İstihbarat16 Haziran 2006 00:00

Sakık Bu Yalanları Neden Şimdi Söylüyor? - Uğur Yıldırım

Terör örgütünün eski şeflerinden Şemdin Sakık, cezaevinden avukatı aracılığıyla bir açıklama yaptı. Sakık’ın avukatlarıyla görüşen gazetecinin röportajı, Pazar günü (11 Haziran) Zaman gazetesinde yayımlandı.  Görüşmenin ana konusu 1998’deki “andıç” olayı gibi görünse de, gazetede öne çıkarılan esas mesaj, Sakık’ın 3 iddiası.Daha doğrusu 3 yalanı.Sakık’ın avukatı Vedat Erten’in konuyla ilgili söyledikleri ve gazetecinin soruları şöyle: “Casa uçağının Malatya’da düşmesinden sonraki ilk görüşmemizde, ‘Beni getirenleri götürdüler. Beni Irak’tan Türkiye’ye getirenler bu uçaktaydı. Ve içlerinde Yeşil de vardı’ dedi bana. Ondan nasıl haberdar olabiliyor? O tabii cezaevinde kaldığı dönemde sadece avukatla görüşmüyor. Cezaevi müdürüyle, cezaevi güvenliğiyle ve dışarıdan gelen bazı subaylarla da görüştüğünü bana söylüyordu. Özellikle o olağanüstü uygulamanın olduğu dönemde subaylarla çok sıkı bir görüşme trafiği yaşıyorlardı. Casa uçağı ne zaman düşmüştü? cialis walgreen coupon site cialis coupon

16 Mayıs 2001’de Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı Hava Grubu’na ait Casa tipi bir askerî uçak Malatya’da düştü. Özel Kuvvetler’den 1 binbaşı, 3 yüzbaşı, 3 üsteğmen, 16 astsubay, 1 uzman çavuş ve 10 er şehit oldu. Uçak Diyarbakır’dan kalkmıştı, Malatya’ya gidiyordu. Gerçi o dönem ölenlerin isimleri yayınlandı. İçlerinde tanıdık isim yoktu. O dışarıdan haber aldığını, olayın kaza olmadığını söyledi. Ben dedim ki: ‘Yeşil var mıydı gerçekten?’ Dedi ki: ‘Yeşil kesin vardı. Sen öyle bil.’ Fakat isimlere bakınca Mahmut Yıldırım ya da Yeşil’in bilinen diğer adları yoktu. Bunu sorunca dedi ki: ‘Sorma. Ben biliyorum, bana bilgi geldi. Bir ekip işi bu ve tasfiye edildiler.’ Şemdin Sakık’a göre güvenlik birimleri içerisinde tasfiyeci hareketler var. Birinin işi bitince diğeri onu tasfiye ediyor. Böyle düşünüyordu. “

***

Sakık’ın 3 büyük yalanı, maalesef Türk Ordusu’nun hedef alındığı bu kiritik dönemde, büyütülerek, en küçük bir sorgulamaya tabi tutulmadan yayımlandı.

Birinci yalan, Sakık’ı getirenlerin öldürüldüğü.

Doğrusu şudur: Sakık’ı getirenler son derece sıhhattedir, huzur içinde yaşamlarını sürdürmekte, işlerini yapmaktadırlar.

Bunu öğrenmek gazeteci için son derece basittir. İki telefon etmek yeterlidir.

***

İkincisi, Yeşil’in öldüğü yalanı.

Fazla söze gerek yok.

Buna kediler bile güler.

***

Üçüncüsü ise bütün sınıflardan ve en seçkin unsurlardan oluşan 34 askeri taşıyan CASA uçağını Türk devletinin düşürdüğü yalanı. En vahim olanı da bu. Güya, Sakık’ı getirenlerin işi bitmiş, devlet de onları tasfiye etmiş!

Üstelik bunu Türk subayları Sakık’a söylemiş!

Gazete de Sakık’ın avukatının bu yalanını aynen yayımlamış.

Pes doğrusu.

***

Sakık, kendi durumunda olan birçokları gibi şu anda narsizmin zirvesinde olabilir.

Hiç öyle olmadığı halde, dünyada, Türkiye’de olup biten her gelişmeyi kendisiyle ilgili de sanabilir.

Aşırı biçimde kendini önemseyebilir ve önemsetmeye de çalışabilir.

Ama bunun hiçbir kıymeti yok.

Sakık bir itirafçı terörist.

Hepsi bu.

***

Esasen Sakık neden bu dönemde bu yalanları söylüyor?

Neden Türk Ordusu’na 5 yıl önceki olayla ilgili alçakça iftira ediyor?

***

CASA uçağının düşmediği, düşürüldüğü doğrudur.

Uçak Diyarbakır’dan kalkmıştı bu da doğru.

Ama Diyarbakır’a Bodrum’dan gitmemişti!

Uçak, içindeki personelle Kuzey Irak’tan Diyarbakır’a gelmişti. Keşke gazeteci, bu kritik bilgiyi de röportajına yazsaydı.

Bu satırların yazarı, olaydan sonra 5 bin saat civarındaki uçuş tecrübesiyle, Hava Kuvvetleri’nde “çift köprülü bröve” takan az sayıda subaydan biriyle, “pilotların pilotu” olarak anılan ilk jet uçuş öğretmenlerinden emekli Hava Pilot Tümgeneral Arslan Öner’le röportaj yapmıştı.

Herkesin röportaj teklifini reddedip bizi kabul etme nezaketi gösteren rahmetli general Öner’i saygıyla anıyorum.

Öner, şöyle demişti: “Eldeki verilere göre, uçağın kumanda sistemine sabotaj yapılmış!

Gabre’de kumandaya müdahale var. Hiçbir pilot bunu engelleyemez. Bakınız, gabre değil de olay pikede olsa uçağı indirebilirsiniz. Güzel, yumuşak bir tarla olsa, bu kadar insan ölmez. Birkaç kişi ölür. Tabii uçak parçalanır, kuyruk, kanat gider ama personelin çoğunu kurtarırsınız. Gabre’de ise sürat sıfıra iner, en tehlikelisi budur. Adam gabre kumandasını bozdu. Motorlar çalışsa dahi, kumandanın gabre’sini bozdun mu, tayyare olduğu gibi ya sağa, ya sola yıkılır ve dimdik aşağı iner ve virile girer. Pilot bu anda şaşırdı, kaldı. Tayyareye hakim olmak istiyor, gabre’den kurtarmak istiyor, yere çakıldı. Bu yüzden konuşma yok. Adam öyle sabotaj yapmış ki, bu uçağın uçmasına kati olarak mani olmaktır. Eskiler ‘pertevtez’ derler. Benim kaanatim budur.

Konuyu şöyle ele alalım; biraz politik, biraz teknik, biraz ticari. Şimdi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını Barzani istiyor. Talabani istiyor. Sonra bizim büyük dostumuz Amerika istiyor. Tabii, Amerika neyi istiyor o ayrı konu. Türkiye, ‘Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti harp halidir’ dedi. Bir devletin kurulması yekten muhteşem bir tablo değildir. Bu bir nüvedir. Bu kuvvetli destek altında Türkiye’ye, Irak’a, İran’a, Suriye’ye sirayet eder, dört devlet parçalanır, büyük bir Kürt devleti kurulur.”

***

Uzatmayalım, Öner, sabotajdan ABD’yi sorumlu tutuyordu.  

Öner’in açıklamalarına ne bir tekzip geldi, ne de bir dava açıldı.

Dahası CASA uçağının düşmesiyle ilgili yapılan resmi açıklamada da, “Olay kazadır” denmedi. Gözlerden kaçmış olabilir ama benzerleri düşünüldüğünde bu açıklama ilktir.

Tekrar vurguluyorum, Genelkurmay’ın o dönem konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “kazadır” denmedi.

İkincisi, Türkiye CASA uçaklarını her türlü saboteye rağmen üretti ve kullanmaya devam etti.

Üçüncüsü uçağın düştüğü Malatya’da, şehitlerin anısına bir yer yapıldı. Açılışını Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan yapmıştı.

Hani geçen yıl Ankara`da bir törende herkesin önünde Amerikan Maslahatgüzârı Nancy McEldowney’i uyararak, “Türk devletini kurana Türk halkı denir. Türkiye halkı diye bir şey yok, tek halk var, Türk halkıdır” diye çıkışan  (11 Eylül 2005) Abdullah Kılıçarslan. 

Herhalde muhatabı bu mesajları almıştır.

***

İtirafçı Sakık, ille de anlatmak istiyorsa, anlatsın.

Örneğin Amerikan Delta Force’unun (Özel Kuvvetler) PKK’ya verdiği Stinger’ları anlatsın. Füze rampalarının Siyahkaya Dağ Taburu’nun karşı yakasında yer alan eski Barzani karakolunun 4 km. aşağısına nasıl yerleştirildiğini anlatsın.

1997’de özel harpçi Yunan Amirali Naksakis’in yetiştirmesi teröristlerin yaptıkları eylemleri anlatsın.

Amerikalı parlamenter Porter’ın eşinin Öcalan’la buluşmasını anlatsın.

Adana’nın İncirlik bölgesindeki arkadaşlarını anlatsın.

Albay Dick Naab’la PKK üst yönetiminin nasıl haberleştiklerini anlatsın.

PKK’nın Kuzey Amerika sorumlusunun doğrudan CIA’nın kefil olmasıyla mahkemede nasıl serbest kaldığını anlatsın.

Sünnetsiz PKK’lı “imam”ı anlatsın.

Kesire Öcalan’ı neden MOSSAD’ın koruduğunu anlatsın.

Onlarca Mehmetçiğin şu anda protez takmasına neden olan İtalyan topuk mayınlarını nasıl temin ettiklerini, TSK’nın Kuzey Irak’a çıkış hattına kimlerin verdiği eğitimle döşediklerini anlatsın.

Kanser olan kadın teröristleri Türkiye’ye gönderip nasıl canlı bomba yaptıklarını anlatsın.

Güney Kıbrıs’ta nasıl örgütlendiklerini, Rum Milli Muhafız Ordusu’nun PKK’lıları nasıl eğittiğini, orada kurdukları şirketleri anlatsın.

Medyada röportaj yapılıp boy boy resimleri yayımlanıp reklamı yapılan “Cemal” kod adlı Murat Karayılan’ın, Türk Ordusu’nun komuta kademesinin öldürülmesi için (zehirli kahve olayı) nasıl talimat verdiğini, kendisinin de hangi merkezden talimat aldığını anlatsın.

PKK içindekilerin bile geçmişini bilmediği, sadece “sınırda eski bir kaçakçı” olarak tanıdıkları Karayılan’ın geçmişini de, -eğer biliyorsa- anlatsın.

PKK’nın Washington şubesi AKIN’ın (American Kurdish Information Network), Ermeni-Rum lobileriyle birlikte Türk Ordusu’na karşı yürüttükleri “ortak” kampanyaları da anlatsın.  

***

Sakık’ın avukatları bu ve benzeri konuları da kendisine sorup kamuoyuna açıklarlar mı?