkeleri de merkezi kuvvetlerin işgali ve saldırı tehdidi ile karşı karşıya kaldıkları için, böylesi­ne bir merkezi hegemonyaya karşı bir araya gelerek; Merkezi Devletler Bir­liği'ni kurmalıdırlar. Böylelikle merke­zi kuvvetlerin emperyalist işgal saldırı­sına karşı, Merkezi Devletlerin birli­ği direnecek, karşı koyacak, gerekirse savaşacaktır. Merkezdeki ülkeler ke­sinlikle emperyalistlerin çıkarları için birbirleriyle savaşmayacaklar ama bir araya gelerek, dünyanın merkezini iş­gal ederek bu bölgedeki bütün devlet­leri ortadan kaldırmak, bölge halkları­nı parçalayarak sömürge yönetimine sürüklemek gibi insanlık dışı girişim­lere karşı direneceklerdir. Bölgenin saflık ve selameti, bölge ülkelerinin bir araya gelerek dayanışma içine girmele­rinde ve örgütlenerek ortak bir savun­ma gücünü, eski CENTO gibi, işgalci saldırgan merkezi kuvvetlerinin önüne koyabilmesine bağlı görünmektedir. Eski CENTO'da ABD ve İngiltere var­dı, yenisi ise bu iki saldırgan emperya­list ülkeye karşı kurulacaktır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasın­dan son Yakın Çevre Doktrini çerçe­vesinde komşularını Bağımsız Devlet­ler Topluluğu adı altında gevşek bir konfederasyon statüsünde bir araya getirmiş olan Rusya'nın tecrübesinden Merkezi Devletler Birliği'nde faydala­nılabilir. Sovyetler'in geri çekildiği Av­rasya bölgesine bir anlamda Batılı em­peryal güçlerin girmesini önleyebilmek devreye sokulmuş olan Bağımsız Dev­let Topluluğu örneğine benzeyen bir gevşek konfederasyon Merkezi Dev­letler Birliği için de düşünülebilir. O zaman varolan devletler davam ede­cek, dörtlü birliğe üye olan devletlerin birbirine karışması ya da bunlardan bi­risinin başka bir yapıya sürüklenmesi­ne karşı, konfederasyon protokolü ile gerçekleştirilecek çatı altında bir ortak koruma düzeni saklanacaktır. İran, Türkiye, Azerbaycan ve Suriye'nin hızla bir araya gelerek oluşturacağı Merkezi Devletler Birliği. acilen böl­gede yayılma tehlikesi gösteren sava­şa karşı üye ülkeleri koruyacak bir yeni yapılanmayı gerçekleştirecek. kuru­lacak ortak savunma birlikleri ile böl­genin güvenliği saklanacaktır, Halen NATO üyesi olan Türkiye'nin kendini korumak için böyle bir savunma örgü­tüne girmesine başta Amerika olmak üzere diğer Batılı ülkelerin karşı çıka­cağı açıktır, Bölgenin petrol yatakla­rından yararlanmak isteyen bütün Ba­tılı emperyal devletler. bölge ülkeleri­nin kendilerini korumaları için böyle­sine bölgesel bir birlikteliği oluşturma­larına izin vermek istemeyeceklerdir. Dörtlü birliğe yönelecek olan bölge ül­keleri bu durumları da hesap ederek, kendi varlıklarını güvence altına alma doğrultusunda adım atacaklardır,

İran ve Türkiye'nin öncülüğün­de başlamış olan Ekonomik İşbirli­ği Teşkilatı'nın da yeni dönemde da­ha da gelişmesi ve giderek bir bölgesel  ortak pazann Avrupa kıtasında oldu­ğu gibi gündeme gelmesi de sağlanma­lıdır. Batılı emperyalist dedellerin her türlü engelleme oyunuIlLI bozacak ye­nİ adım, eskiden bu yana davam adan Ekonomik İşbirliği Teşkiları'llln hızla bir Ortadoğu pazanna dÖnÜştÜrülme­sidir. Böylece, Batılı Ülkelere ekono­mik bağımlılıklan azalacak olan dört ülke daha kolay bir biçimde ekonomik entegrasyona yönelebileceklerdir, Tür­kiye, Avrupa'nın dışında kaldığı yeni dönemde, kendi bölgesinde Merkezi Devletler Birliği çatısı altında gerçek­leştireceği bu yeni entegrasyonu, kendi bağımsız geleceği açısından düşünme­lidir. Zamanla Orta Asya ülkelerini de içine alacak bir bölgeselortak pazar, bu bölgenin Batılı emperyalistlerin sö­mürge alanı olmaktan kurtularak, ba­ğımsız bir ekonomik yapılanmaya yönelmesini sağlayacaktır. Bölge ülkele­ri hem petrollerine daha güçlü biçimde sahip çıkabilecekler hem de sahip ol­duldarı tüm ekonomik zenginliklerini dengeli biçimde yardımlaşarak payla­şacaklardır. Böylece bölge halklarının emperyalist Batı ülkelerinin, yardımla­rına gereksinmeleri kalmayacaktır.

Kurulacak olan birlik bir devlet­ler birliği olacağı için, ülkeler siyasal rejimleri arasındaki farklılıklar ikinci planda kalacaktır. Her ülke kendi içiş­lerinde özgür olacak, bağımsız devlet statüsü ile dışarıya açılacak ama böl­genin güvenliği ve ortak gereksinmele­ri için işbirliği yapacaktır. Güvenlik ve ekonomik gereksinmeler doğrultusun­da başlayacak merkezi ülkeler işbirliği zamanla daha da gelişecek; sosyal ve kültürel alanlarda da ortak çalışmalar öne çıkabilecektir. İşbirliği çalışma­ları sırasında hiçbir ülke diğerinin si­yasal rejimine ya da içişlerine karış­mayacak; birlik üyesi ülkeler işlerine geldiği noktada bağımsız devlet ola­rak hareket etme hakkına sahip ola­caklardır. Türkiye'nin laik cumhuri­yet rejimi ile İran'ın İslam demokra­sisi rejimleri arasındaki farkları ülke­ler ikinci planda bırakacaklar önceli­ği kendi güvenliklerine ve kalkınma­larına vererek, emperyalistlere karşı ortak bir dayanışma sergileyecekler­dir. Rejim farklılıkları devletlerarasın­daki yakınlaşmayı, dayanışmayı ve or­tak hareket etme düzenini hiçbir za­man sarsmayacak, böylece emperyalist güçlerin Ortadoğu ve Hazar bölgesine egemen olabilmek için bölge ülkelerini birbirine düşürme ya da karşılıklı sa­vaştırma provokasyonlarının önü ke­silecektir. Ortadoğu'ya gelmeden ön­ce Amerika, Irak'ı İran'a karşı kışkır­tarak savaştırmış ve sekiz yıllık sava­şın getirdiği çöküntüden yararlanarak Irak'ı işgal etmiştir. Şimdilerde benze­ri bir senaryoyu Attantik emperyalizmi İran ve Türkiye arasında denemek is­temektedir. Dünyanın merkezinde yer alan iki büyük ülke Atlantik emperya­lizminin ya da Siyonizm'in kışkırtma­lar karşısında kesinlikle birbiriyle sa­vaşmamalıdır. Bu tür bir savaş, Irak örneğinde görüldüğü gibi hem İran'ın hem de Türkiye'nin çökmesine neden olacak, böylece hem Büyük Ortadoğu hem de Büyük İsrail projelerinin önü açılacaktır. Böylesine savaş provokas­yonlarının önlenebilmesi için de Mer­kezi Devletler Birliği'ne gereksinim bulunmaktadır.

Merkezi Devletler Birliği, eğer ger­çekleşirse, dünyanın ortasında çıkacak yeni bir süper güç olabilir. Avrasya'nın ortalarından çıkacak böylesine büyük bir yapılanma, üç milyon kilometre karelik tesir alanı, iki yüz milyonluk nü­fusu ile dünyanın büyük güçlerine karşı bir denge unsuru olabilecektir. Mer­kezi Devletler Birliği çatısı altında bir araya gelecek dört ülke, dünyanın di­ğer büyük güçlerinin, tarihte örnekle­ri görüldüğü gibi, merkezi alana yöne­lik bir emperyalist işgale kalkışmasını önleyecektir. Bölge dışı süper güçlerin bölgeyi işgale yönelme planları bu tür bir büyük siyasal yapılanma ile önlene­bilecektir. Hiçbir emperyal devlet böy­lesine bir büyük siyasal yapılanmanın bulunduğu merkezi alanı işgale kalkı­şamayacaktır.

Merkezi Devletler Birliği, dünya­nın jeopolitik merkezinde yeni bir ku­tup merkezi olacak ve dünyanın bozul­muş olan dengelerinin çok kutupluluk çizgisinde yeniden oluşmasına katkı­da bulunacaktır. Avrupa ve Batı'nın dev ülkeleri ile Asya'nın dev ülkeleri­ne karşı dünyanın merkezinde benzeri bir büyük gücün ortaya çıkması gerek­mektedir. Üç Türk ülkesinin bir araya gelmesi, Suriye'nin de buna katılması ile oluşacak, bir Türk varlığı entegras­yonu, dünyanın merkezini büyük em­peryal güçlerin saldırılarından uzak tu­tacak bir yeni siyasal gücü ortaya çıka­racaktır. Merkezi Devletler Birliği ye­ni bir kutup başı olarak gündeme ge­lirken, Ön Asya'daki Türk varlığını ör­gütleyecek ve gelecekteki Avrasya ya­pılanmasının da Türk ağırlıklı olma­sını sağlayacaktır. Avrasya'nın Türk ağırlığı olarak örgütlemesi açısından da Türkiye-Azerbaycan-İran üçgenin­de Merkezi Devletler Birliği etkili ola­cak; Rusya, Çin, Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin Avrasya'da ken­di çıkarları doğrultusunda bir siyasal oluşuma yönelmelerine izin vermeye­cektir. Merkezi Devletler Birliği hem Ortadoğu'nun hem Hazar bölgesinin hem de geleceğin Avrasya'sının gü­venlik sorununu çözerek dünya barışı­na da katkıda bulunacaktır. O zaman Teksaslı kovboy on bin kilometre öte­den gelerek dünyanın petrol ve maden zenginlilerine el koyma cesaretini ken­dinde göremeyecektir.

Merkezi Devletler Birliği, hem Tür­kiye'nin hem İran'ın hem Suriye'nin hem Azerbaycan'ın devlet olarak var­lıklarını sürdürebilmeleri açısından önemli bir şanstır. Böylesine bir şans zamanında değerlendirilemezse o za­man, bölge dışı emperyalistlerin sal­dırıları bu dört ülkeyi ortadan kaldı­rarak araziyi onların çıkarları doğrul­tusunda düzenlemelerine fırsat bırakı­labilecektir. Dünya haritasına bakıldı­ğı zaman, her bölgede belirli bir otori­teye dayanan örgütlenmelerin geliştiği görülmektedir. Atlantik emperyalizmi  ile İsrail merkezli Siyonizm'in mer­kezi alandaki otorite boi1uğunu ken­di çıkarları doğrultusunda doldurmak istemeleri; diğer büyük güçleri ve ku­tup merkezlerini rahatsız ederek yeni bir dünya savaşına elverişli bir ortam yaratacaktır. Dünya barışı ve üçün­cü dünya savaşının önlenebilmesi için de Merkezi Devletler Birliği'nin kurul­ması acilen gereklidir. Türk dünyasına yönelen Turancılık planları bile buna bağlıdır. Ön Asya'da Türk egemenliği olmasa Orta Asya Türklerini Anado­lu Türkleri kurtaramaz; Avrasya bölge dışı güçlerin denetimine girerken Tu­ran bölgesi de yeniden emperyal işgal alanına dönüşebilir. Ön Asya'da Türk varlığı Merkezi Devletler Birliği ile güçlendirilmeli ve ondan sonra ikinci adım olarak Orta Asya Türkleri bu bir­liğin içine alınarak Merkezi Devletler Birliği Türk egemenliğine dayanan bir Avrasya Birliği'ne dönüştürülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ayakta kala­bilmesi işte bu B Planı'nın gerçekleş­mesine bağlı görünmektedir. Aksi tak­dirde Anadolu'da Türk varlığını kimse koruyamaz.

 

Sonuç Yerine

 

Amerika ve İsrail'in son saldırgan­lığı karşısında, Hatay üzerindeki iddi­alarından vazgeçen ve Hatay'ın Türki­ye'ye bağlı olduğunu kabul eden Suri­ye, tam olarak Türkiye ile yakınlaşmaya başlamış ve Türkiye ile ekonomik açıdan bütünleşmek istediği doğrultu­sundaki iradesi ortaya koymuştur. Bü­yük Ortadoğu ya da Büyük İsrail pro­jeleri doğrultusunda parçalanacağını ve yok olacağını gören Suriye devleti, kendini kurtarmak üzere hem Türkiye ile yakınlaşmış hem de İran ile bir sa­vunma anlaşması imzalayarak, emper­yal saldırılara karşı kendisini güven­ce altına almak istemiştir. Suriye, ya­rım yüzyıllık düşmanlık politikasından vazgeçerek Türkiye'ye yönelerek; Bü­yük Ortadoğu ve Büyük İsrail gibi böl­geyi darmadağın edecek emperyal girişimlere karşı kendiliğinden Merkezi Devletler Birliği oluşumunu gündeme getirmektedir. Ulusal Kurtuluş Sava­~i yıllarında Suriyelilerin Atatürk'e ge­lerek ortak mücadele etme önerilerine Mustafa Kemal, her ülkenin önce ken­disini emperyal saldırılardan kurtar­ması gerektiğini belirtmiş, daha son­ra merkezi bölgenin devletlerinin bir araya gelebileceğini ve ortak bir fede­rasyon çatısı altında eskiden Osmanlı donamında olduğu gibi beraberce ya­~ayabileceklerini ifade etmiştir. Türki­ye Cumhuriyeti'nin kurucusunun da politikası, bölge dışı emperyal güçle­rin Ortadoğu bölgesine sağdırmalarına karşılık, merkezi bölge ülkelerinin bir araya gelerek güçlerini birleştirme­leri ve dışa karşı ortak bir savunma ya­pılmasıdır.

Mustafa Kemal'in, Kuvay-ı Mil­liye'nin başına geçmesinden sonra, Irak bölgesindeki milliyetçi Araplar ve Türkmenler arasında Kemalist bir hareket baş göstermiş ve Irak'tan bir heyet de gelerek, Mustafa Kemal'den yürüttüğü kurtuluş savaşı içine Irak bölgesini de dahil edilmesini talep et­mişlerdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ku­rucusu Suriyelilere gösterdiği tavrın benzerini Iraklılara göstermiş, her ül­kenin kendi kurtuluş savaşını vermesi­ni gerektiğini, ancak ondan sonra mer­kezi bölge ülkelerinin bir araya gele­rek eski Osmanlı döneminde olduğu gibi beraber yaşayabileceğini ve bölge­sel bir konfederasyon düşünülebilece­ği ni açıkça belirtmiştir. Eski Osmanlı ülkelerine beraberce yaşama önerisi getiren Mustafa Kemal, cumhuriyetin ilanından sonra da İran ile yakınlaşmış ve II. Dünya Savaşı öncesinde Sada­bat Paktı ile bir bölgesel ortaklığa yö­nelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu ön­cesinde Selçuklu İmparatorluğu'nun bulunduğu; Anadolu ve İran bölgesi­nin de birlikte aynı devletin çatısı al­tında yer aldıkları göz önüne alınırsa böylesine bir gelişmenin tarihsel te­melleri ortaya çıkacaktır. İran, Irak ve Suriye ile beraber Azerbaycan da eski Selçuklu alanının devleti olarak böyle­sine bir birliktelik için uygun bir ortak olarak görünüyordu. Sovyetler Birliği dönemindeki demir perdenin ortadan kalkması ile beraber Azerbaycan'da Selçuklu hinterlandındaki yerini ala­rak eskiden beraber olduğu ülkelerin devletleri ile ortak bir gelecek arayışı­na zaten yönelmişti.

Avrupa Birliği, Hıristiyan kimliği ile Ortadoğu bölgesine "Yeni Bizans" projesi ile yönelirken; Türkiye'yi bu alanın merkez ülkesi olarak Sevr ha­ritası doğrultusunda eyaletleştirme­ye öncelik verirken; Amerika Birleşik Devletleri de "Yeni Osmanlı" vizyo­nu ile Türkiye'yi Balkanlar'da Avru­pa Birliği'nin karşısına çıkarmağa ha­zırlanmaktadır. Türkiye'nin Müslü­man kimliği. Balkanlar'ın Avrupa Bir­liği'nin eline geçmesinin önlenebilme­si için stratejik olarak kullanılmakta ve Balkanlar'ın Müslüman halkları ye­niden Osmanlı vizyonu ile Türkiye'ye yönlendirilerek Avrupa Birliği'nin do­ğuya açılmasının önü kesilmek isten­mektedir. ABD'nin NATO'yu kulla­narak Balkan ülkelerinde askeri üs­ler kurması da bu projenin tamamlayıcı bir adımı olmuştur. Yeni Osman­lı vizyonu, ABD ile beraber İsrail'in de Türkiye'yi yönlendirmeyi amaçladığı bir proje olarak gündeme gelmektedir. İsrail, Ortadoğu'nun Müslüman toplu­mu içinde rahatça barınabilmek için, Osmanlı millet sistemine geri dönüşü ve cemaatler halinde yaşamayı bölgede geçerli kılmayı düşünmekte, "Yeni Os­manlıcılığı" Ortadoğu bölgesinde ge­çerli kılmak istemekte ve lobileri ara­cılığı ile de Türkiye'yi bu doğrultuda yönlendirmeye devam etmektedir.

Anadolu ve Trakya'da bir ulus dev­let kurmuş olan Türk ulusu, 21. yüz­yılda Atatürk'ün cumhuriyetini bir üniter ve ulusal devlet olarak korumak istiyorsa, hem Avrupa'nın Yeni Bi­zans modeline hem de İsrail ve Ameri­ka ikilisinin Yani Osmanlı vizyonuna karşı çıkmak zorundadır. Her iki pro­jede Türkiye'yi şimdiki yapısından hız­la bölgesel yapıya dönüştürmeyi hedef­lemekte, etnik ayırımcılık ve bir siyasal İslamcılık olarak Türk Cumhuriyeti'ni tehdit etmektedir. Türkiye'nin yeni yüzyılda her iki projeye karşı gündeme getireceği vizyonun adı "Yeni Selçuk­lu Projesi" olacaktır. Çünkü Selçuklu­lar zamanında Türkler Orta Asya'dan kopup gelerek, Kafkaslara, İran'a, Su­riye'ye, Irak'a ve son olarak da Ana­dolu'ya yerleşmişlerdir. Selçuklu yö­netimi bir Türk imparatorluğu olarak, dünyanın merkezi bölgesindeki bu komşu ülkelerin halkını Türkleştirmiş­tir. Ön Asya bir bağımsız Türk devle­ti olarak ayakta kalmak isteyen Türki­ye Cumhuriyeti Yeni Selçuklu vizyonu ile Selçuklu İmparatorluğu'nun Türk asıllı ülkelerini ve halklarını dünya­nın merkezi bölgesinde Merkezi Dev­letler Topluluğu olarak bir araya getir­melidir. Böylesine büyük bir proje ile Ön Asya' da kurulacak Merkezi Dev­letler Birliği ikinci aşamada Orta Asya Türk devletlerini de içine alarak Türk toplulukları tabanına dayanan bir bü­yük Avrasya Birliği'nin gerçekleşmesi­ni sağlayacaktır. Ön Asya'daki Merke­zi Devletler Birliği hem dünyanın orta­sında Türk hegemonyasını devam et­tirecek hem de gelecekte Avrasya Bir­liği'nin Türk kimlikli halkların birlik­teliğinin de gerçekleşmesine yardımcı olacaktır. Bu proje ile bütün emper­yalist güçleri kızdırabiliriz ama onla­rın projelerinin ardından çeşitli yönle­re sürükleneceğimize, kendi projemiz doğrultusunda belirlenmiş hedefimize yönelerek; onların oyuncağı olmaktan kurtulabiliriz.

(2023 Dergisi, 15 Şubat 2005, Sayı:46, s.15-26.)