Siyaset12 Mayıs 2006 00:00

Büyük Karara Doğru - Haldun Çancı

Son yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk toplumu çok hızlı bir başkalaşım süreci yaşamaya başladı.   Etrafımızda olup bitenlere baktığımızda, bin yıllık Türk siyasal kültürünün genel geçer yaklaşım ve teamüllerinin dışında bazı önemli gelişmelerin yaşandığını görüyoruz.   Yüzyıllardır kemikleşmiş olan, güçlü devlet geleneği, sanki birden ortadan kalkıyor.   Türk ulus-devleti, küreselleşme çağında, Batı dünyası dışındaki diğer ulus-devletler gibi tehdit altında. Bu kadarını anlamak için kahin olmaya gerek yok.   Ancak, tehdit altında olan, yalnızca ulus-devlet modeli değil, sanki, Türklerdeki geleneksel devlet olgusunun ve algısının bizzat kendisi gibi görünüyor.   Devlet ve devlet merkezli yaklaşımlar, Türk siyasal tarihinde hiç görülmediği kadar sorgulanıyor, yargılanıyor ve mahkum ediliyor.   Bu süreç, ABD’nin de desteklediği, AB sürecinin güdümünde sürdürülüyor.cialis manufacturer coupon open drug coupon cardsitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effects

Türkiye’de devlete karşı olan bakış açısı gerçekten değişmeye mi başladı?

 

Hem de, böyle bir değişimin temel mekanizmasını oluşturacak, toplumsal bir talep ve toplumsal altyapı olmadan mı bu değişim gerçekleşiyor?

 

Hatta, bu değişim, bu kadar hızlı bir biçimde mi kotarılacak?

 

İddia o ki, devlet merkezli anlayıştan, birey ve toplum merkezli anlayışa, yani gerçek demokrasiye doğru geçiliyor.

 

Demokrasinin gerektirdiği ‘katılımcı siyasal kültürün’ olmadığı, cemaatlerin, aşiretlerin, mezhepsel, ve etnik gruplaşmaların toplumu sarmaladığı, yani, bireyin ve sivil toplumun olmadığı bir yapıda,  bu süreci kimler, kimin adına devam ettiriyor?

 

Hepsinden önemlisi, bu süreç, demokrasi denen olgunun dışarıdan zorla dayatılabilecek bir şey olduğu algısı üzerine mi kurulu?

 

Yoksa, bütün bunlar birer yanılsama mı?

 

Zira, hepimiz, bin yıllık siyasal kültürün, devlet geleneğinin ve teamüllerin, bugünden yarına kolayca değişmesinin mümkün olmayacağını biliyoruz. Tıpkı, dayatma demokrasilerin, gerçek demokrasiler olmadığını  bildiğimiz gibi.

 

Gerçek değişişimin, zamanla değişecek siyasal kültürün ve olgunlaşacak iktisadi-toplumsal altyapının ortaya çıkaracağı içsel taleplerin baskısı ile, ancak mümkün olabileceğini bildiğimiz gibi.   

 

Peki, o zaman bugün değişen nedir? Yaşanmakta olan “hızlı reform süreci” neleri ortadan kaldırmayı ve yerlerine neleri koymayı amaçlamaktadır?

 

Yoksa, işin görünmeyen başka boyutları, bazılarının, perde arkası niyetleri mi var?

 

Bu gidişe taraftar olanlarla, karşı çıkanlardan hangisi doğru olanı savunuyor?

  

Bazılarının, çok iyi ve çok olumlu olarak tanımladıkları mevcut gidişat devam edecek mi?

 

Yoksa, işin sonuna doğru mu yaklaşıyoruz?

 

Ülkenin, “reform” adı altında deforme edilmesi süreci nerede durdurulabilecek?

 

Bu soruların yanıtlarının tamamından, biz, sokaktaki insanlar sorumluyuz.

 

Bu soruların yanıtları, bu ülkeyi yönettiği sanılan kadrolara bırakılamayacak kadar hayati.

 

Çünkü, bu konuların hepsi, bizim ve çocuklarımızın geleceği ile çok yakından ilgili.

 

Bu sürecin, bu biçimde daha fazla devam edip etmeyeceği konusundaki kesin karar günü süratle yaklaşıyor.

 

Geldiğimiz noktada, ulusça, önümüzde iki farklı yön sapağı bulunuyor. 

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, keskin bir yol ayrımına doğru hızla ilerliyor.

 

Herkes, safını ve söylemini netleştirme, duruşunu sabitleştirme aşamasına geldi.

 

Ulus, büyük bir karar aşamasına doğru yaklaşıyor.

 

İki seçenek önümüzde duruyor.

 

Ya istiklâl, ya izmihlâl.

 

Yani, ya bağımsızlık, ya çöküş.

 

Karar bizim.