YABANCI SERMAYEYE HOŞ GELDİN PARTİSİ - Erinç Yeldan
Hükümet Mayıs ayında başlayan ve giderek derinleşen finansal çözülmenin önüne geçebilmek için panik halinde, akla gelebilecek tüm yöntemleri birbiri ardına ve rasgele biçimlerde uygulamaya koymakta ve yabancı sermaye için Türkiye'yi tekrardan cazip kılmaya çalışmaktadır. Aslında geçtiğimiz sene vurgulanan "biz Türkiye'yi yabancılara pazarlamakla mükellefiz" sözleriyle de somutlaştırılan bu politika tercihi, ülkemizde ulusal tasaruflara dayalı kalkınma anlayışının terkedilerek, yerine spekülatif nitelikli uluslararası finans sermayesinin hükümranlığının tescili idi. Son iktisadi politika kararlar da bu anlayışın sadece yeni bir örneğini sergilemektedir.discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardcleocin 150 mg read cleocin 300 mg
Yukarıdaki sözler Harvard Üniversitesi profesörlerinden Dani Rodrik'in 2002'de yayımlamış olduğu bir makalede kullanılmaktaydı. Profesör Rodrik bu sözler ile kalkınma çabalarının artık yabancı sermayeyi her ne pahasına olursa olsun çekmeye dayalı tek bir reçeteye indirgendiğini, oysa gelişmekte olan ülkelerin tarihsel koşullarının bu basit anlayışa indirgenemeyecek kadar karmaşık olduğunu vurgulamaktaydı. Bu bağlamda bizim de Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'den profesör Irma Adelman ile birlikte kaleme aldığımız ve Structural Change andEconomic Dynamics dergisinde 2000 yılında yayımlanan bir makalemizde (Is This the End of Economic Development? Cilt 11 sf 9-24) finansal sermayenin küreselleşmesiyle birlikte az gelişmiş ülkelerin özgün bir kalkınma stratejisi uygulama olanaklarının giderek güçleşmekte olduğunu açıklamaya çalışmış idik.
Günümüzde gelişmekte olan ülkeler ulusal tasarruflara dayalı, stratejik sanayileşme hedefleri gözeten kalkınma politikaları yerine, finans sermayesinin ve ulus-ötesi şirketlerin dünya ölçeğinde serbestçe dolaşımını sağlayacak ve sermayenin karlarını en-çoklulaştıracak yapısal düzenlemeleri yerine getirmekle koşullandırılmaktadır. Adına "Washington mutabakatı" denilen ve aslında kolektif emperyalizmin yeni yansımalarını oluşturan bu süreç, bir yandan da "yönetişim", "yapısal reformlar" ve "katılımcı sivil demokrasi" gibi cilalı sözlerle toplumda meşru kılınmaya çalışılmaktadır.
Türkiye de 1980'den başlayarak adım adım bu koşullandırmalara tabi kılınmış ve ulusal kalkınma hedeflerini giderek uluslararası finans sermayesinin ve ulus-ötesi şirketlerin stratejik çıkarlarına terk etmiştir.
***
Hükümetin geçen hafta ilan ettiği ve Türkiye'de yerleşik olmayan "yatırımcıların" (yabancıların) menkul kıymet yatırımlarından elde ettikleri gelirler üzerindeki stopaj ve beyanname verme yükümlülüklerinin kaldırılması kararını bu bağlamda değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de yerleşiklerin ulusal tasarruf mevduatları üzerindeki mevcut yüzde 15 stopaj vergilendirilmesi sürdürülürken, yabancı sermaye için her türlü vergilendirilmenin kaldırılması, işte sözü edilen bu "hoş geldin partisi" anlayışının bir ürünüdür.
Hükümet Mayıs ayında başlayan ve giderek derinleşen finansal çözülmenin önüne geçebilmek için panik halinde, akla gelebilecek tüm yöntemleri birbiri ardına ve rasgele biçimlerde uygulamaya koymakta ve yabancı sermaye için Türkiye'yi tekrardan cazip kılmaya çalışmaktadır. Aslında geçtiğimiz sene vurgulanan "biz Türkiye'yi yabancılara pazarlamakla mükellefiz" sözleriyle de somutlaştırılan bu politika tercihi, ülkemizde ulusal tasaruflara dayalı kalkınma anlayışının terkedilerek, yerine spekülatif nitelikli uluslararası finans sermayesinin hükümranlığının tescili idi. Son iktisadi politika kararlar da bu anlayışın sadece yeni bir örneğini sergilemektedir.
***
Ancak, yabancı sermaye açısından söz konusu "hoş geldin partisinin" unsurları yalnızca iktisat dünyasının kar-zarar teknik kavramlarından ibaret değildir. Uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri bir yandan karlarını en-çoklulaştıracak tedbirleri arzularken, bir yandan da özelleştirmeler altında ülkemizin stratejik kaynaklarının talan edilmesi; ulusal meclisin bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin üst kurullara dayalı yönetişim ve yerel sivil demokrasi diye adlandırılan yeni siyasi yapılandırmalarla sınırlandırılması (bu arada örneğin, Şeker Kurulu'na ülkemizde henüz izni alınmamış ve yasadışı üretim faaliyetlerinde bulunan Cargill adlı uluslararası tarım tekelinin bir yetkilisinin atanması) gibi siyasi-hukuki kurumsal koşullandırılmaları da talep etmektedir.
"Bütün dünya bunu yapıyor, biz geri kalamazdık", "IMF ve AB kurumsal çapasına sıkı sıkıya bağlanmak" gibi cilalı sözlerle pazarlanan bu politikalar, sadece teknik bir iktisadi tedbirler konusu değil, aslında küresel emperyalizmin ülkemizin bağımsızlığına yönelik tehditler içeren açık saldırısının yansımalarıdır.