|
|
Türk Askeri'nin başına çuval geçirenler ve PKK'nın kılına bile dokunmayanlarla "İşbirliği" ve "Terör" konferanslar düzenlemekte;
sadece askerlik değil, iddialı olduğunu zannettiği entellektüellik boyutunda bile mahsur görmeyen Hilmi Özkök'ü izlerken bir konuda hata yaptığımı farkettim..
Türkçemiz olan Türk Silahlı Kuvvetleri'ni
yönetmekle sorumlu Türk Genelkurmayının geldiği noktayı Hilmi Özkök ismi ile özdeşleştirip;
Hilmi Bey'in emekli olması ile birlikte; "doğru" paşanın gelmesi durumunda işlerin düzeleceği gibi bir hissiyatın yaratılmasına katkıda bulunduk.
O yüzden kimileri Yaşar Büyükanıt'ın;
kimileri İlker Başbuğ'un, kimileri Fevzi Türkeri'nin doğru paşa olduğu umudu ile Ağustos'u bekliyor.
Halbuki şiir gibi bir dönemden;
"daha Milliyetçi bir Paşa" geleceği hissiyatına bürünmüş kitlenin gireceği rehavet duygusunun da etkisi ile
ninni gibi bir döneme
geçeceğimizi söylesek pek de yanılmış olmayız.
Yanılsak da, yanılmasak da; önümüzde halletmemiz gereken çok daha köklü bir sorun var.
O da Türk Paşa'sının Zihniyeti Sorunsalı...
"Milliyetçi" de olsa, "NATO'cu" da...
Türk Milleti'nin bekaası için tam bir Milli Güvenlik Sorunsalı olarak masaya yatırılması gereken bir zihniyet kilitlenmesi ile karşı karşıyayız.
Daha da kötüsü; derinlemesine incelediğinizde,
bu zihniyet kilitlenmesinin öyle üç beş senelik değil; ara ara zihin açıcı kesintilere uğrasa da, neredeyse bir buçuk asırlık bir geçmişi olduğunu görüyorsunuz.
Bu gözle baktığınızda;
görevi döneminde TSK'nın bir medya malzemesi haline dönüşmesine ve özgül ağırlığını hızla kaybetmesine seyirci kalarak Genelkurmay Başkanı'ndan çok
ikinci bir Milli Savunma Bakanı olmaktan öteye geçemeyen Hilmi Özkök'le bağlantılı askerlik ve entellektüellik sorunu tarihsel süreç içerisinde nokta kadar kalıyor.
Önümüzdeki sorun çok daha kapsamlı...
Tarihi bir sorundan sözediyoruz...
"Almanlar beni istiyor" diyerek Genelkurmay Başkanlığı talep eden Enver Paşa da...
Askerinin başına çuval geçirenlerle özel güvenlik şirketinde ortaklığa giren Karabay Paşa da...
aynı üniformanın altında pişmişler bu tarih boyunca.
İkisinin de an geldiğinde;
mitralyözün önüne kılıçlarıyla atılacak kadar kahraman olabileceklerinden ne kadar şüphe duymuyorsak;
o kahraman bedenin içinde;
bu Millet'in bekaasını taktik ve stratejik olarak koruyabilecek bir muhakemenin varlığından gün geçtikçe o kadar şüphe duyuyoruz.
Türk Milleti'nin Paşa'sına olan güveni; hiç bir sipariş anketin veya gazetecinin kapatamayacağı bir hızla yıpranıyor.
Muhakeme ile cesaretin arasındaki makasta çarmığa gerilmiş bir Türk Paşası portresi ile karşı karşıyayız.
Tarihin sayfalarını çeviriyoruz...
Kore'de ABD'nin "Komunizm Savaşı"na yüzlerce Mehmetçiğimizi kurban verdikten sonra;
Kunuri savaşındaki gözüpekliğinden dolayı, Amerikalı Generel Walton Walker tarafından yakasına madalya takılırken Tuğgeneral Tahsin Yazıcı'nın gözündeki pırıltıdan yansıyan "övünç" duygusu ile...
Askerinin başına çuval geçiren çapulcu ordusunun generalinden madalya almak için boynunu uzatan Yaşar Paşa'nın yüzündeki o huzur dolu gülümsemeyi karşılaştırıyoruz...
Hayır!...birbirleri ile değil...
İkisinin de hemen arkasındaki duvarda asılı;
bırakın başka bir ordunun generalinden paye almaktan şeref duymayı,
Birleşmiş Milletler'i kapısına çağırmış Mustafa Kemal'in yüzündeki o kararlı ifade ile yanyana koyuyoruz
Ve inanın çok şaşırıyoruz ve içinden çıkamıyoruz.
Bir taraftan ayağında çarıklı bir Millet'le yedi düvele meydan okuyan Mustafa Kemal Paşa;
diğer tarafta
| "Sana destek verecek tek güç Amerika'yken reel politikadan başka bir şey konuşamazsın. Zararına konuşursun." (30 Aralık 2002 - Yeni Şafak) |
diyen bir Doğan Güreş Paşa.
Ülkeyi " küresel efendilerin" gündemleri doğrultusunda federalizme sürükleyen;
Kıbrıs'ı AB-D kolonisi yapmak için Brüksel'den daha fazla çaba harcayan Tayyip Erdoğan ve ekibi ile şiir gibi uyumlu bir tablo çizerek, BOP'un En Değerli Sessizliği Oskarına aday Hilmi Özkök'e kızıyoruz da...
10 Mart 1981 tarihli Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı'nın (ATASE)
Özel Bir Jeo-Politik İnceleme konulu raporunun altına imza atan Tümgeneral Mahmut Boğuşlu'nun
12 Eylül Bayrak Harekatı'nın" getirdiği emniyete rağmen, milletin başkent teşkilatına, Ankara'ya güveni yok denecek kadar az olmaya devam ediyor. 1919-1938 yılları arasında, Ankara'daki tek lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bütün Türkiye'ye yetiyordu. Ancak köprülerin altından çok sular geçti. Bugün tek değil, her vilayette bir Atatürk'e, 67 adet 23 Nisan 1920 Meclisine ihtiyaç vardır
(Bkz: Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı / Cengiz Özakıncı) |
şeklindeki;
Mustafa Kemal'i emperyalizmin federalizm tuzağına alet eden çapsızlığına niye kızmıyoruz.
Hadi Boğuşlu bir istisna...
28 mayıs 2000'de Yeni BinYıl gazetesine verdiği demeçte;
|
Türkiye'de valileri seçilmiş dört eyalet istedim, olmadı |
diyen cunta lideri Kenan Evren de mi bir istisna?
O Kenan Evren değil mi...
huzursuzluk çıkarabilecek genç subayların tespit edilip ordudan atılmasını tavsiye edecek kadar;
aynadaki görüntüsünden bihaber olan...
Masalarında prestij süsü olarak tuttukları "The American Solider" kitabının yazarı ABD'li generalden en galiz küfürleri yerken, TSK'nın manevi şahsiyeti aklına gelmeyen;
Internet sitelerine karşı gösterdiği dava açma refleksinin onda birini gösteremeyen Genelkurmay Başkanı ile;
ABD Genelkurmay Başkanı'nın sadece sözüne güvenerek Yunanistan'ın NATO'ya girmesine izin veren Kenan Evren çok mu farklı sizce...
Birinin başında "demokrat", diğerinin başında "darbeci" sıfatı olsa bile.
Gördüğünüz gibi Hilmi Özkök'den çok daha derin bir sorun ile karşı karşıyayız.
Yaşar Büyükanıt Paşa veya diğerleri hakkında yanılırız veya doğru çıkarız; çok da önemli değil.
Sorunumuz yine çözülmüyor.
Teğmenlikten yükselirken; Türk Paşa'sı kavşağından, "The General" çıkmazına sapan, sapmak zorunda bırakılan veya saptığının farkına bile varmayan
bir toplu zihniyet kilitlenmesi ile karşı karşıyayız.
Öyle bir kilittlenme ki;
askerinin başına çuval geçirenlerle "terör ve işbirliği " konferansı düzenlemekte de;
ortak "güvenlik" şirketi kurmakta da;
çapulcu ordunun generallerinden madalya almak için boynunu eğmekte de;
Mustafa Kemal'i federalizm planına malzeme yapmakta da;
Mustafa Kemal'in üniformasını üzerinde taşırken; egemenlik devrini tartışmayı ağzına almakta da;
Kıbrıs'ta İngiliz ajanları köy köy dolaşıp Annan Planı propagandası yaparken; AKP ile yıldızları çatışmasın diye nizamiyeden dışarı çıkmamakta da;
beis görmeyen bir zihniyet kilitlenmesi sözkonusu olan.
Kökü çok derinlerde olan bir kilitlenme.
Emekli olduğunda kimi torununu sevmekle yetinir; kimi çıplak tablolar yapmakla.
O onların bileceği iş...
Fakat;
özellikle Türk Devlet yapısı içerisinde;
üzerlerinde o üniforma olduğu sürece ettikleri her laf; attıkları her adım bu Millet'in bekaasını derinden etkilediği için...
Türk Paşası'nın zihniyet sorunu Türk Milleti için bir Milli Güvenlik Sorunu olarak ele alınmalıdır.
"Müttefikle", Millet arasında tercümandan öteye geçemeyen bir askeri sekreteryaya dönüşmek;
hem Millet'e; hem de Millet'in Ordusunu emanet ettiği Türk Paşa'sına büyük haksızlıktır.
Türk Genelkurmay'ının;
NATO'dan; ABD'den AB'den ve diğer bütün dengelerden
bağımsız, özgün, geleceğe yönelik ve Millet'e;
|
"Ey Türk Millet'i; hangi yolu seçersen seç sonuna kadar arkandayım. Kimse sana dokunamaz" |
mesajını net bir şekilde veren
bir Türk Güvenlik Stratejisi ve Politikası üretmesinin zamanı çoktan gelip geçmektedir.
Bunu;
AB'yi medeniyet; ABD'yi müttefik; Akdeniz'i "ortak tatbikat alanı" Kıbrıs'ı "garnizon" Kuzey Irak'ı "tezkere zaiyatı" Ekonomiyi "Oyak" olarak gören;
ülkeyi kemiren oligarşi ile mesainin dozunu kaçıralı çok olmuş ve kaçırdığının farkında bile olmayan;
Kırmızı çizgileri alay konusu olmuş;
ve Askerinin dolayısı ile Millet'in başındaki çuvalı çıkaramamış bir zihniyetin yapabilmesi mümkün değildir.
Bu zihniyetin değişimi; kişilerin değişiminden çok daha önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Bu zihniyet sorununu çözmediğimiz takdirde;
her Ağustos'un gelişi 4 Temmuz'dan belli olacaktır.
B.G.
|