Büyük Birader ya da küresel medya - Resul Serdar Ataş
Kendi coğrafyasında Batılı değerler tarafından şekillenmiş topluluklar, önce aidiyet duygularını kaybetmekte, sonra da ne Batılı, ne de Doğulu olmayı başaramamış, kimlik bölünmeleri yaşayan köksüz birey ve toplumlar doğmaktadır ki, bunun sonucunda da yönlendirilmeye ve yönetilmeye hazır kitleler oluşmaktadır. Batının üreteceği somut ve soyut her şeyi dünden tüketmeye hazır, mideleri beyinlerinden büyük, çarpık, ne olduğu belli olmayan, kimliksiz kitleler... George Orwell, Yıl 1984 adlı kitabında, dünyayı kaba hatlarıyla üç ana bloğa bölerek, her blok içinde yer alan halklar için de kapalı, yalıtılmış ve diğer bloklardan habersiz yaşam alanları oluşturur. Bu blokların yönetim erkleri; her şehre, mahalleye, caddeye, eve ve hatta her odaya anında bağlanabilen, bu yerlere kesintisiz yayın yapabilen ve aynı zamanda tüm bu yerlerde hâlihazırda meydana gelen her vakayı da anında gözlemleyebilen merkezi bir sistemle bu yerleri kontrol eder. Bu devasa sistemin adı ‘Büyük Birader’dir. (Big Brother.)acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadaescitalopram i alkohol go escitalopram i alkoholbuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plusdiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cardskamagra kamagra 100mg kamagra gel
“Big Brother her yerde! Big Brother seni görüyor! Big Brother’dan bir şey saklayamazsın!” Böylece bu bloklarda yaşayan halklar yüksek oranda terörize edilerek, amansız bir korkunun kıskacında felç edilir. Yaşam alanlarındaki insanlar her eylemlerinden, hatta düşüncelerinden bile Big Brother’ın mutlaka haberdar olduğunu düşünürler ve bu amansız korkuyla itaat robotlarına dönüşürler. Hükümetler de, anında her yere ulaşabilen bu devasa sistemle güçlü bir propaganda yürütürler. Diğer bloklardaki yaşamdan habersiz olan insanlar, kendi blokları dışındaki herkesi ve her şeyi kendilerine düşman olarak görürler. Çünkü tüm sistem bu yönde haber yapmaktadır. Bu sistemin başlıca propagandası şu şekilde özetlenebilir: “Diğer bloklarla sürekli bir savaş halindeyiz. Çünkü diğer bloklar, kendi aralarında işbirliği içerisindedir ve fırsat bulduklarında, bizim diğer bloklardan daha güvenilir ve daha mutlu bloğumuzun tüm dengelerini altüst edeceklerdir. Bu nedenle de her yurttaş, kendi bloğu için canla başla çalışarak ve diğer bloklara amansız bir kin besleyerek, ancak bu mutlu yaşamını devam ettirebilir.”
Söz konusu bloğun adı ‘Okyanusya’dır. Yoğun propagandalar altında sersemletilmiş, hastalık derecesinde politize edilmiş Okyanusyalılar, bir zamanlar Romalıların Latince bilmeyen her kavmi “barbar” olarak tanımlaması gibi, kendilerinden olmayan her şeyi ve herkesi kesin hatlarıyla “düşman” olarak görme histerisine yakalanmıştır.
Haber akışını Batılılar kontrol ediyor
Günümüzde, haber akışını sağlayan ajanslara bakıldığında, ulusal yayınlarda düşük düzeyde olsa da, uluslararası düzeyde haber tekeli başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin elinde bulunmaktadır. Dünyadaki haber dolaşımı büyük ölçüde Amerikan AP, UPI, İngiliz Reuters, Fransız AFP ya da Rusya’nın TASS ajansı tarafından yürütülüyor. Görüntülü uluslararası habercilikte ise CNN, İngiliz ITN ve Reuters motor rolü üstlenmiş durumda. Dünyadaki kitle iletişim araçlarının dış haberlerin yüzde 80’ni bu ajanslardan alması gerçeği, dünyanın bilgilenme kaynağı hakkında çok çarpıcı bir vakayı ortaya koyuyor aslında. Yani Üçüncü Dünya Ülkeleri dünya haberlerini ancak başka ülkelerin gözü ve tercihi ile izleyebiliyor. Şu gerçeği de kabul etmek zorundayız ki; haberin şekillenmesinde birkaç unsur ciddi anlamda etkilidir. Bu etkenlerin başında, haberi izleyen muhabirin bakış açısı ve hassasiyetleri gelir. Muhabirler haberi hazırlarken, bir yandan kendi ülkesindeki kamuoyunun beklentilerini, görev yaptığı ülke ve bölgenin gerçeklerini ya da yöneticilerinin tutumlarını dikkate alıyorlar. Haberin hedef kitlesi olan kamuoyunun beklentileri ile görev yaptığı bölgenin gerçekleri çatıştığında, muhabirin ne kadar tarafsız kalabileceği elbet tartışma konusudur. Demek istediğim şey, kaynak olarak kullandığımız bu ajanslar, kendi ülkeleriyle ya da kendi ülkelerinin müttefikleriyle ilgili olayları haberleştirirken, çoğunlukla taraflı davranıyorlar. Haber ajanslarını tekellerinde toplayan tüm ülkelerin Batılı ülkeler olması, özellikle İslam ülkelerinin dünyadaki sorunlu imajının da gerekçesi sayılabilir. Düşünün ki, İslam ülkelerinde cereyan eden çok önemli meseleleri, savaşları, ekonomik gidişatı, velhasıl irili ufaklı her tür gelişmeyi Batılılardan öğrenmek zorundayız. İşte tam da bu noktada çok yakıcı bir gerçek ortaya çıkıyor: O gerçek de, ailemiz hakkında, başkalarınca bilgilendirildiğimiz gerçeğidir. Bu durum aslında günümüzde İslam ülkelerinin niçin ciddi bir birliktelik kuramadıklarını; bırakın birlik kurmayı, çok basit meselelerde bile bir müşterek görüş ve ortak refleks geliştiremediklerini açıklıyor. Bunun yanı sıra, herhangi bir Müslüman ülkedeki bir halkın bir başka Müslüman ülkenin halkı ile ilgili onca önyargıya ve yanlış kanıya sahip olmasının da altında maalesef yine aynı gerçek yatmaktadır.
Küresel medya aracılığıyla Kimliksiz kitlelere doğru...
Küresel medyanın yalnızca bilgilenme açısından dünyayı yönlendirmediğini de biliyoruz. Bu yanlış bilgilendirmenin doğal bir sonucu olarak, zihniyet, algılayış ve tasavvur dünyamız da ciddi anlamda Batılılaşmakta, kendi toplumuza, ümmetimize karşı yabancılaşmakta ve küresel bir Batı merkeziyetçi düşünce ve bilgi akışı dolayısıyla kendi toplumumuzun içindeyken, Batılı değerler içinde erimekteyiz. Yani Türkiye’de taşıdığın genler açısından bir Türk, İran’da genetik olarak bir Farisi, Suriye’de genetik olarak bir Arap ya da Orta Asya’da bir Kırgız olsan da, kimlik açısından Batılı değerlerle zihni ve algılayış dünyası şekillenmiş bir Avrupalı oluyorsun. Hatta daha da acı bir durum söz konusu: Kendi coğrafyasında Batılı değerler tarafından şekillenmiş topluluklar, önce aidiyet duygularını kaybetmekte, sonra da ne Batılı, ne de Doğulu olmayı başaramamış, kimlik bölünmeleri yaşayan köksüz birey ve toplumlar doğmaktadır ki, bunun sonucunda da yönlendirilmeye ve yönetilmeye hazır kitleler oluşmaktadır. Batının üreteceği somut ve soyut her şeyi dünden tüketmeye hazır, mideleri beyinlerinden büyük, çarpık, ne olduğu belli olmayan, kimliksiz kitleler...
Kelimelerle düşünüyoruz
Orwell’in felsefe tarihi açısından “İstenmeyen Ütopyalar” sınıfında yer alan kitabı Yıl 1984’te işlediği bir diğer çarpıcı konu ise, “dil” ve “düşünce” arasındaki enteresan ilişkidir. Söz konusu kitapta, halkların yalıtılmış yaşam alanlarında yaşamaya mahkûm edildiğini ve hayali savaşlarla, hayali düşmanlara karşı amansız bir savaş yürütüldüğünden bahsetmiştik. Bu yaşam alanlarında, halkı sisteme entegre etmenin, itaat robotlarına dönüştürmenin biricik yolu ise güçlü bir propaganda bombardımanıdır ki, söz konusu propaganda da medya vasıtasıyla gerçekleştirilir.
Egemenler ‘Dil’i kontrol ederek düşüncelere hükmediyor
Okyanusya’nın tüm haber yayını merkezi bir sistemle tek bir bürodan yapılır. Bu haber bürosu için, Okyanusya hükümetinin hazırlamış olduğu bir haber dili kitabı vardır ve gazeteciler hazırladıkları haberlerde söz konusu kitapta olmayan hiçbir sözcüğü kullanamazlar. Haber dili tamamen Okyanusya hükümetinin deklare ettiği kitaptaki sözcüklerle kurulmak zorundadır. Böylece Okyanusya hükümeti, dili kontrol altına alarak, düşünceyi de kontrol altına almış olur. Çünkü dil, düşüncenin akışını ve işlevini belirleyen ana unsurdur. Bizler kelimelerle düşünmek durumundayız ve kelimeler, aslında farkında olmadan düşüncelerimizin sınırlarını çizmiş olur. Bu nedenle kelime dağarcığı geniş olan toplumların tarih boyunca kültürel açıdan daha üretken oldukları gerçeği temellenmiş oluyor. Gerek günlük hayatta, gerekse ilmi çalışmalarda kullanılan dil ile düşünce’nin fonksiyonel gücü, çeşitliliği, çok boyutluluğu ve etkileyebilme kabiliyeti arasında yadsınamaz bir bağ vardır. Okyanusya hükümetinin hazırlamış olduğu haber kitabındaki kelimeler her baskıda giderek azaltılır.
Öyle ki söz konusu kitabın 10’uncu baskısında kitaptaki kelimelerin sayısı bırakın düşünme eylemini gerçekleştirmek için yeterli olmaya, biraz kompleks sayılabilecek ya da birden fazla anlamı verebilecek bir cümle kurmaya bile yetememektedir artık. Böylece Okyanusya hükümeti, Okyanusyalıların kelime dağarcıklarını sürekli olarak daraltarak onların muhalif düşünebilme yeteneklerini de köreltmenin yanı sıra, bedenlerini esir aldığı gibi beyinlerini de kontrol etmiş olur.
İdeolojik Devletler’in ortak yöntemi
Sözünü ettiğim yöntem, aslında özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra hemen hemen her İdeolojik Devlet’in başvurduğu bir yöntemdir. Sovyetler Birliği’nde, Çin’de, kısmen Amerika’da ve ülkemizde yapılan dil ve kültür devrimleri’nin bu yöntem ve hedef üzerine kurulu olduğunu söylemek abartılı olmaz. Halkların binlerce yıllık kültürel birikiminin temel taşıyıcı unsuru olan dilin budanarak Necip Fazıl’ın deyimiyle ‘bir kurbağa dili’ne dönüştürülmesi, bir yandan halkın düşünme kabiliyetinin çeşitliliğini azaltırken, bir yandan da tarihi ile olan bağını bir çırpıda kesiveriyor, ya da en azından asla tehlikeli olmayacak bir zayıflık düzeyine indirgiyor.
1984, bir Ütopya değil
Goerge Orwell’in 1952’de kaleme aldığı bu kitap, felsefe tarihi açısından bakıldığında ‘Ütopyalar’ sınıfında yer alsa da, aslında pratikte Orwell’in öngörüleri günümüz dünyasında bir somutluk arz etmektedir. Orwell’in kitabındaki Big Brother benzeri bir yapılanma bugün küresel güç odaklarının hizmetindedir ve yeryüzü halklarını devasa bir propaganda dalgasıyla bloklara ayırmakta, halkları başka halklara düşman etmekte ve hatta kendi adaletsiz sistemlerini bu yolla halklar nezdinde meşrulaştırmaktadır. “Dünyadaki büyük medya kuruluşlarının kahir ekseriyeti, ultra haber ajansları ve ‘strateji üretim merkezleri’ bugün hangi ülkelerde odaklanmaktadır, hangi yönde yayın yapmaktadır ve hangi sermayenin elindedir?”
Bu sorular, Orwell’in kitabında yer verdiği Big Brother varsayımıyla harmanlanarak cevaplandırılırsa, sanırım ‘Küresel medya’ kavramının da ana hatları, ne olduğu ve nasıl işlediği belirginleşecektir.