SADECE SIKINTIYA DÜŞÜNCE Mİ ! - Serdar ANT
"Türk Silahlı Kuvvetlerinin NATO temsilcisi Korgeneral Ergin Saygun, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Türkiye'nin "Hedef ülkelerle değil, Avrupa ülkeleriyle" gruplandırılması gerektiğini söyledi. Saygun, Türk-Amerikan Konseyi'nin (ATC) 23. konferansındaki bir panelde yaptığı konuşmada "Ortadoğu'da makul bir girişimi desteklemeye istekliyiz. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi takdire şayan. Bu girişimin politikalarımızda derin etkisi olacak. ancak karanlık noktalar aydınlanmalı" TSK’nın bu yaklaşımını, İstiklal Savaşı’nın “ya istiklal ya ölüm” anlayışıyla ve Mustafa Kemal’in “…bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı… heyeti milliyece mücadeleyi câiz gören bir mesleği takip eden insanlarız” tavrı ile bağdaştırmak olası mıdır ? cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis coupons printable link discount prescription drug cardrenovation vejle site renova
Ağustos ayı sonunda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın devir-teslim töreni sonrasında Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün bazı gazetecilerle yaptığı sohbet ilginç mesajlar içeriyordu. Sayın Genelkurmay Başkanı, sözkonusu sohbette şöyle diyordu : “…İyimser bir insanım. Türkiye’nin geleceğinden de ümitliyim. Elbette bazı zorluklar var… Nerelerden nerelere geldik. Gaz lambasıyla başladık, şimdi bambaşka bir noktadayız. Meslekteki ilk yıllarımda, birlikte, sadece bir kişinin arabası vardı. Şimdi başçavuşun da arabası var.”
Gazeteler Genelkurmay Başkanı’nın demecini, “Sıkıntıya düşünce Nutuk’u okuyun” sözlerini manşetlerine taşıyarak verdiler. (Cumhuriyet, 29.8.2004) Bu sohbette Genelkurmay Başkanı tarafından dile getirilen bu “sıkıntıya düşünce Nutku okuyun” cümlesinin Cumhuriyet Okurları’nın web sayfasına da taşındığını gördüm. Cumhuriyet Okurları oluşumunda yer alan arkadaşların güncel pratiklerinin Nutuk ile çelişmediğini, Nutuk’un özünü oluşturan bağımsızlık anlayışının o pratiğe yansıdığını bizzat kişisel deneyimlerimden biliyorum. Ama Genelkurmay Başkanı ve temsil ettiği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bağımsızlık konusunda, ne yazık ki, Mustafa Kemal kadar duyarlılık göstermediğine inanıyorum.
Sayın Genelkurmay Başkanı’nın yaklaşımı bana Mehmet Akif’in o meşhur dizelerini hatırlattı. Ne diyordu Akif :
Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur’an’ın
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın;
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına
Yâhut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
Hilmi Özkök’ün Nutuk’a yaklaşımı, Akif’in -Kur’an bağlamında- ona karşı takınılan tavıra yönelttiği eleştiriyi haklı kılacak nitelikte… Akif, Kuran’ın manasının anlaşılamadığından yakınıyor ve ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için inmediğini söylüyor.
Peki biz Nutuk’un verdiği mesajı anlayabiliyor muyuz ? Anlamını ve özünü idrak edebiliyor muyuz ? O muhteşem tarihsel dönemin somut içeriğinde simgeleşen bu mesajı, günümüze taşıyıp yaşam pratiğimizin yol göstericisi kılabiliyor muyuz ? İstiklâl Savaşı döneminde Kemalist önderliğin benimsediği ve ödünsüz olarak uyguladığı strateji ile bugünkü Türk Silahlı Kuvvetleri lider kadrosunun tavrını karşılaştırdığımızda, ne yazık ki, bu sorulara olumlu yanıt verebilmek pek mümkün değildir.
Nutuk’un özünde İSTİKLÂL anlayışı vardır. O istiklâlin elde edilmesi için katlanılanlar, göğüs gerilenler, verilen mücadeleler anlatılır. Mustafa Kemal Nutuk’ta aynen şöyle der : “Ya İstiklâl ya Ölüm !.. İşte halâs-ı hakiki isteyenlerin paralosı bu olacaktır.” Nutuk’ta anlatılan, 1920’li yılların başında Anadolu’da verilen Milli Mücadele’nin özü budur. Bu saptama öznel bir değerlendirmenin sonucu değil, bizzat tarihi olgulardan okunabilecek bir gerçek, o mücadelenin lideri tarafından önemi vurgulanmış bir hakikattir.
Mustafa Kemal Paşa, 11 Haziran 1921 tarihinde, o dönemin Ankara’daki Fransız temsilcisine, Franklin Bouillon’a şöyle demektedir : “İstiklâl-i tam, deruhte ettiğimiz vazifenin ruhî aslisidir.” Günümüz Türkçe’sine çevirirsek eğer, “tam bağımsızlık, üstlendiğimiz görevin ruhunun özüdür”.
İşte, bu nedenden ötürü bizim Kurtuluş savaşımızın adı “İstiklâl Harbi’dir.
O mücadeleyi verenlerin ve o mirasa sahip çıkanların ruh halini ve duruşlarını sergileyen ; “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım / Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım / Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım” diyen milli marşımızın adı İstiklâl Marşı’dır…
O ölüm-kalım mücadelesinin, varoluş savaşının sloganı da Mustafa Kemal’in “halâs-ı hakiki isteyenlerin parolası” şeklinde tanımladığı “ya istiklâl ya ölüm”dür . Çünkü, Milli Mücadele’nin önderi ve silah arkadaşları, şu gerçeği çok net görmüştür : bağımsızlık yoksa, ölüm vardır !...
İşte, bunun için Milli Mücadelenin ve Türk devriminin lideri “bağımsızlık benim karakterimdir” diyordu ve Türk gençliğine “…birinci vazifen Türk istiklâl ve cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir” diye seslenmekteydi. Mustafa Kemal, 71 sene önceden, bağımsızlıktan yoksun bir cumhuriyetin anlamsız olduğunu görmüş ve “vazife”yi sadece “cumhuriyeti” değil, aynı zamanda “istiklâl”i de korumak olarak tanımlamıştır.
Türk Devrimi’nin içerdiği diğer tüm açılımlar, bütün çağdaşlaşma hamleleri bu temelde yükselir. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, kadın hakları, ulus-devlet, milli ekonomi, harf ve dil inkılabı, hukuk devrimi, eğitim alanındaki atılımlar ve diğerleri, hep bağımsız olunduğu için, o bağımsızlık binlerce şehidin kanı ile kazanıldığı için gerçekleştirilebilmiştir. Bu kararlı tutum daha sonra bütün mazlum milletlere ve ezilen dünyaya da örnek olacaktır.
Türk milletini "... biz hayatını, istiklalini korumak için çalışan erbabı sayiz, emekçileriz" diye tanımlayan ve "Efendiler ! ... istiklâlimizi emin bulundurulabilmek için, heyeti umumiyemizce, heyeti milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi câiz gören bir mesleği takip eden insanlarız.” şeklinde konuşan Mustafa Kemal, bağımsızlığı soyut bir kavram olarak kullanmaz.
Hedeflenen “istiklâl-i tam”dır, yani tam bağımsızlıktır.
Ve Mustafa Kemal’e göre, “İstiklâl-i tam… bittabi siyasi, mâli, adli, askeri, harsî ve ilâ…her hususta istiklâl-i tam ve serbesti tam demektir” ve bu sayılanların “ herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet , millet ve memleketin, manayı hakikisiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti” anlamındadır.
Mustafa Kemal için “esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam bağımsız olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki, Türk’ün haysiyet ve onur ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya istiklâl , ya ölüm !..”
Türk Devriminin özünü oluşturan bu anlayışı bugün Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ve lider kadrosunda görmek mümkün değildir. Özkök Paşa, “Türkiye’nin geleceğinden de ümitliyim” diyor ama, o geleceği AB üyeliğinde görüyor. NATO çatısı altında Türkiye’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi planlarla kan ve ateş coğrafyasına emperyalizm adına sürülmesine ses çıkarmıyor. TSK’da hiçbir askerin komutanından habersiz bir açıklamada bulunmayacağı düşünülürse Cumhuriyet’te 7.4.2004 tarihinde yayınlanan aşağıdaki haberin “ümitli” bir “iyimserlikle” değerlendirilmesi mümkün müdür ? Haber aynen şöyle:
"Türk Silahlı Kuvvetlerinin NATO temsilcisi Korgeneral Ergin Saygun, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Türkiye'nin "Hedef ülkelerle değil, Avrupa ülkeleriyle" gruplandırılması gerektiğini söyledi.
Saygun, Türk-Amerikan Konseyi'nin (ATC) 23. konferansındaki bir panelde yaptığı konuşmada "Ortadoğu'da makul bir girişimi desteklemeye istekliyiz. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi takdire şayan. Bu girişimin politikalarımızda derin etkisi olacak. ancak karanlık noktalar aydınlanmalı"
TSK’nın bu yaklaşımını, İstiklal Savaşı’nın “ya istiklal ya ölüm” anlayışıyla ve Mustafa Kemal’in “…bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı… heyeti milliyece mücadeleyi câiz gören bir mesleği takip eden insanlarız” tavrı ile bağdaştırmak olası mıdır ? Genelkurmay Başkanı’nın “gelişme” diye sunduğu “gaz lambası” ile başlayıp “başçavuşun” bile otomobil sahibi olmasına ulaşan süreç değil, “emperyalizme karşı heyeti milliyece mücadele”den onunla işbirliği yapacak duruma düşmüş olmaktır. 20. yüzyılın başında, varoluşunu anti emperyalist bir ulusal bağımsız savaşı vererek ispat eden Türkiye’nin, bugün Ortadoğu halklarının bağımsızlık ve egemenliğini yok etmeye soyunanlarla işbirliği içinde olmakta “Türkiye’nin geleceği için” bir “ümit” görmesi tek kelime ile utanç vericidir. Ama daha üzücü olan, bu tavrın Türk Miletinin o muhteşem varoluş mücadesinin öyküsü olan Nutuk ile meşru gösterilmeye çalışılmasıdır.
Kuran ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için inmediği gibi, Nutuk da ne “sıkıntılarımızı” gidermek ne de emperyalist projelere verilen desteği meşru göstermek için yazılmıştır. Aslolan sık sık ve sıkıntıya düşüldüğünde Nutuk’u okumak değil, Mustafa Kemal’in tam bağımsızlıkçı, anti emperyalist, halkçı ve devrimci tavrını benimseyerek onun Nutuk’ta anlattığı gibi davranabilmektir. Bunun yolu da ne AB üyeliğinden ne Büyük Ortadoğu Projesini “takdire şayan bir proje” olarak nitelemekten geçer. Türkiye için tek çıkış, Genelkurmay Başkanını ümitli olmaya sevk eden herkesin otomobil sahibi olması değil, “halâsı hakiki isteyenlerin parolası”nı tekrar yaşama geçirecek iradeyi göstermektir.
SERDAR ANT