Siyaset16 Mart 2005 00:00

TÜRKİYE’NİN B PLANI; Merkezi Devlet Birliği (MEDEB)-1 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

İsrail'in büyük bir bölgesel federasyona dönüşebilmesi için; Tür­kiye Cumhuriyeti, Avrupa kapısında, Avrupa Birliği ilkeleri doğrultusunda­ki uygulamalarla dönüştürülmeğe ça­lışılmış; Türkiye, Avrupa'ya tam üye olabilmek için uyum programları çer­çevesinde bir çok ödün vermiş ama bu­na rağmen Avrupa Birliği'nin dışında kalmıştır.  İsrail de tıpkı İngiltere gibi, küçük küçük eyaletlerden oluşacak devletçiklerin bir araya gelmesinden oluşacak bir böl­gesel konfederasyon arayışını gerçek­leştirmeye çaba göstermiştir.coupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardsnaproxennatrium go naproxen kruidvatsymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenaclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilocialis walgreen coupon site cialis coupon

Dünyanın Merkezi

 

         Osmanlı imparatorluğu’nun yıkılması üzerine, dünyanın merkezi bölgesinde bir otorite boşluğu meydana gelmiştir. Tarihsel süreç içerisinde bu bölgeye bakılırsa, dünyanın merkez gücünün Osmanlı coğrafyasından çıktığı görülmüştür. Tarihin ilk döneminde, Asya’da kurulmuş olan büyük devletler, dünyanın merkezine yöneldikleri aşamada, bu bölgeyi ele geçirmek istemişlerdir. Asya’dan gelen Cengiz Han, Timur Han ve İlhan Han gibi imparatorların orduları, dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirmek istemişlerdir. Asya’nın büyük devletleri gibi, Avrupa’nın büyük güçleri de, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmuş olduğu bölgeyi ele geçirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuşladır. İran’da kurulan Pers imparatorluğu gibi Makedonya’da kurulmuş olan İskender İmparatorluğu da bu coğrafyayı kontrol altında tutmak istemiştir. Avrupa Hıristiyan olduktan sonra, tam on bir Haçlı seferi, bu bölgeyi ele geçirmek ve Hıristiyanlaştırmak için düzenlenmiş ve saldırıya uğrayan halkın direnmesi yüzünden bu tür planlar gerçekleşememiştir. Napolyon Fransa merkezli bir Büyük Avrupa’yı gerçekleştirmek isterken gene bu bölgeye saldırmış, Hitler ise Avrupa merkezli bir Büyük Avrupa devleti kurmaya çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi sonucunda otorite boşluğu alanına dönüşmüş olan bu bölgeyi ele geçirmek için palanlar yapmıştır. Avrupa kıtasını denetimi altına almak isteyen geçler ile Avrupa’da kurulmuş olan  büyük imparatorluklar, kendisini dünyanın jeopolitik merkezi olan Ortadoğu bölgesini ele geçirmek zorunda hissetmişlerdir. Bu yüzden Bağdat kenti tarihin her döneminde saldırı ve tahribat ile karşılaşmıştır.

        Batı uygarlığının merkezi de bu bölgedir. Uygarlık tarihi incelendiği zaman, Avrupa’ya kaynaklık yapan birikimin eski Yunan’dan doğduğu görülmektedir. Eski Yunan’a eski Mısır, Mısır’a da Mezopotamya uygarlık beşiği olarak kaynaklık yapmışladır. Günümüz süper gücü olan ABD’yi yaratan da Avrupa uygarlığıdır. Avrupa ise birikimini, eski Yunan ve Roma döneminden gelen miras ile gerçekleştirmiştir. Kısaca dünya  tarihinin oluşumunda Ortadoğu denilen bölge ana merkez olarak işlev görmüştür. Milat sonrası dönemde  dünya gücünü eline geçiren siyasal yapılar ya da devletler, bu nedenle Ortadoğu bölgesini kendi denetimleri altında tutmak istemişlerdir. Bu yüzden bölgenin insanları ve devletleri tarih boyunca dış saldırılardan ve hegemonya mücadele­lerinden kurtulamamışlardır.

Ortadoğu'da kurulmuş olan dev­let yapıları, jeopolitik konumları gere­ği, Asya ve Avrupa arasında kaldıkla­rı için, tarihin her döneminde ya Asya ya da Avrupa güçlerinin hedefi konu­munda olmuşlardır. Asya'da ya da Av­rupa kaynaklı bölgeye yönelik saldırı­lar tarihin her döneminde görüldüğü gibi günümüzde de benzeri bir saldı­rı ortaya çıkmıştır. Bu kez saldırı, bir başka kıtadan, okyanus ötesi Ameri­ka'dan kaynaklanmaktadır. Okyanus ötesi bir kıtadan, on bin kilometrelik mesafeyi aşarak gelen dünyanın yeni süper gücünün bölgede yerleşmeğe ça­lışması, bu bağlamda bakıldığında ta­rihin dinamiklerine uygun bir gelişme olarak görülmektedir. Avrupa'nın bü­tünleştiği, Asya'nın büyük güçlerinin yavaş yavaş dünya sahnesinde ağır­lıklarını hissettirmeye başladığı bir dö­nemde; okyanus ötesi gücün dünyanın anakarası olan Avrasya bölgesini ken­di kontrolü altında tutma zorunlulu­ğunu ortaya çıkmakta ve bu neden­le de ABD, kendisini yaratan ve ken­dinden önce dünyanın egemeni olan diğer Atlantik gücünü de yanına ala­rak, dünyanın jeopolitik merkezine girmektedir, Böylesine büyük bir ope­rasyon gerçekleşirken üç yüz yıllık Si­yonizm'in ve bu harekete bağlı olarak hareket eden Siyonist lobilerin son de­rece etkin çalıştıkları ve yarım yüzyıl önce kurulmuş olan küçük Yahu­di devletini "Büyük İsrail"e dö­nüştürme doğrultusunda elle­rinden gelen her türlü deste­ği Atlantik güçlerine sağla­dıkları görülmektedir, Sa­dece Yahudi kökenlilerle yetinmeyen bu lobilerin, Tevrat'a inanan Evan­jelik Hıristiyanlarla da Büyük İsrail Proje­si doğrultusunda cid­di bir Siyonist ittifakı oluşturdukları görül­mektedir.

 

Dünyanın Merkezi Üzerindeki Projeler

 

        Bu proje, Osmanlı İmparatorluğu'nun hasta adam düzeyine geldiği 19. yüzyılın ortalarında Yahudi asıllı İngiliz Başbakanı Benja­min Disraelli tarafından hazır­lanmış olan, "Dörtlü Konfederas­yon" planının yeni bir versiyonu olarak devreye girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu merkezi gücünü kaybederek sarsılmaya başladığı bir aşamada; Rus İmparatorluğu ile İngiliz İmparatorlu­ğu dünyanın merkezi devletini hasta adam olarak ilan etmişler ve bunu pay­laşmak için birbirlerini yoklamağa baş­lamışlardır. Bir Yahudi başbakanın yönetimindeki İngiliz İmparatorluğu, Siyonizm’in ana hedefi olan İsrail'i kur­mak ve bu doğrultuda Yahudileri Filis­tin'de toplamak olduğu için, bu ama­cı da gerçekleştirecek bir planı, dünya dengelerini dikkate alarak yavaş yavaş uygulamağa başlamışlardır. 20. yüzyı­la kadar dünyanın batısını keşfetme­ğe uğraşan insanlığı yeniden dünyanın doğusuna yönlendirme noktasında or­yantalizm çalışmaları başlamış ve dün­yanın bütünleştirilmesi noktasında, Batı'nın yanı sıra Doğu'nun da kontrol altına alınması gereği ortaya çıkmıştır. Batı'nın egemen gücü bu doğrultuda. dünyanın merkezi alanına sahip çık­mak istemiş ve Osmanlı İmparatorlu­ğu'nun yıkılmasından sonra meydana gelen otorite boşluğu alanında yeni bir siyasal yapılanma planlanmıştır.

Günümüzde Ortadoğu'ya Batı'dan gelen güç Avrupa kıtasından değil ama Amerika kıtasından gelmekte ve bir Atlantik ittifakı doğrultusunda kendi­sinden önceki Atlantik gücü ile ortak bir girişim çerçevesinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra meydana gelen otorite boşluğu alanı­nı doldurmak üzere devreye girmek­tedir. İngiltere'nin eski Osmanlı ala­nında meydana gelen otorite boşluğu­nu "Şark Meselesi" olarak ilan etme­si ve bu sorunu çözmek üzere Dörtlü Konfederasyon olarak bir "Yakın Do­ğu Konfederasyonu" kurmak istemesi, Atlantik gücünün dünya hegemonyası­na dönüşebilmesi için yüz elli yıl önce yapılmış bir plandı. 20. yüzyıla kadar dünyayı "güneş batmayan" bir impara­torluk olarak yöneten Britanya Krallı­ğı iki dünya savaşı sonrasında gücü­nü kaybedince yerine onun yavrusu ve varisi olarak Amerika Birleşik Dev­letleri geçmiştir. İkisi de Atlantik gücü olduğu için Atlas Okyanusu'ndan bu bölgeye baktıkları zaman, dünyanın merkezinin Avrupalı ve Asyalı güçle­re bırakılmaması gerektiğini görüyor­lar ve kendilerinin dünya hegemonya­sı doğrultusunda dünyanın merkezine gelerek, burada kendi güçlerinin mer­kezde yer alacağı bir bölgesel konfede­rasyon planlıyorlardı.

İngiltere açısından, Osmanlı İmpa­ratorluğu çöktüğü zaman meydana ge­len otorite boşluğu alanının başka bir güce bırakılmaması gerekiyordu. Bu noktada; Almanya'nın doğuya ilerle­mesi, Rusya'nın güneye inerek sıcak denizlere ulaşması, Arapların bir ara­ya gelerek bir Arap Birliği Konfede­rasyonu kurmaları, İran'ın önderliğin­de Abbasi ya da Emevi İmparatorluğu benzeri yani bir İslam Birliği Konfede­rasyonu oluşturulması, Osmanlı top­raklarında yaşayan Türklerin yeniden eski Selçuklu İmparatorluğu alanına yönelerek bir Türk Birliği yapılanması yaratması ya da Asya'nın büyük güçle­ri olan Rusya, Çin ve Hindistan'ın sa­hip oldukları milyonlarca Müslüman nüfustan yararlanarak bu bölgeye sa­hip olmalarının önlenmesi gerekiyor­du. Aynı şekilde, İtalya'nın Doğu Ak­deniz'de yeni bir Roma İmparatorluğu arayışının, Fransa'nın 11. yüzyılda Fi­listin'de kurduğu Latin Devleti planı ve bu doğrultuda Ermenileri kullanarak ve Hıristiyan Süryanilerden yarar­lanarak, Suriye Devleti ya da Büyük bir Ermenistan yapılanmasını gündeme getirmesinin de önlenmesi gereki­yordu. İngiltere merkezli dünya, Os­manlı sonrasında ortaya çıkan Şark Meseli'nin çözümü için Dörtlü Kon­federasyon planını gündeme getiriyor­du. Bu doğrultuda; Balkanlarda, Ana­dolu'da, Kafkasya'da ve Ortadoğu'da etnik topluluklar ve cemaatlerden olu­şan küçük devletlerin federasyon kur­masını ve oluşacak bu dört federasyo­nun daha sonra "Yakın Doğu Konfe­derasyonu" adı altında İngiltere'nin güdümünde, İstanbul merkezli belge­sel yapılanmaya götürülmesini hedef­liyordu. Bir anlamda İngiltere, Anglo­sakson egemenliğinde yeni bir Bizans Projesi'ni devreye sokuluyordu.

Eğer I. ve II. Dünya Savaşları son­rasında, Büyük Britanya İmparatorlu­ğu eski gücünü koruyabilseydi; Lond­ra merkezli dünya yapılanması çerçe­vesinde Yakın Doğu Konfederasyonu Osmanlı sonrasmda bir siyasal merkez olarak gerçekleştirilecekti. Yeni yük­selen güç olarak Almanya'nın tasfiye edilmesinde İngiltere çok zorlanın­ca; II. Dünya Savaşı sonrasında ye­ni dünya yapılanması. Amerika Birle­şik Devletleri ve Sovyetler Birliği den­gesinde yeni bir dünya düzeni, soğuk savaş aşaması olarak gündeme geliyordu. Soğuk savaş yıllarında İngilte­re'nin yerini bütünüyle Amerika alıyor ve dünyadaki İngiliz egemenliği ile ku­rulmuş olan Atlantik inisiyatifi düzeni, Amerika'nın denetimi altına giriyordu. İşte bu aşamada, ABD, II. Dünya Sa­vaşı'nın hemen sonrasında geleceğe dönük yeni bir plan hazırlayarak; Sov­yetler Birliği'nin yıkılmasından sonra­ki dönem için yavaş yavaş yeni girişim­lerde bulunuyordu.

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeli­ği macerasıyla hem Türkiye hem Av­rupa kamuoyu oyalanırken; ABD'nin soğuk savaş sonrası için geliştirmiş ol­duğu Büyük Ortadoğu Projesi hazır­lanıyordu. II. Dünya Savaşı sonrasın­da bölgeye gelen ABD, Filistin'de İs­rail devletini kurdurduktan sonra, İs­rail merkezli bir Büyük Ortadoğu için çaba göstermiştir. Bu doğrultuda, Tür­kiye'nin NATO'ya girmesinden yarar­lanılmış; Türkiye Cumhuriyeti'nin ül­kesi, Amerika'nın bölgeye girişi için bir giriş kapısı konumuna getirilmiş; İncirlik ve benzeri NATO üsleri ABD merkezli dünyanın güvenlik arayı­şı çerçevesinde kullanılmıştır. Türki­ye Atlantik İttifakı'nın, bölgeye giri­şinde merkezi üs olarak kullanılırken, "stratejik müttefik" olarak ilan edilmiş ve böylece ABD planlarına uyumlu ol­ması sağlanmış ama aynı zamanda böl­genin merkez ülkesi olması nedeniyle Atlantik İttifakı'nın bölgede gerçek­leştirmeğe çalıştığı yeni siyasal düze­ne uyum için dönüştürülmeye de ça­lışılmıştır. İsrail'in büyük bir bölgesel federasyona dönüşebilmesi için; Tür­kiye Cumhuriyeti, Avrupa kapısında, Avrupa Birliği ilkeleri doğrultusunda­ki uygulamalarla dönüştürülmeğe ça­lışılmış; Türkiye, Avrupa'ya tam üye olabilmek için uyum programları çer­çevesinde bir çok ödün vermiş ama bu­na rağmen Avrupa Birliği'nin dışında kalmıştır. Avrupa'ya giremeyen Tür­kiye, üye olma sürecinde vermiş oldu­ğu ödünlerle yapısal bir dönüşüm içi­ne sürüklenmiş ve bu aşamada İsrail merkezli bölgesel yapılanmanın iste­diği gibi, Büyük İsrail Projesi'ne uy­gun bir duruma getirilmiştir. İsrail de tıpkı İngiltere gibi, küçük küçük eyaletlerden oluşacak devletçiklerin bir araya gelmesinden oluşacak bir böl­gesel konfederasyon arayışını gerçek­leştirmeye çaba göstermiştir. Bu plan doğrultusunda Kürdistan'ın kuruluşu gündeme gelmiş, İsrail'in organizasyo­nu ve ABD'nin desteği ile bölgeye ye­ni bir devlet olarak getirilen Kürdistan projesi fiilen kurulmuştur.

ABD merkezli Ortadoğu Projesi; İngiltere'nin alternatifi olarak Osman­lı alanını düzenlemek değil, Sovyetler Birliği'nin çökmesinden yararlanı­larak dünyanın tek süper gücü olarak hegemonyaya dayanan küresel bir dü­zen kurmak olduğu için; Osmanlı hin­terlandı merkez alındıktan sonra bu­na dünyanın merkezi belgesinde bu­lunan İslam coğrafyası da eklenmiştir. Fas'tan Endonezya'ya kadar, bütün Kuzey Afrika, Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya İslam coğ­rafyası olarak bu projenin içinde yer almıştır. Osmanlı'dan kalma önemli bir Müslüman nüfus barındırdığı için Balkanlar'ı da bu Müslüman coğrafya­sına eklemek mümkündür. Bosna ve Arnavutluk gibi Müslüman ülkelerin halkının dinlerine sahip çıkması, Os­manlı mirasının Balkanlar'da günü­müze kadar devam etmesini sağlamış­tır. Bu kadar geniş bir alana yayılan Müslüman ülkeleri tek bir projenin de­netimi altında kontrol etmekte zorla­nınca bu kez ABD, projenin adını de­ğiştirerek; Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu adı altında yeni bir pro­je uygulamasını gündeme getirmiştir. Amerika böylece, İngiltere'nin Şark Meselesi'nin çözümü için hazırladığı, dört federasyona dayanan Yakın Doğu Konfederasyonu yerine, gene Osman­lı ülkesini merkez alacak ama doğu ve batıya doğru genişleyen ve Müslüman ülkelerin hepsini kucaklayan bir hege­monya projesini; "Büyük Ortadoğu" adı altında devreye sokmaya çaba gös­teriyordu.

Milad sıralarında Roma İmpara­torluğu, dünyanın merkezi bölgelerini ele geçirirken, bölgedeki tek tanrılı din devleti olan İsrail'i hedef almış bu dev­leti yıkarak tek tanrılı dine tapan Ya­hudileri hem dağıtmış hem de kitleler halinde öldürmüştür. Ülkelerinden iki bin yıl önce kovulmuş olan Yahudiler, dünya ülkelerinde göçebelik yapmak­tan yorulmuş ve kimliklerini gizleye­rek yaşamaktan kurtulmak üzere ye­niden Filistin bölgesinde yeni bir Ya­hudi devleti kurabilmek için harekete içmişlerdir. 15 yüzyıl boyunca Avrupa ve Akdeniz kıyılarında ticaret ile uğra­şan Yahudiler, daha sonraları sömürge imparatorlukları ile dünyaya yayılmış­lar ve dünya ekonomisini ele geçirdik­ten sonra sahip oldukları ekonomik ve siyasal güç ile yeniden eski ve kutsal topraklarına gelerek bir Yahudi devle­ti kurabilmenin arayışı içinde olmuş­lardır. 20. yüzyılın başlarında İngiliz yönetimini kullanarak Filistin bölgesi­ne yerleşmeğe başlayan Yahudiler, II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde de resmen bir Yahudi devleti olarak İsra­il'i kurmuşlardır. İki bin yıl sonra ye­niden bir Yahudi devletinin Ortado­ğu'da kurulmuş olması, bölge ve dünya dengelerini sarsmış ve bu devlet ku­rulduktan sonra bölgedeki çatışmalar sürekli olarak tırmanmış ve günümü­ze kadar gelip dayanmıştır. İsrail dev­letinin elli yıllık tarihi tam bir savaş ve çatışma tarihi olarak geçmiştir. Çevre­sindeki Müslüman devlet baskısından kurtulmak isteyen İsrail, bu doğrultu­da Büyük İsrail Projesi'ni hazırlamış ve ABD'den yararlanarak uygulama­ya başlamıştır.

İngiltere merkezli Yakın Doğu Konfederasyonu, Amerika merkezli Büyük Ortadoğu Projesi, İsrail mer­kezli Büyük İsrail Projeleri'nin hepsi de, Osmanlı İmparatorluğu'nun ala­nında kendi egemenliklerini kurmak isteyen ülkelerin emperyalist girişim­lerdir. Bu alanı Atlantik güçlerine ya da Yahudilere bırakmak istemeyen Avrupalılar da Büyük Avrupa Proje­si bu doğrultuda devreye girmektedir. Laik, üniter, ulusal ve çağdaş bir cum­huriyet modeli çerçevesinde Türkiye Cumhuriyetini içine almak istemeyen Avrupa Birliği, Türkiye'nin üyelik sü­recini uzatarak, müzakere döneminde Türkiye'yi dönüştürmeyi ve bundan sonra da ikinci bir Yugoslavya dene­yini gerçekleştirerek, Anadolu'da ku­rulacak Hıristiyan eyaletlerini, eski Yugoslavya cumhuriyetlerine benzer biçimde içine almaya yönelmektedir. Büyük Avrupa Projesi, Atlantik'ten Urallara kadar uzanırken, bütün Os­manlı coğrafyasında Avrupa standart­larına uygun küçük devletçikler oluş­turmayı hedeflemektedir. Bu bölgeler­den Müslümanlığı tasfiye etmeyi he­defleyen Batı Avrupa merkezli Büyük Avrupa Projesi; Avrupa'nın doğusuna Yeni Bizans Projesi biçiminde Avru­pa hegemonyasının yayılması anlamı­na gelmektedir. Berlin merkezli Büyük Avrupa'nın kurulduğu gün, Balkan, Kafkas. Anadolu ve Ortadoğu eya­letleri Hıristiyanlaşarak Avrupa Bir­liği'nin içinde yer alacaklar, böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ile meydana gelen Şark Meselesi Av­rupa merkezli yapılanma ile çözüme kavuşturulacak. Yani Atlantik güçle­rine, Asya güçlerine, Yahudi egemen­liğindeki Büyük İsrail Projesi'ne dün­yanın merkezi alanı bırakılmayacaktır. İran merkezli bir İslam Birliği'ne ya da Çin, Hindistan, Rusya gibi Asya'nın büyük dev ülkelerinin, dünyanın mer­kezinde etkinlik kurmalarına izin ve­rilmeyecektir.

Osmanlı sonrası dönemde günde­me gelen Sovyet Devrimi, dünyanın kuzey yarıküresinde bir büyük ideo­lojik imparatorluğu ortaya çıkarmış ama bu siyasal yapı yetmiş yıl için­de çökmüştür. Sovyetler Birliği sayesinde tüm Kuzey Asya'da ve Doğu Avrupa'da hegemonya kurmuş olan Rus devleti, sonradan ilan ettiği "Ya­kın Çevre Doktrini" çerçevesinde es­ki Sovyet Cumhuriyetleri'nin bazıları­m "Bağımsız Devletler Topluluğu" adı altında gevşek bir konfederasyon ola­rak kendisine bağlamış ve eskisi gibi dünyanın merkezi alam olan Avrasya kıtasını Rus egemenliği altında tutabil­mek için girişimde bulunmuştur. İran'ı kendine stratejik partner seçen Rusya Federasyonu, izlediği Avrasya siyase­tinde Türkiye'yi de yanına alarak Ba­ğımsız Devletler Topluluğu'nun alanını eski Osmanlı hinterlandına geniş­letmek istemekte, böylece Rusya'nın kontrolü altında bir Türkiye ile, Av­rupa ve Atlantik güçlerin Ortadoğu'ya girmelerini önlemek istemektedir. Ay­rıca, İsrail Merkezli bir Ortadoğu ya­pılanmasının Kafkaslar’a ve Orta As­ya'ya uzanması ise, Rusya'nın hiç de işine gelmemektedir. Bağımsız Dev­letler Topluluğu ile Avrasya'yı deneti­minde tutacak olan Rusya, Türkiye'yi da yanına alarak Büyük İsrail Proje­sini önlemek istemekte, Avrupa ve Amerika'nın bölgeye girişinin önünü kesmeye çalışmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu sonrasın­da meydana gelen otorite boşluğu­nun yarattığı Şark Meselesi'nin çözümünde Rusya, Çin ve Hindistan; Doğu güçleri olarak, belirli bir rekabet içinde bulunmaktadırlar. Her üç ülkenin va­tandaşları arasında milyonlarca Müs­lüman nüfus bulunması, Asya’nın dev ülkelerini, Ortadoğu'nun Müslüman ülkelerini etkilemek açısından şanslı bir konuma getirmektedir. Bir buçuk  milyarlık Çin ve Hindistan ile yüz el­li milyonluk Rusya Federasyonu, sa­hip oldukları Müslüman vatandaşları ile Ortadoğu'nun İslam topluluklarını doğrudan etkileyebilme ve kendi doğ­rultularında yönlendirebilire imkanını değerlendirmeğe çalışmaktadırlar. Ba­tılı ülkeler ve güçler arasındaki hege­monya kavgasında, Batı dünyası Or­tadoğu'nun geleceği için anlaşamazsa, ortaya çıkacak çözümsüzlük orta­mında Batı'nın dünyanın merkezi ala­nındaki kontrolünü bütünüyle kaybet­mesi gündeme gelecek, bu durumdan da dünyaya açılan Asya'nın dev ülke­leri yararlanabileceklerdir. Çin ve Hin­distan kendi içlerinde barındırdıkla­rı Müslüman topluluklarla Ortadoğu ülkeleri ile daha yakın ilişkiler kurabi­lecekler, bu bölgede oluşturulabilecek bir İslam Birliği'ni kendilerine bağ!a­yabileceklerdir, Hindistan, İran üze­rinden; Çin ise, Orta Asya üzeriden Ortadoğu İslam toplulukları ile doğ­rudan temas kurabilecekler ve onların etkin olacağı böylesine bir siyasal yapı­lanma Türkiye'yi de kendiliğinden içine çekebilecektir. Bölgesel bir İslami yapılanma bir Müslüman ülke olarak Türkiye'yi Asya merkezli İslami enteg­rasyonun parçası durumuna getirecek, Avrupa'nın yanı başında Batı'nın çağ­daş uygarlığı ile bütünleşmek için yo­la çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin laik cumhuriyet yapısı kendiliğinden sar­sılacaktır. Çin, Hindistan ya da Rus­ya'nın kontrolÜ altına girmiş bir İslam dünyası içinde yer alacak bir Türkiye, tıpkı Avrupa Birliği sürecinde olduğu gibi bağımsızlığını yitirmek tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel hegemonyasına karşı Avrupa ülkeleri bir kıtasal konfederasyona gi­derken, Asya ülkeleri de benzer arayış­lara yönelmişlerdir. 20, yüzyılda dün­yanın merkezi konumuna gelen New York'a karşı Çin, Şanghay kentini 21. yüzyılın dünyasının merkezi olmaya aday bir kent olarak çıkartırken; bu kentin adı ile anılan Şanghay İşbirliği Örgütü'nü de bir kıtasal ittifak olarak gündeme getirmektedir. Avrupa Birli­ği'ne yarım yüzyıldır üye olmak için çırpınan Türkiye, sonuçsuz kaldığı bir aşamada, geleceğin Asya entegrasyo­nunun çekirdeğini oluşturacak Şang­hay İşbirliği Örgütü'ne üye olabilmek için çağrı almaktadır. Çin ve Rusya, Türkiye üzerindeki Batı hegemonya­sını ortadan kaldırabilmek amacıyla Atatürk'ün Cumhuriyet devletini, As­ya'nın gelecekteki birliğinin çekirde­ğini oluşturan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmak için dolaylı yoklardan zorlamaktadırlar. Türkiye bu örgüte tam üye olarak girerse, hem Avrupa Birliği'nden hem ABD'den uzaklaşır. Böyle bir durumda, İsrail devleti tek başına Ortadoğu' da ayakta kalamaz ve zamanla dağılır gider.

Osmanlı devletinden kalan toprak­larda hak iddia eden ve kendine bağ­lı bir hegemonya düzeni kurmak iste­yen emperyal projelere karşılık bölge ülkelerinin de kendilerine göre geliş­mek için izledikleri planlar bulunmak­tadır. Bölgenin en büyük topluluğu­nu oluşturan Arapların, Arap devlet­lerini bir araya getiren bir Büyük Arap Birliği projesi vardır, Mısır'ın başında Arap milliyetçisi bir önder olarak Na­sır varken, Mısır ve Suriye'nin Birle­şik Arap Cumhuriyeti adı altında bir­leşmeleri gündeme gelmiştir, Bölgede­ki Batı emperyalizmine ve İsrail'e karşı gündeme getirilen bu modeli Sov­yetler Birliği desteklemiştir ama Batılı güçlerin devreye girmeleri ile beraber Birleşik Arap Cumhuriyeti yapılanma­sı çok kısa ömürlü olmuştur. Irak, Ür­dün ve Suudi Arabistan gibi Arap devletlerini içine alamayan Birleşik Arap Cumhuriyeti girişimi Batılıların engel­lemeli ve İsrail'in provokasyonları ile başarısız kılınmıştır. Nasır iktidardan düştükten sonra ise, Araplar arasında böylesine bir siyasal birlik oluşturma girişimi görülmemiştir. Özellikle Suri­ye ve Irak gibi Arap ülkelerinde, Arap milliyetçisi Baas Partisi iktidar olması­na rağmen, parti içi kanat çekişmeleri ve Batılı emperyal güçlerin engelleme­leriyle iki komşu ülke bir türlü bir ara­ya gelememiştir. Bu iki ülke bilirleşemedikleri için de, bölgeye giren Atlantik emperyalizminin saldırıları yüzünden bölünmek ve çökmek zorunda kalmışlardır. Irak bu durumun faturasını çok ağır ödemiş ve iki kez Amerikan saldırısı ile karşı karşıya kalarak yıkıl­mıştır. Arap Birliği Örgütü'nün de ye­terince etkin çalışamaması, Arap ülke­lerinin bir araya gelerek bölgesi birlik oluşturmalarını önlemiştir. Bu neden­le, Osmanlı sonrası dönemde bu böl­gede bir Arap Birliği'nin oluşturulması projesi yürümemiştir.

Bölgenin Arap olmayan büyük ül­kesi İran ise, Müslüman kimliği ile bü­tün Ortadoğu'nun İslam toplulukları­na öncülük etmek istemiştir. Soğuk savaşın son döneminde Sovyetler Bir­liği'ni çökertmek üzere Avrupa emper­yalizminin desteği ile İran'ın başına getirilen Humeyni, yeşil kuşak strate­jisi doğrultusunda Orta Asya'ya değil ama Ortadoğu'ya bir İslam Birliği için yönelince, ABD'nin desteği ile Irak, İran'a saldırmıştır. Dokuz yıl süren savaş sonucunda Irak çökme noktası­na gelince Amerikan ordusu I. Körfez Savaşı amacıyla Irak'a girmiş ve Suu­di Arabistan'da Merkezi Kuvvetler Ko­mutanlığı'nı kararak, dünyanın merke­zini kendine bağlı bir ordu yapılanma­sını gerçekleştirmiştir. Bu komutanlı­ğın kurulmasından sonra Amerika Bir­leşik Devletleri Ortadoğu ile ilişkileri­ni devletten devlete bağlantılarla de­ğil ama doğrudan kendine bağlı aske­ri birlikler aracılığı ile yürütmüştür. Bu durumdan yararlanarak diğer projeleri önlemiş ama askerleri aracılığı ile hem Büyük Ortadoğu hem de Büyük İsrail projelerinin önünü açmıştır. ABD ha­len bu düzen ile geleceğe yönelik pro­jelerini belgede uygulamaktadır.

 

Bölgesel Projeler ve Türkiye

 

Eski Osmanlı ülkesinin geleceği ile herkes ilgilenirken ve bu bölgede kendisinin merkezinde olacağı ve ge­ne kendisine bağımlı olacak bir siya­sal yapılanmanın peşinde koşarlarken, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak merkezi topraklar üzerinde ku­rulmuş Türk devletine kimse düşünce­sini sormamaktadır. Bölgenin merke­zinde bir Türk devleti olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin orta boy bir ülke olarak geleceğe dönük bir ge­lişme stratejisinin olabileceği kimse­nin aklına gelmemektedir. Dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı için son derece önemli bir konuma sahip olan Türkiye Cumhuriyeti'nin merke­zinde yer alabileceği bir yeni bölgesel yapılanmanın olabileceğini doğal kar­şılamak gerekirken, emperyalizmin ve Siyonizm'in işbirlikçileri böylesine bir ihtimali önlemek ve devre dışı bıraka­bilmek için Türkiye üzerine var güçle­ri ile abanmaktalar ve ellerindeki pa­rasal olanakları seferber ederek; Tür­kiye'nin önemli kesimlerini maddi çı­kar karşılığında kendi çıkarları için yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Sov­yetler Birliği'nin yıkılmasından sonra soğuk savaş döneminin koşullarının ortadan kalkmasına rağmen sanki so­ğuk savaş devam ediyormuş ve sanki Batı Bloğu varmış gibi hareket ederek Türkiye'nin uyanmasını önlemeğe ça­lışıyorlar, psikolojik savaş stratejileri­ni, parasal olanakları ile satın aldıkları İstanbul medyası aracılığı ile gündeme getiriyorlar, gazeteler ve televizyon ka­nalları ile psikolojik yönlendirme taar­ruzunu Türk toplumu üzerinde karar­lı ve ısrarlı biçimde yürütüyorlar. Bu nedenle, Türk toplumunun uyanması ve değişen koşulları algılaması zaman almıştır. Sovyetler Birliği'nin yıkılma­sından sonra geçen on beş yıllık bir sü­re sonunda Türkler, Yeni Dünya Dü­zeni'nin anlamını ve küreselleşmenin süper bir emperyalizm olduğunu kav­ramağa başlamışlardır.

Orta boy ülkeler, küçük ülkelerle beraber, büyük ülkelerin ve emperya­list güçlerin çekişme alanı konumun­dadırlar. Dünya hegemonyasına ya da bölgesel egemenliğe yönelen bütün emperyal devletler, küçük ve orta boy ülkeler üzerinde egemenlik yarışı için­de olurlar. Son on beş senedir Türki­ye üzerinde, Batı Bloğu'nun üç merke­zi olan ABD, AB ve İsrail hegemonya çekişmesi içine girmişlerdir. ABD yön­lendiren Yahudi lobileri İsrail'in çıkar­ları doğrultusunda Amerikan baskısını Türkiye üzerinde sürdürürlerken, Av­rupa ülkeleri de Avrupa Birliği süre­cinden yararlanarak Türkiye üzerinde etkin olmak ve ülkeyi istedikleri hedef­lere doğru yönlendirmek istemişlerdir. Türkiye bu yüzden, bir türlü toparla­namamış eski müttefiklerinin baskıları ile onların çıkarları doğrultusunda bir yerlere çekilmek istenmiştir. Bu olum­suz koşullara rağmen gene de bir avuç vatansever Türk aydını, Atatürk'ün Cumhuriyeti'nin bağımsız geleceğini değişen dünya koşullarında yaptıkları çalışmalarla belirlemeği çalışmışlardır. Seksen yıllık cumhuriyetin ve bu dev­leti kuran Kuvay-ı Milliye mücadelesi­nin birikimi, Türkiye'nin bağımsız ge­lecek arayışını etkilemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış ulus devlet olarak, 20. yüzyılda yoluna de­vam ederek, 21. yüzyıla ulaşmıştır. O dönemin koşullarında, imparator­lukların yıkıldığı bir aşamada, Avru­pa'nın önde gelen ülkelerinde geçerli olan devlet model olarak ulus devlet biçiminde kurulan Türkiye Cumhuri­yeti, daha sonra ülke koşullarına uy­gun kendi modelini oluştururken, üni­ter ve laik bir cumhuriyet devleti reji­mine yönelmiştir. Soğuk savaşın has­sas dengelerinde kendi modelini ko­ruyabilen Türkiye Cumhuriyeti'ne, 21 yüzyılın başlarında dünyanın egemen güçleri tarafından karşı çıkılmaktadır. I. Dünya Savaşı sonrasında bir Ulusal Kurtuluş Savaşı yaparak ayakta kalan, bu yoldan kendi bağımsız devletini ku­ran Türk ulusuna, devlet olarak yoluna devam etme hakkını, bu bölgenin gele­ceği için plan ve projeleri olan egemen  güçler izin vermek istememektedirler. Uluslararası hukuka göre her ulusun devlet kurma hakkı olduğu gibi her devletin de değişen dünya koşulların­da varolma hakkı bulunmaktadır. Her ulus ve her devlet için geçerli olan bu durum, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu için kabul edilmek istenmemek­tedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yı­kılması ile ortaya çıkan boşluk alanın­da, kendi bağımsızlığı için savaşan bir halk, ulusal kurtuluşu gerçekleştirdik­ten sonra kendi ulus devletini kurmuş­tur. Lozan Antlaşması ile uluslararası düzende tanınmış olan Türkiye Cum­huriyeti'ni devlet olma hakkını ve ku­rulduğu gibi kendi modeli ile yoluna devam etme şansını hiçbir otorite elin­den alma hakkına sahip değildir.

Yeni Dünya Düzeni sürecinde, bu bölgede kendi planlarını gerçekleştir­mek isteyenler hem Türk ulusunun elinden bağımsız bir siyasal varlık ola­rak varolma hakkını hem de bu ulusun kurmuş olduğu devletin bağımsız bir siyasal organizma olarak yaşama hak­kını ortadan kaldırmak istemektedir­ler. Dünyanın ortasındaki diğer ülke­lere de göz dikerken, Irak için uygula­dıkları saldırganlığı, merkez bölgenin diğer orta boy ülkeler için de geçerli kılmak istemektedirler. Konun jeopo­litik hesapları olmakla beraber; petrol ve doğal kaynaklara el koyma planları ile dinsel amaçla kutsal topraklara el koyma planları Osmanlı arazisi üze­rindeki bütün devletleri tehdit etmek­tedir. Türkiye, Osmanlı ülkesinin mer­kez ülkesi olarak emperyalist saldır­ganlığın baş hedeflerinden birisi konu­mundadır. Bu nedenle de tasfiye edil­me sürecine zorlanmakta, Atatürk'ün bağımsız Türkiye Cumhuriyeti zaman içerisinde tasfiye edilirken, bir yandan da bölgesel bir konfederasyonun te­melleri atılmaktadır. Ama bu konfede­rasyonunun nereye bağlı olacağı, kim tarafından yönetileceği ve merkezinin neresi olacağı daha belirlenmiş değil­dir. Batılı emperyal güçler arasında­ki çekişmeler bunun yapısını belirle­yecektir.

II. Dünya Savaşı sonrasında baskı altına alınarak, kontrol altında tutulan Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birli­ği'nin yıkılması sürecinde de yoğun bir psikolojik savaş yönlendirmesine ma­ruz kalmış ve bu nedenle de Türk hal­kının uyanarak gerçekleri görmesi en­gellenmiştir. II. Dünya Savaşı sonra­sında gündeme gelen Avrupa ülkele­rinin birleşmesi konusu, Türk kamu­oyunun önüne atılmış, Türkiye sürekli olarak Avrupa Birliği'ne üye olma ha­yali ile oyalanırken dünyanın egemen gücü olan Atlantik İttifakı Türkiye üzerinden Osmanlı alanına girmiş ve dünyanın merkezi bölgesinde geleceğe dönük kendi planları doğrultusunda örgütlenmiştir. Amerika merkezli Bü­yük Ortadoğu Projesi, İsrail merkez­li Büyük İsrail Projesi ile beraber yü­rürlüğe konulmuştur. Türkiye'nin Av­rupa Birliği'ne üyeliği konusu günde­me getirilerek yarım yüzyıla yakın bir süredir oyalandığı, 17 Aralık kararla­rıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Fa­kat bu süre içinde Avrupa Birliği uyum paketleri ile Türkiye'nin içine girerek. Türkiye üzerinden Ortadoğu'nun ye­niden yapılanmasında yer almıştır.

Türkiye, Avrupa ile oyalanırken ABD, NATO aracılığı ile Ortado­ğu'nun gelecekte kendi planlarına göre yapılandırılmasına çalışmış ve Türkiye üzerinden bölgeye dönük girişimlerini sürdürmüştür. Daha önce ifade edildi­ği üzere aslında Büyük Ortadoğu Pro­jesi, özü itibarıyla Büyük İsrail Proje­sidir. Amerikan devletini ve başkentini işgal eden Siyonist lobiler Tevrat doğ­rultusundaki bu projeyi zorla ABD'ye uygulatıyorlar ve Türkiye'deki gayrimüslim lobileri de işbirlikçi olarak kullanıyorlardı. Basın ve medya ara­cılığı ile bu lobiler Büyük İsrail ve Bü­yük Ortadoğu projeleri doğrultusun­da Türk toplumunu psikolojik olarak yöiılendiriyorlar ama yaptıklarını sü­rekli olarak Türkiye'nin Avrupa Birli­ği'ne üye olması düşüncesine dayandı­rıyorlardı. Bir anlamda Türkiye Avru­pa sopası ile dövülüyor, Avrupa kapı­sının önünde üyelik için bekletilirken bekleme süreci içinde zorla dönüştü­rülüyor ve gelecekte Büyük İs­rail ya da Büyük Ortadoğu projelerinin uygulanabileceği elverişli bir yapıya doğru sürükleniyordu. Gö­rünüşte Türkiye Avrupa için değişti­riliyordu ama gerçekte İsrail'in büyük devletine uygun bir biçimde dönüştü­rülüyordu. İsrail lobileri Türkiye'nin dönüştürülmesinde Avrupa Birliği oluşumunu göz boyama doğrultusun­da çok iyi kullanıyorlar ve bu doğrul­tuda gelen tepkiler ile eleştirileri Avru­pa üzerinden karşılıyorlardı.

Avrupa ile uğraşmaktan başı dön­müş Türkiye, ne Büyük Ortadoğu ne de Büyük İsrail projelerinin devreye girdiğini anlıyordu. Bu işin farkına va­ran ve bu doğrultuda Türk devletini ve ulusunu uyaran uzmanlar ise. toplum­dan ve siyasetten dışlanarak gerçekle rin belirginlik kazanması Önleniyordu, Son askeri dönem sırasında ABD'ye yakın yönetimin getirmi~ olduğu ba­sın cuntası, Türkiye'nin küreselleşme dönemine uygun ama son tahlilde Bü­yÜk Ortadoğu üzerinden Büyük İsrail'i gerçekleştirecek biçimde dönüştürül­mesi için her türlü psikolojik savaş ve yönlendirme işlevini yerine getiriyor­lardı. Basın mensupluğundan iş adam­lığına terfi eden bu dıştan kumandalı kadro, Türk kamuoyunun gerçekleri görmesini önlemek üzere her türlü yo­lu deniyordu, Zaman içerisindeki ge­lişmelerle Türkiye'deki basın Türk ol­maktan çıkıyor ve küresel patronların emrinde, Büyük Ortadoğu ya da İsrail için kendilerine verilen görevleri yeri­ne getiriyorlardı. Jeopolitik ve stratejik bilgi ve düşünceden uzak kalan Türk kamuoyu da bir psikolojik yönlendir­menin etkisi altında kalıyordu. Ara sı­ra gerçekler~ söyleyen bilim adamı ya da yazar ortaya çıktığında ise hemen psikolojik savaş kadrosunun koro ha­lindeki "paranoyaklık" suçlaması ile karşı karşıya kalıyordu. Paranoya, şi­zofreni ya da komploculuk suçlama­sından çekinen Türk aydınları da gerçekleri görmelerine rağmen konuşamı­yorlar ve etkin olamıyorlardı.

Soğuk savaşın bitiminden sonraki süreçte yaşanan gelişmeler ve birbiri­ni izleyen olaylar, bazı gerçeklerin gün ışığına çıkması ve daha iyi anlaşılma­sına yardımcı olmuştur. Türkiye’nin Atatürk'ün kurmuş olduğu devlet mo­deli ile Avrupa Birliği içine alınmaya­cağı kesin olarak anlaşılmıştır. Avru­pa'nın ancak Yugoslavya gibi parçala­nan ve Hıristiyan eyaletler halinde bö­lünen bir Türkiye'yi içine almayı plan­ladığı görülmüştür. Böylelikle de Vati­kan'ın istediği Yeni Bizans Projesi ger­çekleşmiş olacaktır. Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail projeleri de öncelikli olarak bir Kürdistan devleti kurmaya yöneldiği için, sonunda Türkiye'nin parçalanması­na giden yol açılacaktır. Bu doğrultu­ da, Bü­yük Er­menis­tan, Pon­tus, İyon­ ya ve Trak­ya devlet­leri proje­leri günde­me iliştiril­mekte, İstan­bul'da ise bir Bizans eyale­tinin oluşması için çalışılmak­tadır. Yaşanan süreçte Türkiye, ne Avrupa'dan ne Amerika'dan ne de İsrail’den bek­lediği anlayış ve yardımları görmüş­tür. Sürekli olarak müttefiklik görü­nümÜ ile oyalanan Türkiye’yi Batılı güçler hiçbir zaman ciddiye alınmışlar ve sürekli olarak Türkiye'yi, kendi Çı­karları için gene kendi planlarına uy­gun bir yönde kullanmışlardır. Son el­li yılda ise dışarıdan getirilen yönetici­ler aracılığıyla Türkiye tam bir sömür­ge yönetimine mahkum edilmiş, Türki­ye'nin kendi yolunu bulmasına izin ve­rilmemiştir.

2000'li yılların başlarından itibaren ise Türkiye kendi çıkarlarını görmeğe ve Batılı emperyalistlerin söyledikle­rini eleştirmeğe başlamıştır. Saldırgan Amerika'nın insan haklarını nasıl ih­lal ettiği açıkça ifade edilebilmiş, bütün zorlamalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti parlamentosu, Irak sa­vaşına karşı çıkarak asker göndermeyle ilgili tezkereyi red­detmiştir. İsrail ve Amerika'nın per­vasız saldırgan­lıkları karşısında, Türk halkı bu iki ülkeyi saldırgan ve terörist olarak gördüğünü bir çok kamuoyu araştırmasıyla göstermiştir.

Türkiye, Avrupa'ya, Amerika'ya ve  İsrail'e artık güvenmemektedir. Ken­di çıkarlarını tek doğruymuş gibi bize dayatan bu emperyalist güçlerin, Tür­kiye Cumhuriyeti'ni bitme noktasına getirmek istediği artık daha net anla­şılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bitmemek ve yoluna davam edebilmek için Ba­tılı müttefiklerinin emperyalist baskı­larından kurtularak, bağımsız bir dış politikaya yönelmelidir. Türkiye, Ata­türk'ün döneminde olduğu gibi Tür­kiye ve Ankara merkezli bir dış poli­tikaya acilen dönerse kendini kurtara­bilecektir. Bu aşamada artık, Avrupa, Amerika ya da İsrail merkezli politi­kalara değil, Ankara ve Türkiye mer­kezli politikalara öncelik verilmesi ge­rekmektedir. Şimdiye kadar işbirlik­çi İstanbul medyası nedeniyle Türki­ye'nin kendi ulusal çıkarlarına uygun bağımsız açılımları kamuoyu önünde yer alamamıştır. Yıkılmakta olan Os­manlı İmparatorluğu'nu otuz üç yıl ayakta tutan Abdülhamit dış politika­sı ile Batılı emperyal güçlere karşı ba­ğımsızlık mücadelesi yürüten Mustafa Kemal politikası arasında bir yeni sen­tez arayışının gündeme gelmesi gerek­mektedir. Türkiye'yi II. Dünya Savaşı batağından uzak tutan İsmet İnönü dış politikası da bu dönemde Türkiye açısından yeniden önem kazanmak­tadır. Dünyanın jeopolitik merkezin­de kurulmuş olan orta boy stratejik bir devlet olarak Türkiye, sahip olduğu je­opolitik konumunu kullanarak Anka­ra ve Türkiye merkezli yeni bir strate­ji izleyebilirse, bu aşamada hem dev­let olarak hem de ulus olarak bulundu­ğu coğrafyada yerini koruyabilir. Aksi takdirde. bu bölgeye yönelik emperya­list planlar uğruna Türkiye Cumhuri­yeti'nin dağılması kaçınılmazdır. Da­ğılma sürecini hızlandırmak için her türlü baskı halen davam etmektedir. Bu tür baskıların ortadan kalkması için. Türkiye'nin kendi ulusal planını ortaya koyması gerekmektedir.

 

(2023 Dergisi, 15 Şubat 2005, Sayı:46, s.15-26.)