AB macerasının sonuna doğru... - Hasan Ünal
Öyle görünüyor ki, bu hafta sonunda yapılacak AB zirvesinden Türkiye için pek iyi şeyler çıkmayacak. AKP’nin dört elle tutunduğu AB macerası zaten epeydir iyi gitmiyordu. Gerçi, meseleye gerçekçi bir gözle bakanlar açısından ortada tam üyelik perspektifi diye bir şey hiçbir zaman oluşmamıştı. Ama müzakere/mütareke basın ve televizyonları AB süreci mazeretiyle Türkiye’yi ve Türkiye’deki devlet yapısını tasfiye etme çabalarına adeta alkış tutuyorlardı. Ama görünen o ki, artık mızrak çuvala sığmıyor. Müzakere/mütareke basın ve televizyonları bile AB işinin iyiye gitmediğini söylemek zorunda kalıyorlar. Bunlar zaten bir süredir hükümet eleştirisi yapmaya çalıştıkları için, AB konusunu da bu çerçevede ele alıyorlar. Söylemeye çalıştıkları da şu: AKP hükümeti belirli bir süredir AB sürecinden koptu; çünkü bu konudaki heyecanını kaybetti.acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadadiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisbuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plusabilify idippedut.dk abilify
Oysa durum öyle değil. AKP hiç bir zaman türban yasağının kaldırılmasını samimiyetle istemedi. Bu köşenin okuyucuları AKP hükümetinin AİHM’de türban yasağının devamı lehinde nasıl savunma yaptığını bilirler. Bu konuyu defalarca ele aldık. AKP gerçekten değiştiği; ama değişirken siyasi manada kimliksizleştiği için türban konusunu savunamadı. Sadece yasağın devamından siyasi rant elde etmeye çalıştı; ancak, öyle bir noktaya gelindi ki, artık muhafazakar/islamcı çevrelerin AKP’nin bu iki yüzlü davranışına inanmaları söz konusu değil.
Esas mesele müzakere/mütareke basınının bile AB’de işlerin iyi gitmediği yönünde yazmak zorunda kalması. Mesele özetle şu: AB tarafı 3 Ekim günü saatleri durdurmak pahasına Müzakere Çerçeve Belgesi’ni imzalamıştı; ancak bu belge Türkiye’nin AB ile müzakerelerinin nasıl yürüteceğinin değil, nasıl yürütemeyeceğinin belgesiydi. 17 Aralık kararlarında zaten varolan içi boş özel statü teklifi bu belgede tekrarlanıyor; hatta perçinleniyor ve ilave taleplerle pekiştiriliyordu.
3 Ekim Müzakere Çerçeve Belgesi içi boş bir özel statü sunarken, Türkiye’den Kıbrıs, Ege, Ermeni soykırımı iddialarının tanınması, Fırat-Dicle sularının yönetimi gibi dış politika konularında ve Türkiye’nin bir etnik cehenneme döndürülmesine ilişkin ağır talepler içermekteydi. AKP’nin Kıbrıs konusunda ver-kurtulcu tavrına karşı da AB tarafı yeni setler örmüş ve Türkiye’nin limanlarını ve havaalanlarını Rumlara açması Ankara’nın AB’ye karşı yüklendiği tek taraflı bir yükümlülük haline getirilmişti.
Bu arada Papadopoulos’un bütün tezlerini kabul eden AB, Müzakere Çerçeve Belgesi’ne eklenen hazmetme kriterini de gündelik kullanım unsuru yaptı. Bu şartlarda ortalama düzeyde meseleyi takip edenler açısından bile Türkiye’nin AB macerası bitmişti. Şimdi AB kendi iki yüzlü tavrının sonucunda oluşan ama AKP’nin tam teslimiyetçi bir politika ile dört elle sarıldığı bu AB macerasının bütün sonuçlarını AKP’ye suç ve sorumluluk yazarak geçiştirmeye çalışıyor.
AKP gerekli, reformları yapmamışmış... Yabancı vakıfların mal edinmesi ve eskiden kendisine ait olduğunu iddia ettiği mülkleri geri alabilmesiyle ilgili düzenlemeleri Meclis’ten çıkarmamışmış... Rumlara Türkiye’nin liman ve havaalanlarını açmamışmış. Ayrıca ordunun siyasi otoritenin kontrolüne alınması konusunda gerekli adımları atmamışmış. Tabii, başka konular da yok değil. Örneğin Van savcısının meslekten ihracı. Savcı rektörü tutukladığı zaman aynı AB, bu defa da Türkiye’de laikliğin zedelenmesinden endişe ettiğini açıklamıştı. Kısacası bırakın AKP’yi, en akıllı hükümet ağzıyla kuş tutsa, bu AB işi Türkiye için olmaz. AKP ise üniversite üçüncü sınıf öğrencisi bilgisiyle ve teslimiyetçi bir mantıkla giriştiği bu AB tünelinin içinde yok olabilir...