Siyaset14 Eylül 2004 00:00

Hangi Asker? - Hüseyin Mümtaz

Bu gün sizlere ülkenin amigo değil, felsefî derinliği olan düşünce adamlarının, konuya ‘’damardan giren’’ yazılarından bir takım alıntıları alt alta sunacağım. İçinde bulunulan ve herkesin kendine göre bir çıkış noktası aramakta olduğu ortamda iyi bir fikir jimnastiği olacağını düşünüyorum.cialis coupons printable link discount prescription drug cardcialis manufacturer coupon open drug coupon card

Bu gün sizlere ülkenin amigo değil, felsefî derinliği olan düşünce adamlarının, konuya ‘’damardan giren’’ yazılarından bir takım alıntıları alt alta sunacağım.

İçinde bulunulan ve herkesin kendine göre bir çıkış noktası aramakta olduğu ortamda iyi bir fikir jimnastiği olacağını düşünüyorum.

‘’NATO ekseninde yapılan tartışmalarda da öne çıktığı gibi, merkez ülkelerin dışındaki –Türkiye benzeri- ülkelerin ulusal ordularının, ‘ulusal savunma’ konseptlerini bir kenara bırakıp, ittifakın genel savunma stratejisi içindeki rollerine göre organize olmaları istenmektedir. Bu yapılanmanın dikte edildiği ülkelerde esas olan ‘ulusal güvenlik’ değil, ittifaka entegre edilmiş güvenliktir.…..TSK’nın işlevi ve etkinliğinin sınırlandırılması adımlarını; bu politikanın, Türkiye’deki sonuçları olarak değerlendirmek mümkün. Süleymaniye krizi, ABD’nin, TSK’yı, bu işlevin içinde tutma kararlılığının önemli göstergelerinden biridir. Aynı şekilde, Irak’la ilgili pazarlıklarda cömert ABD yardımlarının koşulları da dikkati çekmektedir. Bu yardımlar, siyasi anlamda stratejik ortaklık ya da ittifaktan çok, taşeronluk ilişkisini öngörmektedir. Kuzey Irak koşullu Dubai Anlaşması bunun bir örneğidir. Soros’un ‘En iyi ihraç malı ordunuzdur’ sözü de bu çerçevede anlam ifade ediyor’’. ( ‘’Silahlı Kuvvetler Neden Pasif?’’ Attila İlhan)

‘’Acı da olsa şu gerçeğin altını çizmekte yarar var. Günümüzde TSK’nın başı olan Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök; Kıbrıs sorunu konusunda sessiz kalmış, Kofi Annan plânı konusunda yetkinin siyasal iktidarda olduğunu ifade etmiş; yine bu zat, Irak’ın ABD ve müttefikleri tarafından işgalinin öncesinde, yâni 2003 Mart ayında seksen bin Amerikan askerinin Türkiye’ye konuşlanması konusunda, siyasal iktidar gibi düşündüğü konusunda demeç vermiştir. ….Türkiye’nin temel sorunu, her bakımdan teslimiyet politikası izleyen AKP iktidarı değildir. AKP’nin ne yapacağı daha iktidar olmadan belli idi. Türkiye’nin en önemli sorunu, ulusal sorunlarda sessiz kalan ve teslimiyet siyasetine onay veren Anayasal kurumlardır. Özellikle ABD güçlerinin, ülkemize konuşlanmasına olur ve onay veren, Cumhurbaşkanı’nın uyarısına kulak tıkayan, Kıbrıs’ta Annan Plânına dolaylı biçimde evet diyen, 12 Türk askerinin başına çuval geçirilmesine yanıt ve yeterli tepki vermeyen, Anayasa’nın 118/3’ncü maddesini gözardı eden MGK üyesi Orgeneral Özkök’ün; yerini, ulusal güvenliğimizi sağlayacak ve ulusal onurumuzu koruyacak dirayetli bir komutana terk etmesi gerekir. MGK’nin yabancılara toprak satışı ve ve diğer ulusal konularda yeni bir durum değerlendirmesi yapması, bu gidişe mutlaka dur demesi gerekir’’. ( ‘’TSK ve MGK’nın Görevi ve Sorumluluğu.’’ Attila İlhan)

‘’Kısacası iki Türkiye ortaya çıkmaya başlamış ise; Ordu’nun ‘Ben taraf değilim., ben bu cepheleşmede yokum..ne haliniz varsa görün’ diyebilme lüksü var mıdır?

Cumhuriyetin ve Gazi Mustafa Kemal’in Ordusu’nun böyle bir tarafsız misyonu bulunmamaktadır.

Ordu gerçek demokrasinin, yani toplumcu ve toplumsal politikaların tarafında olmak durumundadır.

Ordu Türkiye üzerinde bölücü ve sömürgeci hesaplar yapan dış odakların bu faaliyetlerini içeride engellemek zorundadır.

Ordu bu dış çevrelerle işbirliği yapan iç odakların karşısında olmak zorundadır.

Ordu Cumhuriyet’in ve çağdaş uygarlık ölçütlerinin destekçisi olmak zorundadır.

Ordu çok doğal olarak Türkiye’nin tarafında ve gayri millilere karşı durmak zorundadır.

…..Türkiye’de gerçek demokrasi kurulup işleyinceye kadar ordu, taraf olmak zorundadır.Çünkü biçimsel demokrasiyi maşa gibi kullananlar, oligarşik bir düzen içinde Türkiye’yi dış odakların bir arka bahçesi haline getirmeye çalışıyorlar’’. (‘’Ordunun Politikada İşi Var mı? Yok mu?’’ Erol Manisalı.’’

Manisalı’nın bu yazısı üzerine Hakkı Devrim Soruyor;

‘’Ben tarafım demesi de yetmez hâle gelir, yani bıçak kemiğe dayanırsa, Ordu ne yapmak zorunda kalacaktır?

Daha önce de olduğu gibi duruma el koyacaktır, diyorsanız, sizden şu sualin cevabı da beklenecek: o noktaya gelindiğine kim karar verecek? Veya kimler?’’ (‘’Askerin Dediğini Anlamak İçin.’’ Hakkı Devrim. )

Ve ‘’şimdilik’’ son nokta Mümtaz Soysal’dan:

‘’Peki Ordu?

Orada da galiba, batı rüzgârlarıyla gelen ve bu ülke açısından sonuçları düşünülmeksizin evrensel doğruymuş gibi benimsenen bir inanış ağır basıyor: ‘Her konuda ama her konuda asıl sorumluluk ve son sözü söyleme hakkı, genel seçimden çıkıp şöyle ya da böyle iktidar olmuş siyasilerdedir’.

Mi acaba?

Peşinde koştuğumuz Avrupa Projesi her durumda da mı bunu gerektirir?

Belki kamu varlığı yok bahasına peşkeş çekilirken, eğitim sistemi çökertilirken, adaletle oynanırken bir ölçüde, ama ancak bir ölçüde doğru da… ulusun bütünlüğü, toprağın geleceği, devletin güvenliği üzerine yapılan içli dışlı hesaplar söz konusu olunca yumruğunu masaya ve gerekirse hak etmiş iç ve dış suratlara vurmaktan çekinmek de mi doğrudur?

Bu halk, gözbebeği ordusundan daha başka bir tutum beklemez mi?’’ (Çaresizliğe Öfke’’. Mümtaz Soysal)

Peki biraz da bu kadar eleştirilen ‘’karşı taraf’’ı, karşı tarafın görünümünü hem kendi ağızlarından hem dışarıdan bakanların düşüncelerinden öğrenmeye ne dersiniz?

Amerika’da geçen yıl emekliye ayrılan ‘’dört yıldızlı’’ Tommy Franks’in ‘American Soldier’ (Amerikan Askeri) adlı kitabı piyasaya yeni çıktı. Kitapta, 3 Kasım 2002 genel seçimleri öncesinde, ABD’nin o dönemdeki Avrupa Kuvvetleri Komutanı Joe Ralston ile birlikte Ankara’da Genelkurmay’a yaptıkları ziyareti anlatan Franks, ‘’Bölgedeki diğer ziyaretlere göre daha az verimli olmasına rağmen, General Hilmi Özkök ile bir araya gelmek ilginçti’’ dedi. ABD’li emekli general, şöyle devam etti: ‘’General Özkök, yıllarca NATO tecrübesi bulunan, akıcı İngilizce konuşan, tam anlamıyla profesyonel bir subaydı. Türk Ordusu’nun, darbelerle siyasete müdahale eden geleneksel rolünü terk eden yeni askerlerindendi. Bugün de, önemli görüşmeler için, ABD’li iki dört yıldızlıyı ağırlıyordu.’’

Franks, Ralston’ın protokol icabı orada olduğunu, 4. Piyade Tümeni’nin Türkiye üzerinden Irak’a girmesini istediklerini belirtti ve ‘‘Joe, bana yardımcı olmak için ve anlaşma sağlamak için oradaydı’’ diye yazdı. Tommy Franks, Türkiye’nin neden işbirliği yapması gerektiğini anlattığı Orgeneral Hilmi Özkök’ün de kendisini sabırla dinlediğini kaydetti.  Kitaba göre Özkök, dudaklarını büzerek, ‘Dediklerinizi iyi anladım. Saddam Hüseyin bölgenin istikrarı için tehdittir. Ancak, gelecek hafta yapılacak seçimlerden sonra hükümetim ile danışmalıyım’’ diye konuştu. Franks, Özkök’ün bu yanıtını kitabında şöyle yorumladı: ‘’Bir bardak şaraptan hoşlanan laik General’in, Kasım ortasında iktidara geleceği neredeyse kesin olan İslamcı yönetimin arzulu bir taraftarı olmadığı hissini edindim. Ama, o da biliyordu ki, eğer, ülkesinin AB için bir şansı varsa, askerler politikadan uzak durmalıydı.’’ 

Hayrettir ülkedeki AB elçileri de Franks ile aynı fikirde:

‘’AKP hükümetinin AB sürecindeki en büyük avantajlarından biri, Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda Orgeneral Hilmi Özkök’ün oturuyor olmasıdır’’. (‘’Orgeneral Özkök’ün AB Bilgisi’’.  Şükrü Küçükşahin)

Ya Akepe hükümeti ne düşünüyor Orgeneral Özkök hakkında?

‘’Gül, birçok reformu Silahlı Kuvvetler ile birlikte gerçekleştirdiklerini vurgulayarak, bu çerçevede Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ile ilgili düzenlemeyi örnek veriyor. ‘Bu büyük proje Silahlı Kuvvetlerimizce desteklendi; bunu iyi gördük’ diyen Gül, şu tespiti de yapıyor: ‘Türkiye kalkınmış, modern, gelişmiş ülkelerin bir parçası. Türk Silahlı Kuvvetleri de dünyadaki gelişmeleri en iyi takip eden bir kurumumuz. Dışişleri Bakanlığı’ndan sonra, en çok dış teması Silahlı Kuvvetler yapıyor. Dünyanın, Avrupa’nın gidişini en iyi şekilde takip ediyorlar. Genelkurmay dünyayı, geleceği okumada çok iyi.’ Gül, ardından da Orgeneral Özkök’le ilgili şu ilginç istihbaratı veriyor: ‘Genelkurmay Başkanımız, AB süreciyle çok yakından ilgileniyor. Arkadaşlar bana da aktarıyorlar; görüştüğü bütün diplomatlarımıza her fırsatta, AB işlerinin nasıl gittiğini, neler yapıldığını soruyor.’’ (‘’Orgeneral Özkök’ün AB Bilgisi’’.  Şükrü Küçükşahin)

MGK’nın, damadı İngiliz olan ilk ‘’sivil genel sekreteri’’ Alpoğan’ın yaklaşımlarını öğrenmenin de bu safhada faydalı olacağı düşüncesindeyim:

''Türkiye'nin bir AB projesi var. MGK olarak bu projeye katkımız olabilecekse bu katkıyı elimizden geldiğince yerine getirmeye çalışacağız. Bu proje tüm Türkiye'nin projesidir ve tüm kurumların buna katkı vermesi gerektiğini düşünüyorum. Önümüzde beyaz bir sayfa görünüyor. Bu sayfayı en iyi şekilde doldurmak, en iyi şekilde iz bırakmak için elimden gelen çabayı göstereceğim.''

Ve son söz Orgeneral Özkök de.. Özkök 30 Ağustos mesajında aynen şöyle söyledi:

‘’Türkiye Cumhuriyeti, onun (Atatürk. H.M) sahip olduğu eşsiz öngörüyle belirlediği somut hedefler sayesindedir ki sağlıklı ve istikrarlı bir şekilde bugünlere ulaşabilmiş ve AB'yi oluşturan müreffeh devletlerin sınıfına girme ve çağdaş uygarlık hedefine ulaşma yolunda önemli adımlar atılabilmiştir. …Özellikle belirli çevrelerce ulusal değerlerimizin sıkça sorgulandığı, ulusun ve bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sabır ve kararlılığının denenmek istendiği ve terör eylemleriyle ulusal bütünlüğümüzün tehdit edildiği bir ortamda, TSK, Cumhuriyet'in temel değerlerine yürekten bağlılığı, özgün disiplini, gelenekleri, pragmatik, itidalli, kararlı yaklaşımı, güçlü ve modern yapısı ile bir taraftan ülkemizdeki istikrarın korunmasındaki en önemli rolü oynamakta, diğer taraftan bölgesel üstünlüğümüzün idamesine ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki menfaatlerimizin korunmasına önemli katkılarda bulunmaktadır."

            Ben bu gün yorum yapmayacağım kıymetli okuyucu..

            ‘’Lâfın tamamı deliye söylenir’’ derler Anadolu’da..

Susma hakkımı kullanıyorum.. 14 Eylül 2004