Petrole bağlı global ekonomik iflas - Salih Selçuk
Petrol fiatları sürekli artıyor, çünkü 2000 yılından beri hem eskisinden daha az miktarda ve daha pahalıya çıkarılıyor, hem de bu yüzden petrol ticareti yerine petrolün hayali, yani petrola bağlı hisselerin ticareti yapılıyor. Petrol fiatlarının sürekli artmasının bir diğer nedeni de, Irak operasyonundan sonra petrolün daha fazla ve daha ucuza çıkarılarak yeni enerji kaynakları bulunana dek global ekonomiyi rahatlatacağı varsayımının Irak'daki direniş nedeniyle iflas etmesidir. Bu durumda faizler sürekli yükseliyor ve global ekonominin itici gücü para spekü-lasyonu haline geliyor. Global pazarın yeni üreticileri Çin, Hindistan ve eski üreticileri Japonya, Kore gibi ülkelerde hızla artan petrol ihtiyacı, sistemin işleyebilmesi için bir şekilde karşılanmak zorunda. Çünkü bu ülkeler, -petrol ürünleri kullanarak- dünyada üretilen mal ve hizmetlerin en büyük tüketicisi olan ABD'ye sadece sayısız çeşitte ürünlerini sunmuyorlar, aynı zamanda o ürünlerin Amerikalılar tarafından tüketilebilmesi için gerekli olan kredileri de sağlıyorlar. Gene bu ülkeler ABD'ye milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyorlar ve yarım trilyon dolara varan Amerikan bütçe ve ticaret açığını finanse ediyorlar. Kendi iç çelişkileri yüzünden hiç bir geleceği olmayan ve en çok 15-20 yıllık ömrü kalmış olan global kapitalist ekonomi bu sayede dönüyor.
Dünya konjonktürünün, sürekli daha fazla borçlanma üzerinden yürüyor olması, faiz ve döviz üzerinde etkili oluyor ve kırılganlığı artırıyor. İş ve üretim-den giderek daha fazla koparak paraya para kazandırmak üzerine kurulu spekülatif bir büyüme, sistem için büyük riskler taşıyor. Bu eğilim, sistemin toplumdan giderek kopmasına, marjinalleşmesine de neden oluyor. Mikroelektronik endüstri devriminin hızlandırdığı rasyonalleştirme ile birlikte 1990'lı yıllarda iyice belirginleşen, firmaların maaş giderlerinde kısıntıya gitme eğilimleri ve bu nedenle mümkün olduğunca az işçi çalıştırmaları sonucu, işsizlik dünya çapında hızla artmıştı. 2000'li yıllara gelindiğinde ise, artık 'kalıcı işsizlik' ve işsizlerin 'sosyal hayatın dışında kalmaları' gibi çok önemli bir sorun baş gösterdi. Dünyada sosyal ilişkilerin para ve iş ilişkileri haline gelmiş olması ve insanların ekonomik kimliğinin birincil kimlik haline gelmesinin ardından, sistemin kendi eğilimleri doğrultusunda, giderek artan sayıda insanı sistem dışına itmesi, insanların etno-kültürel kimliklere sarılmasını beraberinde getirdi. Etno-kültürel kimliklere dayanan azınlık/çoğunluk milliyetçiliği, sadece sistemin terkettiği ekonomik çöllerde ve varoşlarda, iş ve ona bağlı sosyal statü umutlarının tükendiği yerlerde ortaya çıkıyor. Global kapitalist sistemin para/iş/petrol diye özetlenebilecek üç sacayağı da sallanmaktadır. Ekonomi için gerekli petrol miktarı hızla azalırken, para/faiz/spekülasyon balonu hızla şişiyor, çalışan sayısı hızla azalıyor ve böylece tüketici/vergimükellefi sayısı hızla azalıyor. İnsanlık tarihiyle kıyaslandığında bu bozulma çok hızlı ilerlemektedir ve bir 'içine doğru patlama'ya (implosion) işaret etmektedir.
Sistemin bu batış çizgisinde ilerlemesi, artık para/iş haline gelmiş olan sosyal ilişkileri de olumsuz yönde etkilemekte ve sosyal barışın bozulması anlamına gelmektedir. Sistem, kendi altını oyuyor. Sistemin 'global player'ları yani uluslar ötesi firmalar ve onların kontrolündeki NGO'ların bir türlü anlamak istemedikleri temel konu, paranın, iş ve çalışmayla irtibatlandırılmayıp sadece spekülasyonla değerlendirilmesinin spekülatörler dışında hiç kimseye bir yararının olmadığı ve sonuçta sistemin altını oyduğu gerçeğidir. Yani sistemin sadece 'ne pahasına olursa olsun kâr' ilkesine göre işleyen global pazar tarfından belirlenen otomatiği tehlikeli bir intihar tribine işaret etmektedir ve bunun mutlaka yavaşlatılması gerekmektedir.
Bugünkü haliyle ekonomide globalleşme yaygınlaştıkça, sistem maalesef daha fazla işsizlik ve fakirlik üretmektedir, sosyal barış daha da bozulmaktadır. Kapitalin ve sıcak paranın bir tık ile ülke değiştirebildiği günümüzde, hızla akan parayı elinden kaçırmamak için, uluslarötesi firmalara verilebilecek bütün tavizleri veren, çalışanların haklarını rafa kaldıran, firmalardan neredeyse vergi bile toplayamayan hükümetler, sonuçta birşey kazanmadıklarına ve sürekli güç kaybettiklerine göre, bu oyunu oynamaya neden devam ettiklerini kendilerine mutlaka sormak zorundadırlar. Çalışanların maaşlarından kesilen vergilerin miktarının çalışanlar azaldıkça düşmesi, firmaların Cayman adaları gibi vergi cennetlerine kaçarak halklarına kazançlarından mümkün olduğunca az pay vermesi, ulus-devletlerin altyapı hizmetlerinin kalitesinin ve itibarının sürekli düşmesine neden oluyor. Devletler, eğitimden, sağlıktan, sosyal güvenlik alanlarından çekilmek ve buraları firmalara terketmek zorunda kalıyorlar. Bu durumda devletlerin, kasalarını doldurmak için kolaycılığa kaçıp katma değer vergisi benzeri dolaylı vergileri sürekli artırarak vergi yükünü halkın sırtına bindirmesi büyük hatadır. Ulus devletlerin hâlâ aklı varsa, hayali paralarla oynayarak hayatın ve insanlığın geleceğini karartan, ilkimleri bozan 'global player'lere oynamaz. Unutulmaması gerekir ki, bir devleti yaşatanlar, önce insanlardır, bilgisayar ekranlarındaki sayılarıyla övünen kafadan sakat bir kaç kişi değil. Bu, insanlığın varlığı ve geleceğiyle ilgili ciddi bir sınavdır, günlük milliyetçilik/laiklik/dincilik/tarihçilik/derindevletçilik geyiğine benzemez.