İstihbarat19 Haziran 2006 00:00

Bartholomeos yıllardır işini yapıyor, sorun Ankara’da - Uğur Yıldırım

Ermeniler’in dini lideri Katalikos 2. Karekin, yarın (19 Haziran) Ermenistan’dan Fener Rum Patriği Bartholomeos’un davetlisi olarak 12 piskoposla birlikte Türkiye’ye geliyor. Türkiye karşıtı görüşleriyle Katalikos 2. Karekin veya heyetinden bazı kişilerin tahrik edici düzeyde açıklamalar yapabileceği yönünde istihbarat birimleri rapor hazırlamış. Sözde Ermeni soykırımı kampanyaları sürerken Karekin’in Rum Patrikhanesi’ne gelmesi de manidar bulunuyor Gazetelere yansıyan haberlere göre,  Bartholomeos’un “Ekümeniklik” talebi ile Ermeniler’in taleplerinin gündeme getirilmesi konusunda adı konulmamış bir işbirliği sürüyor.  Bu vesileyle Rum Patrikhanesi’nin tarihsel seyrine ve Bartholomeos’un suç dosyasını incelemekte fayda var.   discount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialiscialis forum cialis bez recepta cialis bez receptafusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnekamagra kamagra 100mg kamagra gel

“Ekümeniklik”

 

“Ekümenik” (ökümenik) deyimi, en kısa olarak, hem idari hem dinî bakımdan evrensel tam ve mutlak yetki diye karşılanabilir. Ekümenik Patrik de, evrensel, bir başka deyişle “Cihan Patriği”.

Grek kökenli “ekümenik” kelimesi dilbilimi açısından, “insanların yaşadığı toprak” demek. Kilise açısından, Hıristiyanların yaşadıkları toprak için kullanılıyor.

Roma İmparatoru Büyük Konstantin, 313 yılında tarihe “Milano Fermanı” olarak geçen emirle, Hıristiyanlığı devletin himayesine aldı. Hıristiyanlık, Konstantin sayesinde hızla büyüdü. Konstantin (306-337), imparatorluk merkezini (başkentini) İstanbul’a taşıdı ve kente “Konstantinopolis” (ve Yeni Roma) adı verildi.

İstanbul hızla büyürken Konstantin kiliseler arası birliği sağlamak için, 325 yılında İznik’te ilk evrensel (ekümenik) konsili (dinî meclis) topladı. Bütün büyük kiliselerin temsilcilerinin, 300’ü aşkın dinî önderin katıldığı konsil, Hıristiyanlığın “amel ve itikadını” belirledi. Pavlus’un mektuplarını esas alarak dört İncil dışındaki İncilleri geçersiz ilan etti.

Konsil, üç kiliseyi, İskenderiye, Antakya ve Roma kiliselerini ekümenik ilan etti. Bütün diğer kiliseleri paylaştırarak bu üç kiliseye bağladı. İstanbul Kilisesi Ereğli (Hereclea) Metropolitliği’ne bağlı sıradan bir piskoposluktu.

Üç kilisenin “ekümenik” ilan edilmesinde temel ölçü, bu kiliselerin “havariler tarafından” kurulmuş olması, yani “Apostolic kökenli” olmalarıydı.

Ancak İznik Konsili, iki başlı bir durum yaratmıştı. Siyasi erk İstanbul’daydı, ama ideolojik egemenlik Antakya, İskenderiye ve Roma’nın eline geçmişti. Hz. İsa’nın kişiliği konusundaki tartışmalar daha da alevlenmişti.

İmparator I. Theodosius (379-395), 381 yılında 1. İstanbul (Konstantinopoli) Konsili’ni topladı. İznik Konsili kararlarının, ekümenik kiliselerle ilgili maddesinin değiştirilmesi yönünde baskı yaptı. “İmparatorun verdiği önerge, İstanbul Piskoposluğu, Patriklik statüsüne kavuşturuldu ve tüm Trakya Bölgesi idari yönden kendisine bağlandı. Kutsal kilise kanunlarına aykırı olan bu siyasi tasarrufu, Roma Kilisesi hiçbir zaman kabul etmezken, Antakya ve İskenderiye Patrikleri baskıdan dolayı karara sessiz kalmışlardır. Ancak bu tutumlarından dolayı da, halefleri tarafından hain olarak damgalanmışlardır.”

Dinî hâkimiyet İskenderiye Patrikhanesi’ndeydi; devletin yönetim merkezi ise İstanbul.

İmparator Markianus (450-457), 8 Ekim 451’de topladığı Kadıköy (Halkidon-Khalkedon) Konsili’yle bu duruma son vermeye çalıştı. Markianus, bizzat başkanlık ettiği konsilde, “İstanbul Patrikliği’ni Hıristiyan âleminde birinci sıraya oturtmak için tarihte meşhur 28. Madde olarak anılan kanun taslağını, konsile sundu.  Markianus, diğer üç ekümenik patrikhanenin statüsünü sarsmak için İstanbul’la birlikte Kudüs Kilisesi’ni de patriklik seviyesine çıkarttı.

Önce İstanbul Konsili’yle Fener Episkoposluğu Patriklik seviyesine yükseltildi, ardından Kadıköy Konsili’yle “ekümenik” statüsü verildi.

Bu, tamamen siyasi bir karardı. Böylece Fener Patrikhanesi, İmparator’un baskısıyla bu unvanı aldı.

 

 

Bölünme

 

 867’de Patrik Photios I, Papa I. Nicolaus’u Bulgaristan Kilisesi üzerindeki yetkiyi zorla ele geçirmekle suçladı. Bizans tarafından Hıristiyanlaştırılan, ancak 864 yılında Roma hâkimiyetine giren Bulgaristan’a, Roma’dan gönderilen misyonerler, buralarda yaptıkları konuşmalarda Grek patrikleri mahkûm etmişlerdi. Bu tartışmanın ardından 879-880’de, Nicolaus’un halefi Papa VIII. Johannes döneminde kısa sayılabilecek bir süre için barış sağlandı. 879’da İstanbul’da toplanan Konsilde, Photios’un aforozu kaldırıldı, ayrıca Papa’nın diğer patrikler gibi sıradan bir patrik olduğu, İstanbul’daki “ekümenik kilise” üzerinde hiçbir otoritesi olmadığı ilan edildi. İki kilise arasındaki gerginlik arttı.

Doğu (İstanbul) ve Batı (Vatikan) kiliseleri arasındaki siyasal ve dinî çekişme sonucu, 1054’te iki kilise birbirinden kesin biçimde ayrıldı.

Papa, Ortodoksların Roma’nın üstünlüğünü tanımadıklarını; Aziz Paul’ün Roma’da çarmıha gerildiğini, Roma’daki Papa’nın onların vekili durumunda olduğundan öncelik kazandığını söylüyordu. “Kutsal ruhun oluşumu” konusundaki tarihsel kavga da sürüyordu. Patrik Photios I, bu konuda İstanbul Kilisesi’nin öğretisini ve Roma’ya karşı Konstantinopolis’in bağımsızlığını savundu. İstanbul ve Roma arasındaki kesin ayrılık 1054’te gerçekleşti. “Fakat iki dönem patrikliği sırasında sorunları ortaya koyan ve kesin sonucu belirleyici darbeleri indiren Photios’dur.”

Daha önemlisi Roma Kilisesi, Hıristiyan kiliselerinin birlikte hareket eden dünya piskoposları tarafından yönetilmesi ve bu piskoposlar topluluğuna Roma Piskoposu olan Papa’nın başkanlık etmesi gerektiğini savundu. İstanbul Kilisesi’ne göre ise, Hıristiyanlığın beş eski merkezi Kudüs, Antakya, İskenderiye, Roma ve İstanbul eşit yetkiye sahipti.

Kavga, 16 Temmuz 1054’te Papa’nın gönderdiği yardımcısı Kardinal Umberto’nun, İstanbul Patriği Mikhail I (Kerallarios) ve arkadaşlarını aforoz eden fermanı, Ayasofya’nın mihrabına bırakıp çıkmasıyla sonuçlandı. İki taraf birbirini lanetledi, Patrikhane’nin ileri gelenleri papalık temsilcilerine “yaban domuzları” dediler. İki kilise birbirlerini aforoz ettiler. Ayrılmanın esas nedeni olarak Papa’nın üstünlüğü meselesi görünse de, Katolik İtalyanların ticaret yapmak için Bizans’ta koloniler kurması, Galata’ya yerleşmeleri beraberlerinde Katolik ibadet tarzını getirmeleri bölünmenin esas etkenleri arasında sayılabilir.

            Batılı Hıristiyanlar, Kudüs’ü ve Hıristiyanların diğer kutsal saydıkları yerleri Müslümanların elinden almak için 1096-1270 yılları arasında toplam 8 Haçlı Seferi ve bir dizi küçük sefer düzenlediler.

1204’te IV. Haçlı Seferi sırasında Latinler İstanbul’u işgal etti. Kilise ve manastırlar da dahil olmak üzere kenti yağmalayıp, yakıp yıktılar, Bizans halkını katlettiler. Tarihçilere göre İstanbul yağmasının tarihte örneği yoktur.

İstanbul ve Roma arasındaki düşmanlık dökülen kanla birlikte büyüdü. Haçlılar, 1204’ten 1261 yılına kadar 57 yıl süren, merkezi İstanbul olan bir “Doğu Latin İmparatorluğu” kurdular.

 

İstanbul’un Fethi ve Fatih’in Fermanı

 

Bizans Kilisesi yok olmak üzereyken Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethiyle yeniden eski güçlü konumuna geldi.

İstanbul fethedildiğinde, son Patrik Athanasios II, İstanbul ve Roma kiliselerinin birleştirilmesine karşı çıktığı için görevinden istifa etmiş ve yerine biri tayin edilmemişti. Fatih, Latinlerle birleşmeye karşı olan Georgios Scholarios’u (Yorgo Soholaryos) saklandığı Edirne’den getirterek, Gennadios II adıyla Patrik seçilmesini sağladı. Scholarios, Bizans döneminde adli işlerden sorumlu idi. Dinî rütbesi papazlıktan ileri değildi, ancak Namık Kemal’in deyişiyle, “diyagosluk, papazlık, piskoposluk derecelerinin her birini bir günde atladıktan sonra” patrikliğe seçildi. Fatih’in Gennadios II’yi tercih etmesinin önemli sebebi sadece Latinlere karşı olması değil, kitlelerin sevdiği bir din adamı olmasıydı.

6 Ocak 1454 tarihinde düzenlenen törende Gennadios II patrik oldu. Patrik, kilise içinde ve dışında Ortodoks halkın başkanı sayıldı. Fatih, Patriğe, “Milletbaşı” (Etnark) unvanı ve “Üç Tuğlu Paşa” derecesi verdi.

Fatih, Patriğe verdiği fermanla (berat) geleceğini güvence altına aldı.

Patrikhane 17. yüzyılın başında şimdiki yeri olan Fener’deki Aya Yorgi Kilisesi’ne taşındı. Öteki Ortodoks azınlıkların milliyetçi etkilerine karşı çıktı ve özellikle Balkanlar’da onlar üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Öte yandan, İngiltere, Çarlık Rusyası, Fransa ve Avusturya, imparatorluk sınırları içindeki Ortodoksları Osmanlı’ya karşı kullandılar.

24 Mart 1657’de Patrik Parthenios III, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ettirdiği için Köprülü Mehmet Paşa tarafından idam ettirildi.  

Papazlar da, özellikle Rus Çarı I. Petro (1682-1725) döneminden itibaren bütün Hıristiyan tebaayı Osmanlı saltanatından Rus çarlarının kurtaracağı propagandasını yapıyorlardı.

 

Megali İdea ve Filiki Eterya

 

Osmanlı’daki bazı ruhaniler, Batı’nın ve Çarlık Rusyası’nın desteğinde, kendisini “Osmanlı egemenliğinden kurtaracak”, Büyük Grek Devleti’nin kurulması ülküsüne, “Megali İdea”ya adadı. Megali İdea (Büyük Ülkü-Büyük Fikir-U.Y.), “Bizans’ın yeniden diriltilmesi” ya da “Büyük Yunanistan” amacı diye de ifade edilebilir. İki kıtalı, beş denizli Yunanistan hayali!

Megali İdea’nın haritası, ilk kez 1791-1796 yılları arasında Bükreş’te şair Rigas Velestinlis Ferreos (bazı kaynaklarda Teselyalı Rigaz-U.Y.) tarafından 12 nüsha halinde hazırlandı. 1796 yılı sonlarında Viyana’da bastırıldı. Anadolu’nun ve Balkanlar’ın büyük bölümü, Trakya ve İstanbul ile Kıbrıs ve Rumca konuşulan hemen bütün adalar Megali İdea haritasında gösterildi.

1814 yılında Rusya’nın Odessa kentinde Emmanuel Ksanthos, Nikolaos Skufas ve Athanasios Tsakalof adlı üç tüccar, “Filiki Eterya” (Dostluk Ortaklığı ya da birçok kaynakta geçtiği adıyla Dostlar Derneği) adlı gizli bir örgüt kurdu. Örgütün amacı, Megali İdea’yı hâkim kılmaktı.

 

Mora İsyanı

 

Fener’in köklü ailelerinden (İpsilanti) Konstantin İpsilanti’nin oğlu olan Aleksandros İpsilanti, Filiki Eterya’nın başkanı oldu ve örgütün ilk merkezi Etniki Kasa adıyla 1818’de İstanbul’un Fener semtinde faaliyete geçti.

Örgüte katılanlar “Arhe” (Baş) olarak andıkları Rusya Çarı I. Aleksandr’ın örgütün başkanı olduğunu sanıyorlardı.

Osmanlı ordusunun Tepedelenli Ali Paşa İsyanı’nı bastırmakla meşgul olmasından yararlanarak, isyan başlatıldı.

Filiki Eterya’nın ilk ayaklanma planı, Bulgarların ve Miloş Obreneviç önderliğindeki Sırpların da desteğini alarak harekete geçmekti. “Megali İdea” haritasına uygun olarak, İstanbul’da da isyan çıkartılacak ve Osmanlı Donanması ele geçirilecekti. “1820 Kasım’ında İstanbul ve Mora’da eşzamanlı bir ayaklanma planlanıyordu. Ancak 1820 yazında II. Mahmut artık gücünü kırmaya karar verdiği Tepedelenli Ali Paşa üzerine asker yollayınca Osmanlı askerleri kuvvetlerinin başka bir mesele ile uğraştığı sırada” ayaklanma başlatıldı.

İlk ayaklanma, Eflak Boğdan’da başladı. 6 Mart’ta harekete geçen İpsilanti, kuvvetleri ile Prut Nehri’ni geçerek Bükreş’e girdi. Ancak halkın İpsilanti’nin yanında yer almaması ve Çar’ın da İpsilanti’nin Romanya’yı işgal etmesine soğuk bakması sonucu hareket başarısız oldu. Osmanlı ordusu, İpsilanti’yi yenilgiye uğrattı. İpsilanti, Avusturya’ya kaçtı orada tutuklandı ve 1828 yılında cezaevinden çıktıktan sonra Viyana’da öldü.

Örgütün başına gelen kardeşi Dimitrios İpsilanti ikinci isyan için, 25 Mart 1821’de Mora’da harekete geçti. İpsilanti’yle birlikte Patra’da Aya Larva Kilisesi’nde Alman asıllı Patras Piskoposu Pol Germanos’un teşviki de ayaklanmanın büyümesinde etkili oldu. 6 Nisan 1821’de ayaklanma, Yanya’dan bütün Mora’ya yayıldı. Germanos’un, “Düşmanlar dağılsın ve Yunanistan yücelsin” sözleriyle başlayan yağma ve saldırılar sırasında, bir ay içinde binlerce Türk öldürüldü. Ayaklanma Ege Adaları’na da yayıldı.

İstanbul Patriği Grigorios V, Mora İsyanı’nı desteklediği için suçlu bulundu. Sadrazam Benderli Ali Paşa’nın Patrikhane’ye yaptığı baskında, şu belgeleri bulduğu belirtilir: “Moralı asi kaptanlara yazılan mektuplar, İstanbul’daki hazırlıklar için verilen bilgiler, Dışişleri Bakanlığı’nın maiyetinde çalışan Fenerli Rum beylerinden alınan Devlet’in gizli hazırlıkları; İngiliz ve Fransız elçiliklerinden edinilen bilgiler, özellikle Rusya’daki hazırlık safhaları; Odesa’daki F.Eterya merkezinden gönderilen silahlar; dünya Ortodoks alemine hitap eden yardım beyannameleri; yardımlara ait makbuzlar… Hepsi ele geçmiştir.”

Ayrıca Rus Elçisi General Ignadyef’in hatıralarında Patrik Grigorios’un Rus Çarı Aleksandr’a gönderdiği öne sürülen bir mektup da, Patrikhane’nin Mora İsyanı’na destek verdiğinin kanıtı olarak değerlendirilir.

 

“Kin Kapısı”

 

Patrik Grigorios ile Efes, Ahyolu ve İzmit metropolitleri, 22 Nisan 1821’de Fener meydanında Patrikhane’nin ortakapısı önünde idam edildiler. Daha sonra bunlara Terkos, Edirne ve Selanik metropolitleri de eklendi.

O gün Fener Patrikhanesi yöneticilerinin aynı seviyede bir Türk din veya devlet adamı asılmadıkça o kapının açılmayacağına dair yemin ettikleri söylenir.

Bugün hâlâ Fener Patrikhanesi’ne girişte kullanılan kapı, hizmetkârların kapısıdır. Ana kapı, yani Grigorios’un idam edildiği kapı hâlâ kullanılmamaktadır.

Patrik Grigorios asıldı ama, Mora İsyanı durdurulamadı. İsyan sonunda Mora’yı da içine alan Yunanistan Krallığı 15 Ocak 1822’de bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı, 1827’ye kadar uğraşarak isyanı bastırdı.

4 Nisan 1827’de İngiltere ve Rusya Sen Petersburg protokolünü yaptı. Protokol, Yunanistan’ın bağımsızlığı yolunda atılan ilk adımdır. Protokolde, tüm Türk gayrimenkullerinin Rumlar tarafından satın alınması öngörülüyordu. Daha sonra İngiltere, Fransa ve Rusya, 6 Temmuz 1827’de Londra’da bir araya gelerek, Osmanlı’ın Sen Petersburg Protokolü’ne uymasını isteyen bir antlaşma yaptılar. Osmanlı, bunu içişlerine karışmak olarak değerlendirdi. Bunun üzerine İngiliz, Fransız ve Rus donanması, Navarin’de Osmanlı savaş gemilerini kuşattı. 20 Ekim 1827’de, tarihe “Navarin Faciası” olarak geçen baskın gerçekleştirildi. İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları, Osmanlı donanmasını imha etti.

Rusya 26 Nisan 1828’de Osmanlı’ya savaş ilan etti. 14 Eylül 1829’da Edirne Barışı imzalandı. Yunan özerkliğini içeren protokol kabul edildi.

Üç devlet Yunanistan’ın bağımsızlığını 3 Şubat 1830’da yaptıkları protokolle, Osmanlı da 24 Nisan’da kabul etti, ortaya Yunanistan diye bir devlet çıktı.

 

 Ayaklanmada Kilise’nin Rolü

 

Mora ayaklanmasını hazırlayan gelişmeler düşünüldüğünde; Fransız Devrimi’nin yarattığı rüzgârın ardından ortaya çıkan ulusçuluk akımları, Napolyon’un Yedi Ada’ya yerleştikten sonra burada yaşayan Rumlar arasında yapılan milliyetçilik telkinleri, Çarlık Rusyası’nın olduğu kadar Avrupa’nın da yoğun bir faaliyet yürütmesi, merkezî bir örgütlenme yaratan Filiki Eterya’nın çalışmaları ilk anda akla gelenler.

İsyanda İstanbul Kilisesi’nin rolü ise Ortodoks dünyasında ve tarihçiler arasında tartışılagelmiştir. Bazı araştırmacılar Mora İsyanı’nı, tamamen Kilise’den bağımsız, hatta Kilise’ye karşı olan, sadece Fransız Devrimi’nden etkilenen, Avrupa’da eğitim gören Fenerli beyler ve oluşmakta olan Rum Burjuvazisinin marifeti olarak değerlendirmektedir.

Oysa, Kilise’nin ve ruhanilerin ayaklanmada ve Yunan ulusçuluğundaki rolü, sanıldığı gibi küçük bir ayrıntı değil.

Rumlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen her yerinde ama ağırlıklı olarak Mora, Teselya ve Ege Adaları’nda bulunuyordu. Ortaçağdan beri ulus niteliğinden yoksun ve ortak bağları Ortodoks kilisesi ve dilleriydi. Kilise, Yunan milliyetçiliğinden hiçbir zaman bağımsız olmadı. İlber Ortaylı’ya göre, “Balkanlar’da ulusalcı ideolojinin yayılmasında gerçek anlamda bir burjuvazi ve burjuva ideolojisi ile ilgisi çok az olan Ortodoks kilisesinin rolü büyük olmuştur.”

Ancak en çarpıcı değerlendirmeyi Niyazi Berkes yapıyor: “(…) Kilise Yunan milliyetçiliğinin asıl temsilcisi olarak kaldı. Yunan milliyetçiliğine gıda veren kaynak ne Eflatun ve Aristo’nun Hellas’ı, ne de Batı Avrupa’nın liberal ve sosyalist fikirleridir. Yunan milliyeti en başarılı şekilde papaz teokrasisinin yaratığıdır. Biz de yobazlar ulusal duygulara her zaman yabancı kalmışlardır; Yunanlılarda ise ulusçuluğun rehber ve bekçileri papazlar olmuştur. Kilise’yi ve Ortodoksluğu yok farz ediniz, Yunan ulusunun birlik içinde bir ulus olarak ayakta durabileceği şüphelidir. Türk ulusçuluğu, Halife teokrasisini önleyebildiği zaman mümkün olabildi; Yunanlılarda ise bunun tersi olmuştur. (…)

“Bu satırları yazdığım sırada, Adamantios Polyzodies (Polyzoidis –Y.N.) adında bir Rum yazarın Türkiye hakkında 1924’te Amerika’da çıkmış olan bir kitaba yazdığı yazının bir parçası gözüme ilişti. Benim söylediklerimin aynını daha kuvvetle belirttiği için, burada kendi yazdığım paragrafı çıkarıp onun şu satırlarını koyuyorum: ‘İstanbul’un zaptından sonra, Rumlar hayli din özgürlüğüne kavuştular. Bu özgürlüğü, hem eğitsel, hem yurtsever amaçlar için kullanma açıkgözlülüğünü gösterdiler. Her Rum Kilisesi bir gizli okul, her papaz bir öğretmen oldu… Herkesin bildiği olay şudur ki, Rum Kilisesi olmasaydı bir Yunan ihtilali ve bir Yunan bağımsızlığı olamazdı. Bu olay bize Rum milletinin neden kiliselerine bu kadar bağlı olduğunun nedenini gösterir. Bu kilise salt bir dinî kurum olmaktan fazla bir şeydir; çünkü o, her zaman Yunan ırkının gelenekleriyle, hayalleriyle ve özdeyişleriyle bir görülmüştür.”

 

Lozan’da Sonuç 

 

Zafer’in ardından 21 Kasım 1922’de Lozan Konferansı başladı. Konferansta azınlıklar ve patrikhane konusunda büyük tartışma yaşandı.

TBMM, Fener Patrikhanesi’nin kesinlikle İstanbul’dan çıkarılması ve Yunanistan’a nakledilmesi görüşündeydi. Atatürk, Lozan Konferansı sürerken, 25 Aralık 1922’de Çankaya’da, Le Journal muhabiri Paul Herriot’a verdiği beyanatta bunu açıkça belirtti: “…Lâkin bir fesad ve hıyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesad ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir?”

10 Ocak 1923’te Lozan’da İstanbul Rum Patrikhanesi’nin hukuki statüsünü belirleyen bir “sözlü senet” ya da bir prensip kararı alındı. Sözlü anlaşmaya göre, Patrikhane siyasetle uğraşmayacak, sadece din alanına giren işlere bakacak, Patrikhanenin gösterdiği adaylar içinden Türk hükümetince uygun bulunan kişi patrik seçilecek, seçilen kişinin dinî konuların dışında başka işlerle ilgilenip ilgilenmediğini Türk hükümeti denetleyecek.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla azınlıkların Türkiye Cumhuriyeti içindeki konumu belirlendi.

Batılı ülkelerin “Artık kesinlikle siyasetle uğraşmayacak; sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olan Rum ahalinin dinî (nikâh, boşanma, vaftiz vb.) vecibelerini yerine getirecek bir kurum olarak kalacaktır” güvencesiyle, Patrikhane’nin Türkiye topraklarında kalmasına razı olundu. Lozan Konferansı’nın 10 Ocak 1923 tarihli oturum tutanağına göre: “İsmet Paşa, Patrikliğin siyasal ya da yönetime ilişkin işlerle bundan böyle hiç uğraşmayacağı, yalnız salt din alanına giren işlerle yetineceği konusunda, Konferans önünde, Müttefik Temsilci Heyetlerinin ve Yunan Temsilci Heyetinin yapmış oldukları resmi konuşmaları ve verdikleri garantileri senet saymaktadır.”

Anlaşmanın hükümleri içinde patrikhanenin adı bile geçirilmedi, genel olarak ülkede bulunan azınlıkların dinî hakları ifadesi içinde değerlendirildi.

Fener Kilisesi’nin başına geçecek patriğin seçimi de İstanbul Valiliği’nin hazırladığı 6 Aralık 1923 tarih ve 1092 sayılı genelge ile belirlenmeye başladı:

“Türkiye dahilinde gerçekleştirilecek dinî ve ruhanî seçimlerde, katılacak adayların Türkiye vatandaşı ve seçim sırasında Türkiye dahilinde görevli olmaları gerekmektedir. Bu şartlar seçilecek kişi için de geçerlidir.”

Genelge, patriğin Türk vatandaşı olmasını ve Türkiye sınırları içinde görevli olmasını şart koşuyor.

 

Athenagoras Dönemi

 

Kuzey ve Güney Amerika Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu olan Athenagoras, Washington yönetiminin isteğiyle 1 Kasım 1948’de Türkiye’deki Rum Ortodoksların ruhani lideri seçildi. Athenagoras’ın gelebilmesi için ABD’ye mesafeli duran Patrik Maksimos V, istifa ettirildi.

Bu dönemde Sovyetler Birliği’nde ilginç gelişmeler oluyordu. Stalin, 1943’te 19 yıldır boş olan Moskova Patrikliği’ne Papaz Sergei’i getirmişti. İki yıl sonra Sergei’nin ölümünün ardından Stalin’in isteğiyle Aleksei Patrik oldu.

Rus Kilisesi heyetleri, Romanya ve Bulgaristan kiliselerini ziyaret ettiler. 1945’te İskenderiye Patriği, Moskova’yı ziyaret etti.

Stalin’in özellikle Balkanlar ile Msır, Suriye, Lübnan ve Filistin’deki Ortodokslara yönelik bu çıkışına, ABD İstanbul’a, “ekümenik patrikliğe” el atarak yanıt verdi.

Stalin’in girişimleri sırasında İstanbul’da Venyamin I’in yerine Maksimos seçilince, ABD harekete geçti. Maksimos, ABD’nin planlarına uygun bir patrik değildi. Bunun üzerine Athenagoras getirildi.

Athenagoras, patrik seçildikten sonra, 1949 yılı Ocak ayı başında New York’tan İstanbul’a doğru yola çıktı

Athenagoras 26 Ocak 1949’da, ABD Başkanı Truman’ın kendisine tahsis ettiği özel bir askerî uçakla ve Truman’ın, İsmet İnönü’ye özel mektubunu getirdi. İstanbul’a ayak basar basmaz “Truman’ın bahçesinden kopardığı çiçekleri” Taksim Anıtı’na koydu. Albay Mara, “Athenagoras’ın Türkiye-ABD ilişkilerinin gelişmesine büyük hizmeti dokunacağını” öne sürdü.

Athenagoras, 28 Ocak 1949’da Fener Rum Patrikhanesi’nde düzenlenen törenle patrik oldu.

Athenagoras, 4 Şubat 1949’da hükümetin kendisine tahsis ettiği özel vagonla İstanbul Milletvekili Ahiya Moshos, Kadıköy Metropoliti, Sen Sinod Sekreteri, Konya ve Bozcaada metropolitleriyle birlikte Ankara’ya gitti. 5 Şubat’ta İnönü tarafından kabul edildi ve kendisine Truman’ın mektubunu verdi.

Athenagoras, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilen ilk patrik oldu.

Ancak Athenagoras ABD vatandaşıydı. Patrik olacak kişinin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olması zorunluydu. Bu “sorunun” nasıl çözüldüğünü eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında şöyle anlatıyor:

“Emniyet Genel Müdürlüğü’nde Siyasi Daire’nin başkanlığını yapıyordum. Genel Müdür çağırdı: ‘Dışişleri’ne gideceksin, Genel Sekreter’i göreceksin. Sana bir şey söyleyecek. Dediğini yapacaksın. İçişleri Bakanı’nın emridir’ dedi.

“Acaba ne söyleyecek, diye sordum.

“Vekil bu kadar söyledi. Ne diyeceğini ben de bilmiyorum’ dedi.

“Anladım ki, ya söylemek istemiyor ya da sahiden bilmiyor. Önemli bir olay karşısındayız. Gittim, Genel Sekreteri gördüm.

“New York metropoliti Athenagoras için bir nüfus kâğıdına ihtiyaç oldu. Ayrıntılı ismi, ana-baba adı bu kâğıtta yazılı, temini rica ederim’ dedi.

“Nerede doğmuş, Türk soyundan mı, dedim.

“Oralarını bilmiyorum. Nüfus kâğıdı lazım!’ diye cevapladı.

“Doğumu Türk uyruklu değilse nasıl olacak? Türkçe biliyor mu? Diye sordum.

“Nasıl olacak diye uzun boylu tereddüt etmeye mahal yok. Sayın Reisicumhurumuz ilgililere bunun olacağına dair söz vermiş. İş olup bitti haline gelmiş. Olacak, olmayacak mı? Diye düşünmek gerilerde kaldı. Nasıl olacak ona bakmalı. Bunun için rica ediyorum’ dedi.

“Bir şey daha öğreniyordum. Olupbitti haline gelmiş işlerde önem, yapılacak yapılmayacak mı değil, nasıl yapılacağında toplanıyordu. Tartışmak işe yaramıyordu. Geride kalmıştı.

“Döndüm. Durumu Genel Müdür’e anlattım. İş anlaşıldı. Athenagoras Fener Kilisesi’ne Patrik olacaktı. Bu Amerikan seçimlerine yarayacaktı. Fatih Fermanları’na göre Patrik, Türk uyruklular arasından seçiliyordu. Nüfus kâğıdı bunun için lazımdı. Vaktiyle Yunanlıların doğdukları topraklar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeydi. Fakat kişilerin doğduğu ve nüfusa kayıtlı olduğu yeri resmen ispat etmek zordur. Verilen söz de bu cihetin mutlaka temin edileceğine dairdi. İşin siyasi ve gizli yönü buradaydı. Beni Nüfus Genel Müdürü’ne gönderdiler. Durumu anlattım. Athenagoras Yanya’lı yapıldı. Nüfus kâğıtlarının yandığına ait işlem tamamlandı. Yeni bir kimlik düzenlendi. Adam da böylece Patrik seçildi.”

Çağlayangil’in anıları yayımlanana kadar, Athenagoras’ın nasıl Türk vatandaşı yapıldığı kamuoyundan gizlendi.

Athenagoras’ın Yanya’lı “yapılması” ise bir başka tesadüf. Yanya (İoamima), meşhur Mora İsyanı’nın yayıldığı yer.

Atatürk döneminde 7 olan metropolit sayısı, Athenagoras’la 20’ye çıktı. Heybeliada Ruhban Okulu, teoloji fakültesi seviyesine çıkarıldı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 8 Aralık 1950 tarihinde 927601 sayılı emri ile, Ruhban Okulu’nun “yüksekokul” haline getirildiği ve “yabancı öğrenci alabileceği” karara bağlandı. Oysa, Heybeliada Ruhban Okulu’nun, casusluk ve diğer yıkıcı faaliyetleri nedeniyle 1939’da yabancı öğrenci alması yasaklanmıştı.

 1947 başlarında Ruhban okulu için Patrikhane adına tapu çıkarıldı. Athenagoras’ın Patrik olduğu 1949’da okuldaki öğretmenler, Türk vatandaşı olan 16 öğrenciye ders veriyorlardı. İstanbul’daki erkek çocukların öğrenim gördüğü Rum liselerinde o tarihlerde 2500 civarında öğrenci bulunmasına rağmen, Rum aileler çocuklarını papaz okuluna göndermek istemiyordu. Athenagoras, Yunan uyruklu öğrencilere “öğrencilikleri süresince” Türkiye’de oturma izni aldı. Okuldan mezun olan öğrencileri de Patrikhane’de “stajyer” adı altında görevlendirmeye başladı.

Nisan 1955’te Kıbrıs’ta EOKA terör örgütü eylemlere başlayınca, özellikle 1957’den sonra Türk-Yunan ilişkileri bozuldu. Başpiskopos Makarios’un Kıbrıs’ta giriştiği Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi) kalkışmasıyla, 1964’te “yabancı öğrenci”, “stajyer” uygulaması tamamen kaldırıldı.

Kısacası Atatürk’ün ölümünden sonra Patrikhane’nin önündeki engeller İnönü döneminde kaldırılmaya başlandı, bu tutum Menderes yönetimiyle devam etti.

 

ABD Planı Özal’la Yürürlüğe Girdi  

 

 ABD tarafından İstanbul’un surlar içinde kalan bölümünü Bizans’ın başkenti Konstantinapol, Fener Kilisesi’ni de özerk hale getirme planı defalarca Türkiye’ye dayatıldı.

Athenagoras’ın ardından Patrik olan Dimitrios’un  döneminde, 1978, 1979 ve 1985 yıllarında Patrikhane’nin “onarım-tadilat” adı altındaki istekleri hep Ankara’dan döndü.

“Tamirat”ın gerekçesi 1941’de çıkan yangındı. Yangında Patrikhane’nin ahşap kısmı yanmıştı. Ancak yaptığı başvurularda, “onarım”, hep “Genişleme eğilimi gösteriyor”du.

 Dimitrios, karşısına çıkan engeli ABD’yi harekete geçirerek aşmaya çalıştı.

Amerika Rum Ortodoks Kilisesi’nin Başpiskoposu Yakovas (Dimitrios Kukuzis), Beyaz Saray’da öyle etkiliydi ki, Fener Patrikhanesi’nin “onarımı” için eski ABD başkanlarından Jimmy Carter bile bu yüzden “lobi faaliyetine” girişti.

1986’dan itibaren Patrikhane’nin önü açılmaya başlandı. 1956 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılan Yakovas’ın girişimleriyle Patrikhane isteklerini elde etti. Yakovas, Başbakan Turgut Özal’ın ABD ziyaretinde eski CIA başkanı ve dönemin ABD Başkanı (Baba) Bush’la birlikte onunla görüştü.

Özal, azınlık mallarının alınıp satılmasına ve azınlıkların mal alıp satmasına izin verdi. Patrikhane’nin onarım isteklerine de onay verildi.

Yakovas ABD’de Türkiye düşmanı lobi kurup, yıllarca her fırsatta Türkiye ve Türk düşmanlığı yaptı. 12 Eylül’den sonra Turgut Özal Başbakan olunca birdenbire Türkiye’ye “dost” oluverdi. Yakovas, Amerika’da Mora İsyanı’nın yıldönümünü kutlama törenleri tertipliyor, “Ben bir Türkiye düşmanıyım ve Türklerden nefret ederim” diyordu.

Başbakan Turgut Özal’ın, Yakovas’ı Harbiye Orduevi’nde ağırlaması askerî çevrelerde büyük tepkiye neden oldu.

Emekli Korgeneral Faruk Güventürk, “Başbakan Özal, kendisine ve yâranına ayırdığı Harbiye Orduevi’nin 3. katında Türk düşmanı Yakovas’ı dahi misafir etti. Bu hepimizin yüreğine acı olarak oturmuştur” dedi.

Özal’ın, Cumhurbaşkanı olduğunda kabul ettiği ilk din görevlisi, Dimitrios oldu. Dimitrios, görüşmede, Özal’a Patrikhane’nin “onarımı” için gösterdiği yardıma teşekkür etti. Yakovas’ın girişimleriyle, 1941 yılında yanarak hasar gören patrikhanenin onarımı için 51 yıl sonra verilen ruhsatla 3 bin 700 metrekare sahaya muazzam bir site yapıldı.

 

Değişmeyen Hedefler

 

Dimitrios, 4 Ekim 1991’de öldü. Cenazeye Yunanistan devletinin çok sayıda üst düzey yöneticisi katıldı. Yerine Kadıköy Metropoliti Dimitri Arhondoni (Bartholomeos) seçtirildi.

Seçilmeden önce Yunanistan, Türkiye’den “Patrik seçilecek kişinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şartının kaldırılmasını” istedi.

Bartholomeos patrik seçiminde Turgut Özal’ın kendisine yardım ettiğini açıkladı: “91’de Mesut Yılmaz ve vekâleten hükümetin başındaydı. İlk kez bir listemiz hiçbir isim silinmeden geri döndü. Cumhurbaşkanı da Turgut Özal idi. Hatta daha sonra kendisine teşekküre gittim. Bana ‘Bırakın Rum vatandaşlarımızı kendi inançlarına göre patriklerini seçsinler diye ben talimat verdim’ dedi.”

Türk istihbarat birimleri ise, “Bartholomeos’un seçilmesinin devlet güvenliği için oluşturacağı tehditleri dönemin Cumhurbaşkanı Özal’a bir rapor halinde sundu. Özal, rapora rağmen Bartholomeos’un seçilmesi için özel çaba gösterdi.”

            Bartholomeos, 22 Ekim 1991’de 270. Patrik olarak seçildi, 2 Kasım 1991’de göreve başladı. Seçildiği günden bugüne kadar değişmeyen hedefler için çalıştı:

1. Ekümenik unvanını ABD ve Batı’nın baskısıyla Türkiye’ye kabul ettirmek. Lozan’a göre “Azınlık Kilisesi”nin dinî makamı olan Patrikhane’yi Türk devletinden bağımsız, özerk, evrensel bir dinî makam, bir anlamda Ortodoksların Vatikan’ı gibi yapmak.

2. Heybeliada Ruhban Okulu’nun Milli Eğitim’den bağımsız, Patrikhane’ye bağlı özel bir okul olarak eğitim yapmasını sağlamak. Okula yabancı öğrenci almak, yetiştirmek ve bu öğrencileri ABD’nin emrinde, Rusya başta olmak üzere Balkanlar’da görevlendirmek. Rum Ortodoks cemaatin yaşamadığı Anadolu’da metropolit sayısını artırarak, Ruhban Okulu sayesinde oradaki kadro sorununu çözmek. Uzun vadede okulu, Aynaroz gibi yarı otonom bir hale getirmek.

3. Ayasofya’nın tekrar kilise haline getirilerek, ibadete açılması.

4. “Patrik” seçiminde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak zorunluluğunu kaldırtmak.

5. Atatürk döneminde 1935’te çıkarılan ve azınlıkların mülk edinmelerini engelleyen ve “1936 Beyannameleri” diye anılan Azınlık Vakıfları Yasası’nda gerekli düzenlemeleri yaptırmak.

6. İstanbul sur içinin Patrikhane’ye devri.

7. 1923’ten sonra mübadele edilen Rum Ortodoksların yeniden Anadolu’ya yerleştirilmesi.

           

            Patrik Bartholomeos, istekleri geciktirildiğinde başta ABD Başkanı (Oğul) Bush olmak üzere İngiltere ve diğer Avrupa devlet başkanlarına, AB’ye Türkiye’yi şikâyet etti. Yaptığı faaliyetlerle Lozan’ı ve Türkiye yönetimini tanımadığını defalarca ilan etti. Örneğin bir yabancı devletle, İran’la anlaşma imzaladı. Bartholomeos, bu anlaşmayı hangi yetkiyle ve kimin adına imzaladı?

            Bilinmiyor.

            “Türkiye’nin AB üyeliği buna imkân verirse Hıristiyanlar yeniden Anadolu’ya yerleşebilir” dedi. Böylece Anadolu’da yeniden kiliselerini açacaklarmış. Kimse bu demecinin hesabını sormadı.

            Patriğin ve Patrikhane Sen Sinod (Kutsal Meclis) üyelerinin Türk vatandaşı olması şart. Ancak Bartholomeos, AKP döneminde, Cumhuriyet tarihinde ilk kez 6 yabancıyı Sen Sinod üyesi yaptı. AKP yönetimi uygulamanın suç olduğunu bildiği halde müdahale etmedi. İlerde bu 6 yabancıdan birini Patrik seçmeye kalkarlarsa, AKP hükümeti daha da büyük vebal altında kalacak. 

            AKP, sözde “ekümenikliği” tanımıyor, ancak fiili olarak Bartholomeos’un “ekümenikliğinin” önünü açıyor. Lozan’a göre patrik sadece İstanbul ile Gökçeada ve Bozcaada’daki Rum kökenli vatandaşlarımızın dini vecibelerini yerine getirmekle yükümlü ise, nasıl bugün dünyanın dört bir yanındaki kiliseleri kendisine bağlıyor, yabancı ülkelerde temsilcilikler açıyor, yabancı ülke vatandaşı papazları yargılıyor, mahkum ediyor? AKP bunlara ses çıkarmadığına göre, Bartholomeos’un “Cihan Patriği” olduğunu kabul ediyor.

            Rahmi Koç’un “Türk dostu” dediği Bartholomeos, son olarak bir yetimhaneyle ilgili olarak Türkiye’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) dava açtı.

            Aslında bütün bunlar ABD ve AB’nin her istediğini yapmanın doğal sonuçları. AKP, AB istedi diye Azınlık Tal’i Komisyonunu lağvetti. AKP’nin kurduğu yeni komisyonda Genelkurmay, MGK ve MİT Temsilcisi yer almıyor.

Bartholomeos’un “suç dosyası”, hükümetin tavizleri  ve acziyeti, Jeopolitik’in boyutlarını aşar.

Kısacası, Özal’dan itibaren hemen bütün hükümetler Bartholomeos’un önündeki engelleri birer birer kaldırdılar, yaptıklarına göz yumdular. Kamuoyunu etkilemek için birkaç karşı demeç vermek dışında meselenin esasına ilişkin tek adım atmadılar.

Bartholomeos yıllardır işini yapıyor, sorun Ankara’da.