Siyaset22 Mayıs 2006 00:00

KARİZMADAKİ ÇİZİK-Hüseyin MÜMTAZ

60 İhtilâlini yaşı tutanlar bilir, çok partili demokrasimizde 60 öncesi dahil; geçen 18 Mayıs 2006 günü Kocatepe Camii’nde yaşanılanlar gibi bir olay ben hatırlamıyorum..             Bakanlar resmen tartaklandı, başlarından aşağı su döküldü, koşarak alandan kaçırıldı, atılan taşlardan korunmak için başlarına polis kaskı giydirildi.             Aleyhlerine sloganlar atıldı.             Son görevin yapıldığı cenazede daha sakin olunması, tepkilerin daha sonra gösterilmesi belki daha doğru olurdu.             Ama neresinden bakarsanız bakın karizmaya derin bir çizik atılmıştır. Bu kumaşın dikiş, çatlayan testinin de su tutması imkânsızdır.             Aslında menfur Danıştay baskını olmasaydı biz şimdi başka şeyler konuşuyor olacaktık.             İki ay önce Derviş’in taa Amerikalardan zahmet edip gelerek Tl. aşırı yüksek demesinden sonra ve onun talimatıyla son bir ay içinde gerçekleşen % 15 devalüasyondan bahsediyor olacaktık.             Ve en önemlisi Danıştay baskınına değil; Meclis’teki türbanlı “ey yüce efendimiz” korosuna 2’inci Menemen diyecektik.             Bir örnek giyimli türban korosunun T”Büyük”MM çatısı altında sergilediği ve seslendirdiği “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını mütebessim bir ifadeyle dinleyen Başbakan daha sonraki kabulünde şarkıyı ; “Bu bizim andımız” diye isimlendirmiş.             Koro bana bambaşka bir fotoğrafı hatırlattı..discount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cardskamagra kamagra 100mg kamagra gel

1980 öncesi Konya’da yapılan yeşil bayraklı, Arapça harflerle yazılı pankartlarla desteklenen ve Konya Belediye Başkanı Halil Ürün, Şevket Kazan’lı malûm mitingi..

            Evet Danıştay baskını bunların üzerine tuz biber ekti ve Ankara’lı yaşamakta oldukları şehrin, üç mahalli seçim döneminden sonra ilk defa Kuvvayi Milliye’nin başkenti ve bir memur ve öğrenci şehri olduğunu hatırladı.

            Cumhuriyet’in emanet edildiği, çağdaş, aydınlık ve Atatürkçü yeni neslin yaşadığı lâik devletin başkenti olduğunu..

            Onun için Danıştay Başkanı’nın Danıştay’a gelen Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı’nı kapıda karşılayıp da Başbakanı karşılamaması, halkın Anıtkabir’e yargı ve üniversite mensupları ile beraber akın etmesi, Komutanların Sıhhiye Orduevi’nden Danıştay’a halkın arasında yürümekten çekinmeyerek yayan gitmesi ve milletlin bütünüyle devrimlere sahip çıkması normaldir.

            18 Mayıs 2006 günü Sıhhiye’de yürüyen Orgenerallerin hepsi tam 46 sene önce 27 Mayıs öncesi Kızılay’da yürüdükleri zaman Harbiyeli idiler.

            Demek ki onlar şarkısal ve şiirsel nevzuhur bir “and”a değil, hâlâ asker ocağında ettikleri yemine bağlı idiler.

            Kaç bakan aynı mesafeyi “koruma” terörü olmadan; bırakın aynı mesafeyi, Kızılay’da 10 metre yürüyebilir acaba?

            Özkök temsil ettiği gücün kararlılığını şu cümle ile ifade etti:

            “Danıştay'a yapılan saldırı tamamen gerici, terörist, silahlı bir eylemdir. Bu eylemi gerek yapanları, gerek eylemi, gerekse bu eylemi yapan kişiyi yaratan zihniyeti tamamen kınıyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız çok güzel bir şekilde dile getirdi. Dilerim, bu gibi olaylar tekrar olmaz. Gösterilen reaksiyon halkın duyarlılığı hakikaten takdir edici... Ancak, bu bir tek güne, bir tek olaya bir reaksiyon olarak kalmamalı, daimilik kazanmalı, devamlı olarak herkes tarafından takip edilmeli. Olayı Silahlı Kuvvetler olarak şiddetle tekrar kınıyoruz."

            Meraklısı iyi bilir biz katiyen Özkök’ün avukatı değiliz ama burada; Kocatepe Camiinde yaşanılanları onaylayan bir ifade, çağrıştıran tek bir kelime yoktur. Kastedilen Danıştay saldırısı dolayısı ile milletin lâik, demokratik cumhuriyete sahip çıkış gösterileridir.

            Zaten aksi; Özkök’ün şimdiye kadar sergilediği ılımlı, uyumlu, şiir gibi ilişkiler bütünü ile zıt bir fotoğraf karesi olurdu.

            Yargı da askerle aynı fakat Başbakanla farklı düşünüyor.

            Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok da konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:

“Demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan sevgisinden ve laikten vazgeçmenin mümkün olmadığını, bunların uygarlık ve çağdaşlık yolu olduğunun bilinmesi, bilmeyen kesimlere de anlatılması ve onların inandırılması çabası çok önemlidir. Yargıya yapılan menfur saldırıdan dolayı kamuoyundaki tepkiler ve sözler önemlidir. Çünkü bizden ziyade onların uyarıları güçlü etki doğuracaktır. Bizim dışımızdakiler çok daha iyi konuşuyorlar. Danıştay’daki cenaze töreni, Anıtkabir’deki tören organizasyonu olmayan törenlerdir. Halk kendiliğinden katıldı. Bu halkımızın rejime ve yargıya karşı güvenidir. Dünyada bir mahkemenin yargıçlarının, müzakere masasında öldürülmesinin örneği yok. Vahim gelişme.”

            Bu doğruların yanında elbette yanlışlar da vardır.

            Yanlış; Akepe’lilerin kendilerini de mazlum ve mağdur gösterme çabalarıdır.

            Lütfen, ve Allah rızâsı için; Başbakan’ın son altı ayda Danıştay ve kararları aleyhine söylediği sözleri bir alta alta koyun..

            Doğal olarak Akepe, bizzat Genel Başkanı’nın ağzından kendisini Danıştay karşıtı bir konuma yerleştirmiş olmuyor mu? 

            Yanlışların bir diğeri Başbakan’ın; Genelkurmay Başkanı’nın sözlerini sadece Kocatepe Camiinde yaşananlara bağlayarak, “Ben genele söylüyorum. Şahsen Sayın Genelkurmay Başkanı'nın bu açıklamasını şık bulmadım. O tür bir ifade çok riskli, yanlış bir ifadedir. Devletin, yürütmenin bakanlarına, bağlı bulunduğunuz hükümetin bakanlarına... Türk Silahlı Kuvvetleri nereye bağlı? Başbakan'a. Dolayısıyla bu tür hakaretleri ve tepkileri makul karşılamak, devamını talep etmek hiçbir zaman tasvip edilemez.  Çok yanlış bir yaklaşım bu. Tasvibi mümkün değil. Kurumların birbirlerini gölgeleme çabası içine girmeleri yanlış. Hepsinin bedeli vardır. Bedeli, faturası ne olur, çok önemli. Olup biten aslında bir güç kavgasıdır.Sorumluluk mevkiinde olanların ağzından çıkanı bilmesi lazım" demiş olmasıdır.

            Sayın Başbakan acaba TSK’nın hükümete bağlı olduğunu mu zannediyor?

            Biz “devlete bağlı” biliyorduk da..

            Anayasa “başkomutan”ın Cumhurbaşkanı olduğunu yazmaz mı?

            Başbakan diyor ki;

            "Kocatepe Türkiye'yi yansıtmıyor. Anonslar, hakaretamiz ifadeler, cenazeye katılanların tamamının tavrı değil. Kocatepe'ye gelenleri Türkiye'nin tamamı olarak nitelendirmek de yanlış olur. Legal ve illegal örgütlerin Kocatepe'ye katılım konusundaki yaptıkları çağrıları da, davetlileri de biliyoruz. Danıştay'daki törende olanları da biliyoruz. Bakanlarımıza hakaret edenler sessiz çoğunluk değil, sesleri her yerde çıkıyor. Soruşturmayı bizzat izliyorum. Bunlar zaten her zaman seslerini çıkarıyorlar. Burada olay sadece iktidara yöneliktir. Olayın rejimle de alakası yoktur.”

            Yapmayın Sayın Başbakan.. Akepe’nin “laik rejimle sorunu” olduğu, getirmek istediği yeni tariflerle beraber bizzat Arınç’ın ifadeleriyle sâbit değil mi?

            Yoksa Arınç’ın Akepe ile ilgisi yok mu?

            Yapmayın Sayın Başbakan..

            Bütün Camiler milleti yansıtıyor da bir tek Kocatepe Türkiye’yi yansıtmıyor, öyle mi?

            Ve Başbakan’ın olmaması gerek bir tepkisi de saldırıda ölen Özbilgin’in evine yaptığı başsağlığı ziyareti ile ilgili olarak söyledikleridir.

              "Özbilgin'in ailesine İslami ve insani görev için gittim. Atatürk posterleri yapıştırmışlar camlara. Atatürk üzerinden neden tüccarlık yapıyorsun?"

            Özbilgin ailesi Türk bayrağı ve Atatürk posterleri asmış..

            Ne asacaklardı?

            Atatürk posteri asmak neden tüccarlık olsun? Hem neyin tüccarlığı?

            Korkarım bu olaydan sonra Hacı uğurlama ve karşılamalarında araçlara asılan Türk bayraklarına da yasak çıkarılır.

            Anlamadığım bir diğer olay çok azı müstesna sağın her renginden basın organları ile kurum-kuruluş-dernek ve gruplar ile siyasi teşekküllerin bütünüyle Danıştay saldırısından sonra suçluluk psikozu içerisine girerek savunma refleksi sergilemeleri.

            Elbirliği ile; “Saldırgan madem -Allah’ın askeriyiz- dedi o halde mutlaka bunlar Atatürkçüdür, ilericidir, milliyetçidir. Komplo ile olayı üzerimize yıkmaya çalışıyorlar” tavrındalar.

            İşte burada devreye Mehmet Faraç’ın 21 Mayıs 2006 tarihli şu çok önemli yorumu (Cumhuriyet) giriyor:

            “Öte yandan organizasyonun çözülmesi, bu kişiye odaklanmasına karşın, olay başka alanlara çekilmeye çalışılıyor. Cumhuriyet kurumlarının hedef alınmasında zemini şeriatçı basın-iktidar ilişkisinin hazırlaması, siyasilerin radikal kesimleri kışkırtması ve halkı infiale sürüklemesinin üstü örtülüyor. Saldırının lojistik unsurları olan bazı kişilerin içki içmek, kumar oynamak gibi sosyal alışkanlıkları ile sabıkalı olmaları gerekçe gösterilerek hem şeriatçı basın hem de laikliğe saldıran siyasal iktidar hedef dışına çıkarılmaya çalışılıyor. El Kaide, İslami Hareket ve Hizbullah gibi örgütlerin de geçmişteki eylemlerinde, kumar, hırsız lık, yankesicilik, cinayet, kapkaç gibi eylemlere karışan sabıkalılarla, uyuşturucu ve tiner bağımlılarını kullandığı unutuluyor. Bu tür suç gruplarının terörün potansiyel eylemcileri olduğu bilmezden geliniyor. Bu bağlamda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök 'ün yurttaşları tepkilerini sürdürmeye çağırmasının ardından gerici organizasyonun içinde emekli bir asker olduğuna ilişkin haberler kasıtlı olarak öne çıkarılıyor. “

            O emekli asker Muzaffer Tekin..

            Muzaffer Tekin’i 1974’te Kıbrıs’ta tanıdım.

            Teğmendi. TSK Şeref madalyası aldı.

            Onun madalyasını bol ışıklı sahnelerde verilen yahut işportadan alınan şiltlerle, tüzük gereği iki imza ile kağıt üzerinde verilen ve törenlerde süslenmek üzere takılan madalyalarla karıştırmayın.

O madalyasını savaş meydanında kan ve ter dökerek aldı.

Ordudan filan da atılmadı. Atatürkçü idi. Devletini ve milletini severdi.

Muzaffer Tekin kahramandı.

Kahraman bir subaydı.

Kahraman bir Türk Subayı idi.

Şimdilerde ey millet Türkiye’de kahraman olmak…

Türk olmak..

Ve subay olmak (Astsubay olmak, polis olmak)..

Hiç kolay değil..

            Eğer ettiğiniz yemine sadık olarak devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü için çalışan ve çarpışan…

Kahraman bir Türk subayı, astsubayı, polisi iseniz…

            AB sürecinde, AB muhiplerinin karşısındasınız, hedef tahtasındasınız demektir.

            Şemdinli’de iki astsubay ve Kara Kuvvetleri Komutanı ile başlayan ve güvenlik güçlerini bütünüyle itibardan düşürme amacına yönelik okyanus ötesi uluslar arası gerici ve bölücü bir operasyonun son halkasıdır Muzaffer Tekin.

            Saldırı’da yaralanan fakat daha önce türban lehine oy vermiş olduğu için Arınç’ın “Saldırgan ona niye ateş etmiş?” dediği Danıştay Üyesi Ayfer Özdemir hastaneden taburcu edilirken ne dedi:

            “Ben kadı değil, hâkimim. Cumhuriyet düşmanları asla beni kendilerinden tarafmışım gibi göstermesinler. Attıkları kurşun beni öldürmedi, ama bu beni öldürür”

            Peki Muzaffer Tekin intihara teşebbüs ederken yazdığı notta ne dedi?

"Devletime bağlı bir insanım. Şerefimle ve gururumla hizmet ettim. Ben ordunun kahraman bir subayıyım. Hiç tasvip etmediğim bu eylemlere adımın karıştırılması ve adımın bu kişilerle anılmasına dayanamayıp intihar ediyorum".

Muzaffer’i de aynı Hâkim Özdemir gibi 74’te Kıbrıs’ta Rum’un attığı kurşun değil ama menfur saldırı ile beraber adının anılması öldürmüştür.

Ortam gergin…

Havada is var, sis var..

Dışarıda Irak var, İran var, Kıbrıs var, Ege var.

İçeride Kocatepe Camii var. Cumhurbaşkanlığı seçimi var.

Başbakan, Bush’tan randevu istemiş, kabul edilirse gidecekmiş.

Amerika’dan biraz umut alarak dönerse ey millet….

Sonbaharda seçim var..

Demirel’in dediği gibi “Türkiye bu gerginlikle daha fazla yaşayamaz”.    22 Mayıs 2006

 

            “57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA

57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA

57’İNCİ ALAY HERYERDE 

  HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”