ASKERİN TÜRKÜSÜ - Hüseyin Mümtaz
Son günlerde farkında mısın ey okuyucu, ne kadar kirli iş varsa askerle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Ve asker de kendi kesesinden kurulan bu Halil İbrahim Sofrası’nı “seyrediyor”. “Atabeyler Çetesi” ile ilgili bilgi Amasya’dan e-posta ile gelmiş. Nasıl bir bilgi ki; ve “ilgililer” kimliği ve kaynağı belirsiz bu e-postaya o kadar çok ve kesin olarak güveniyorlar ki, yarım saat içinde mahkemeden arama emri alıp baskın düzenliyorlar ve çeteyi toplantı halinde basıyorlar. Önce başbakanın evinin krokisi “bulunuyor”. Bir gün sonra Emniyet Sözcüsü; “Kroki yok” diyor. “Dökümanlar” dosya halinde telefonla Genelkurmay’ın kapısına celbedilen gazetecilere sivil giyimli şahıslar tarafından ve gazetelerin ertesi günkü baskısına yetiştirilecek bir zaman hesaplama inceliği ile elden servis ediliyor.cialis sample coupon cialis coupon card cialis manufacturer coupon
Bu arada; Allah Allah…. Tesadüfe bakın ki; Genelkurmay’ın kapısında olması gereken “güvenlik kameraları” ya çalışmıyor, ya bu buluşmaları saptayamıyor, yahut görüntüler periyodik olarak izlenip kontrol edilmediği için “şüpheli” faaliyet-buluşma- doküman teslimlerinin farkına varılamıyor..
16 ila 18 saat; çeteyi oluşturan şüphelilerin “asker olanları” sorgulanıyor..
Sabah oluyor.. Necip basınımız çarşaf çarşaf kroki ve planları yayınlıyor. Asker şahısların kimlikleri ile..
Ve ancak o zaman olaydan “haberi” oluyor. Olabiliyor…
Aferin….
Genelkurmay açıklaması kıymetli okuyucu, aynen şöyle:
“TARIH : 3 HAZİRAN 2006; NO : BA- 12 /06
Son günlerde basın / yayın organlarında geniş yer bulan ve bazı Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin de içinde yer aldığı belirtilen olaylarla ilgili olarak aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.
30 Mayıs 2006 günü geç saatlerde bazı Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerince göz altına alınarak Terörle Mücadele Merkezine götürülmeleri ve sorgulanmaları ile başlayan soruşturmaya ilişkin konulardan, 31 Mayıs 2006 tarihli basın organlarında yer alan haberler üzerine bilgi sahibi olunmuştur.
Olayın içeriği hakkında askeri makamlara herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur.
Basın / yayın organlarında yer alan bu bilgiler Genelkurmay Başkanlığınca ihbar kabul edilerek ilgili adli makamlarla temasa geçilmiş ve olaya adı karışan askeri personel hakkında Askeri Ceza Kanununun 131 nci maddesinde yer alan “askeri malzemeyi gizlemek ve zimmetine geçirmek” suçundan Genelkurmay Askeri Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturması üzerine Genelkurmay Askeri Mahkemesince adı geçen üç askeri personel tutuklanarak Askeri Ceza ve Tutukevine konulmuştur.
Olay Genelkurmay Başkanlığınca adli ve idari bütün yönleriyle incelenmektedir.
Olayın Askeri Yargıyı ilgilendiren bölümü dışında kalan kısmı ile ilgili soruşturma, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olup, olay tümüyle bağımsız yargıya intikal etmiş durumdadır. Saygı ile duyurulur.”
Saygı, sevgi bizden efendim…
Ama saygılı, sevgili, demokrat, şeffaf ve siyasi irade ile şiir gibi ilişkiler içinde olmak ne yazık ki bir takım gerçeklerin üzerini örtmüyor, örtemiyor.
Olay 30 Mayıs’ta oluyor, açıklama 3 Haziran’da yapılıyor.
Ankara’da, kapısının önünde, burnunun dibinde cereyan eden, asker kişilerin de karıştığı son derece vahim bir olaydan Genelkurmay benim gibi, bütün sade vatandaşlar gibi sabah gazeteleri okuyarak haberdar olmuştur.
“Merkez-i hükümet”te, kapısının önünde, burnunun dibinde cereyan eden bir olaydan bu kadar geç haberdar olan bir kuruluşun;
a) Aleyhine düzenlenen cümle komploları önleyebilmesi;
b) “Taa” Süleymaniye’deki çuvalı vaktinde haber alıp anında tepki göstermesi;
c) “Taa” Kosova’daki yüzbaşıya Alman neferlerin saldırıp hırpalamalarına karşı tavır alması;
d) “Taa” Afganistan’daki birlikleri ile sağlıklı iletişim kurabilmesi ve olayların önünde gitmesinin ne yazık ki mümkün olamayacağını düşünüyoruz.
İyi de o halde “En büyük asker bizim asker” –taa- oralara neden gönderilmiştir?
“Merkez-i hükümet”te, kapısının önünde, burnunun dibinde cereyan eden bir olaydan bu kadar geç haberdar olan bir kuruluşun;
Türk askerine söven bir Amerikalı generale tepki göstermesini bekleyebilir misiniz?
Çuval geçiren Amerikalı albaya ne yapılmıştır ki generale yapılabilsin?
1 Haziran 2006 tarihli Radikal’de aynen şu ibret dolu satırlar mevcuttur ey okur…
“Dost ve Müttefik” General’in Sözleri.
Irak savaşı sırasında ABD Merkez Kuvvetleri`nin (CENTCOM) komutanı olan General Tommy Franks, tezkere reddedilince Türkiye hakkında ağza alınmayacak küfürler etmiş:
"S...... Türkiye`yi. Sülalerini s....... Köpeklerini s.........." Bu sözlerin tüm Amerikan kuvvetlerinin komutanlığını yürütmüş bir askerin ağzından çıktığına inanmak zor. Ya da şu ifadenin: "Söyleyin Türklere, g.... öpsünler." Ancak ABD`de yeni yayımlanan bir kitaba göre gerçek bu. Komutanın adı Tommy Franks. Evet, Irak savaşının askeri mimarı da sayılan, ABD Merkez Kuvvetleri`nin (CENTCOM) bir önceki komutanı Teksaslı General Tommy Franks. Kitabın adı ise `Kobra 2, Irak`ın İşgal ve İstilasının İçyüzü.` Kitap The New York Times`ın savunma muhabiri Michael Gordon ile savunma haberleri danışmanı emekli General Bernard E. Trainor`ın kaleminden çıkma. Franks`in Türkiye`ye galiz küfürler savurmasının nedenini tahmin etmek zor değil. Ankara`nın, Irak savaşı öncesinde topraklarını ABD kuvvetlerine açmaya direnmesi ve nihayet TBMM kararıyla `Hayır` demesi.
ABD ile Türkiye arasındaki görüşmelerin ve belirsizliğin sürdüğü günlerde, Ocak 2003`te Franks, komutanlarıyla durum değerlendirmesi yapmak için Kuveyt`teki Amerikan Deniz Piyadeleri Karargâhı`nı ziyarete gidiyor. General, Bush`a, 15 Şubat itibarıyla savaşı başlatabileceklerini söylediğini aktarıyor silah arkadaşlarına. Konuşmanın sonrası kitapta şöyle anlatılıyor: "Franks, Deniz Piyadaleri`ni ateşlendirmek için, CENTCOM`un Türklerle ya da Türklersiz savaşmaya hazır olduğunu belirtti. Ola ki Türkiye ABD`ye destek vermeye yanaşmazsa ne diyeceği sorulduğunda Franks lafı hiç gevelemedi ve açtı ağzını yumdu gözünü: "S..... Türkiye`yi. Sülalerini s...... Köpeklerini s......" (Fuck Turkey. Fuck their families. Fuck their dogs; sayfa 112). Kitabın yazarları, Franks`in bu galiz küfürlerini toplantıda hazır bulunan askerlerden birinin tuttuğu notlardan almış.
`Kobra 2`ye göre Franks, Kuveyt`ten sonra geçtiği Mısır`da, Türkiye`ye ilişkin görüşünü bu kez küfretmeden ortaya koymuş: "Bu adam (Saddam) kafayı yemiş ve çekip gitmeyecek. Derdim Saddam değil. Derdim Türkiye, Kürtler ve Kerkük`teki petrol kuyuları..."
Aylar sonra... Irak işgal edilmiş, Bağdat düşmüş, Saddam devrilmiştir. Ancak Franks`in Türkiye`ye kızgınlığı sürmektedir. Ankara, savaştan sonra özellikle Irak`ın kuzeyinde oluşan fiili durumdan rahatsızdır. Bu bağlamda Türkiye sık sık Türkmenlere kötü muamele edildiğinden yakınmakta ve şikâyetlerini her fırsatta dile getirmektedir. `Kobra 2`de Franks`in Türkiye`nin yakınmalarına ilişkin `hissiyatı` şöyle anlatılıyor: "Franks Ankara`nın yaklaşımını umursamıyordu. Bir keresinde şöyle dedi: `Söyleyin Türklere, g..... öpsünler."(Tell the Turks they can kiss my ass; sayfa 436). CENTCOM komutanı, Türkiye`nin, koalisyon güçlerinin kuzeyden cephe açmasına izin vermemesinden ötürü hâlâ öfkeliydi."
Sen ey kıymetli okuyucu; bizim Genelkurmay’dan Tommy Franks için bir açıklama, bir tepki duydun mu?
Tam tersine ben Franks’ın tam da çuval günlerinde yahut sonra Ankara’da en üst düzeyde ağırlandığını; yerlere göklere sığdırılamadığını, hâttâ ve yanılmıyorsam emekli olurken görev teslimine taa Ankara’dan üst düzey askeri bir yetkilinin gönderildiğini hatırlıyorum..
Washington askeri ateşesi general orada zaten o işler için bulunmuyor mudur?
Bu kadar lâftan sonra daha hâlâ 4 Temmuz Çuval yıldönümü resepsiyonlarına; ki ne tesadüf aynı zamanda Amerikan Bağımsızlık gününe denk düşmektedir, yüksek düzeyde katılım gösterip, bandolarınızı konsolosluk bahçelerine gönderecek misiniz?
Yoksa büyük devletlerin özür dilemeyeceği, büyük devletlere müzik notası verilemeyeceği yolundaki genel dış politik kabule asker de mi uyum gösteriyor?
Canlı yayında cümle alemin önünde hakarete marûz kalıp ta bir kravatı özür kabul eden olan büyükelçilerin bulunduğu bir hariciye kadrosundan daha ne ölçüde dik duruşlu bir dış politik vizyon bekliyorsunuz?
Genelkurmay’ınkilere ek olarak üç kurumun daha davranışlarını eleştirmek istiyorum.
1) “Çete”yi gözaltına alan emniyet görevlileri ve yetkilileri acaba asker şahısların ancak yine askerler tarafından (üstelik zanlının mutlaka bir üstü olacak) göz altına alınabileceği yolundaki ilgili kanun maddesini bilmiyorlar mıydı? Suç işlerken polise yakalanan zanlı asker kişi, asker olduğunu ifade edip kimliğini gösterince derhal askeri yetkililere haber verilmesi gerekirdi. Acaba bu “kimlik tesbiti” 16-18 saat mi sürmüştü? Basına kroki plan servisi yapanlarla, suikast filan yok diyenler emniyetin farklı birimleri miydi? Suikast yoksa, emniyetin; kroki-plan servisi yapanlardan neden haberi yoktu?
2) Özel Kuvvetler’in, Çuval olayından bu yana giderek daha fazla gündeme oturduğunun farkında mısınız?
Bunda acaba soğuk savaşın sona ermesini fırsat bilip 90’lı yıllardan itibaren saçma bir “konsept değişti” aldatmacası ile Özel Kuvvetler”in statü-komuta-atama ve “doktrininde” “özel olmayan” bazı değişim ve yaklaşımların çoğalması mı etkili olmuştur?
3) Bütün bunlar cereyan ederken MİT ne yapıyordu?
Ya “tehlikenin farkında” olan Cumhuriyet’in kıdemli köşe yazarı Çetinkaya’nın, Muzaffer Tekin konusunda “referans” olarak Murat karayılan’ın görüşlerine başvurması ve bizlere aktarmasına na ne diyorsunuz?
Karayılan kim mi?
Koma Komalen Kürdistan’ın Yürütme Kurulu Konseyi Başkanı çete reisi… (Çetinkaya.Cumhuriyet. 1 Haziran 2006)
Ne demiş Karayılan?
“Olay bir çok boyutuyla açığa çıkmış bulunmaktadır. Ancak olaya bulaşanların üzerine gidileceği beklenilmemelidir. Olayın aydınlatılması konusunda daha fazla ileri gidemezler. Olayda püf noktası durumunda olan Muzaffer Tekin’in salıverilmesi bunu göstermektedir. Henüz Türkiye’de derin devletin üzerine gidilecek bir zemin ve güç açığa çıkmış değildir.”
Şimdilerde Marmaris'in Armutalan Beldesi'nde resim ile iştigal etmekte olan 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in de son olaylarla ilgili sessiz kalması beklenemezdi.. Öyle oldu.. Armutalan'daki Beyazev isimli konutunda İHA kamerasına konuşan Kenan Evren, ordu içinde darbe yanlısı genç subaylar olabileceğini belirterek, "1960 ihtilalini gördüm. 1960 müdahalesi alttan geldi. Alttaki genç subaylar teşkilatlandı, Harp Okulu'nu sokaklara dökerek radyoyu ele geçirdiler. Diğer garnizonlarda da kolları varmış, sonuç böyle oldu. İmparatorluk zamanında da yeniçeriler çok padişah devirmiş. Onun için genç subaylara dikkat etmek lazım. Genç subaylar arasında bunu teşvik edenleri yakalayıp önlemek lazım ordudan atmak lazım" dedi.
Yine aynı konuda İrem Barutçu’nun "-Artık darbe olmaz- diyerek içimize su serpiyorsunuz. Ordunun üst düzey komutanları da bu doğrultuda mesajlar veriyor. Peki ya ordunun tabanı, onlar ne der?” şeklindeki sorusuna da;
" Bilemem. O, çok tehlikelidir. 60 müdahalesi öyle oldu. Taban durmadı. Biz de, 80'de o müdahaleyi yapmasaydık, alttan geliyor, genç subaylar durmuyordu. Şu anda Türkiye'de böyle bir durum olduğunu sanmıyorum ancak Genelkurmay Başkanı ve ordunun üst kademelerinin bu konuda çok dikkatli olması lazım. Bu da gelen reaksiyondan, mektuplardan anlaşılır” cevabını veriyor.
Allah, Allah… Bu işte bir değil üç gariplik var..
a) 1960 için “Alttaki genç subaylar teşkilatlandı, Harp Okulu'nu sokaklara dökerek radyoyu ele geçirdiler” fetvasını veren Evren; 17 Mayıs 2006 günü Sıhhiye Orduevi’nden Danıştay’a halkın arasından yürüyerek alkışlanan Orgenerallerin….. 1960’da –sokağa dökülen- Harbiyeliler olduğunu bilmiyor mu?
b) “80'de o müdahaleyi yapmasaydık, alttan geliyor, genç subaylar durmuyordu” diyen zâtı muhterem böylelikle kendisini ihtilal liderliğine, devlet başkanlığına, sonra da Cumhurbaşkanlığına genç subayların taşıdığını itiraf etmiş olmuyor mu?
c) Ve 3; ben o tarihte yüzbaşıydım.. Evren’in ordudan hiçbir genç subayı attığını duymadım.. Siz öyle bir şey hatırlıyor musunuz? Madem öyleydi, o zaman kendisi neden “atmadı”?
İşin en ilginç ve çarpıcı yanı Evren’in “bir kısmını” darbe yanlısı gibi göstererek bir çırpıda gözden çıkardığı askere, hem de Demirel’in sahip çıkmasıydı.
Ankara Kızılay'da bir mağazanın açılışına katılan Süleyman Demirel,gazetecilerin ortaya çıkarılan çetelere ilişkin sorularını yanıtlamış.
Demirel, olaylara karışan kişilerin kim olduğunu ve neden ve nasıl karıştığını bilmeden devletin en büyük kurumunun itibarını sarsacak bir takım şüphelere kapılmanın çok yanlış olduğunu belirtmiş.
Süleyman Demirel, "Bunların üniformayla ilgisi olmadığını herkes kabul etmelidir. Bana karşı komplo var diyenler, o komplonun ne olduğunu söylemek mecburiyetindedir. Yoksa devlete karşı iftira olur" demiş.
Hayret ki hayret..
Ve geliyoruz en son ve en önemli habere…
1 Haziran gecesi Finlandiya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde düzenlenen askeri gün resepsiyonuna katılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün söylediklerine…
Finlandiya Büyükelçisi Maria Serenius'u bir ay sonra devralacakları AB Dönem Başkanlığı için tebrik eden ve Serenius, İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott ve Hollanda Büyükelçisi Marcel Kurpershoek ile sohbet eden Özkök, 30 Ağustos'ta görevinden ayrılacağını anımsatarak emeklilik planlarından söz etmiş. Görevinde geçirdiği yoğun tempoyu anlatan Özkök'ün, "Çok yoruldum. Emeklilik günlerimde ilk yapacağım şey dinlenmek olacak" dediği öğrenilmiş. (Milliyet. 3 Haziran 2006)
Heyecanla karşıladım..
Paşamız çok yoruldu, çookkk.
Sağlıklı ve uzun ömürler ve istirahat-dinlenme durumlarının uzun yıllar devamını diliyorum..
30 Ağustos 2006’yı son derece iştiyakla bekliyorum.. Bu arada ey millet, siz…
Her sabah, hep aynı saatte ve memleketin her bir köşesindeki herhangi bir tepenin ardından yaklaşmakta olan gök gürültüsü gibi,
“Yaylalar, yaylalar” türküsünü duyuyor musunuz?
Asker sabah sporu yapıyor…
Duymuyor musunuz?
Yoksa siz….
Edip Akbayram, Koma Agire Jiyan ve Kızılırmak’ın bu Pazar saat 12-17 arası verdiği Halk Konseri’ni mi dinliyordunuz?
Nasıl olur, burnunuzun dibinde, duymanız lâzım..
Harbiye’de.. Harbiye Açık Hava’da..
Yoksa onu da mı bilmiyorsunuz?
4 Haziran 2006
“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA 57’İNCİ ALAY HERYERDE HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”