Ne oldu? Hani, AB'ye girip de zengin olacaktık??? - Hasan Ünal
Kıbrıs'ta referandumlardan bu yana tam iki yıl geçti. İki koca yıl... Başbakan Erdoğan'ın 'çözümsüzlük çözüm değildir' lakırdısını diline pelesenk ederek başlattığı 'bir adım önde olma politikası' sayesinde herkesi arkamıza aldık; ama, sonuçta bir şey alamadık.Başbakan Erdoğan referandum sonuçlarının altmış yılın diplomatik başarısı olduğundan dem vuruyordu. Oysa referandumdan bir ay sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Türklerin büyük bir çoğunlukla 'evet', Rumların ise kesif ekseriyetle 'hayır' demiş olmalarını, Türk tarafı açısından egemenlik iddiasından vazgeçmek olarak yorumluyordu. Gerçi Annan, raporunda, Türk tarafına uygulanan ambargoların KKTC'yi tanımaya yardım etmeyecek bir şekilde kaldırılmasını tavsiye etmekteydi; ancak, bu raporu ve bu bölümünü dikkate alan bile almadı.levitra and diabetes diabetes sexuality treatment sexual dysfunction in diabetesclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilo
Bu arada müzakere/mütareke basını ve o kategoriye dahil edilmek için can atan güya İslamcı/muhafazakar gazete ve televizyonlar, gerçekte olmayan başarıyı ballandıra ballandıra anlatmaktaydılar. Ambargolar kalkacak, gemiler ve uçaklar KKTC liman ve havaalanlarına doluşacak ve bir yandan Kıbrıs'ta işler tıkırında girerken, öte yandan da Türkiye'nin AB'ye girmesi kolaylaşacaktı. Kıbrıs konusunda artık hiç kimse Türkiye'yi sorumlu tutamazdı.
Aradan altı ay geçmeden AB'nin Türkiye konusundaki ilerleme raporu çıktı. Başbakan Erdoğan'ın 'gayet olumlu ve dengeli' bulduğu bu raporda, referandumlardan ve Rumların 'hayır' demesinden bahsedilmiyor; sadece sorunun çözülmemiş olmasının Türkiye açısından bir engel olduğu vugulanıyordu. 17 Aralık dağı ise fare doğurdu. Kararda Türkiye'ye, içi boş bir özel statü sanki tam üyelikmiş gibi dayatılıyor; öte yandan da Ek Protokol'ün Türkiye tarafından imzalanarak yürürlüğe konulması şarta bağlanıyordu.
17 Aralık kararları, Başbakan Erdoğan'ın beklentilerini ortadan kaldırırken, yalan makineleri haline gelmiş gazeteci kılığındaki geniş bir kesimin yalanlarının üzerinde kırbaç gibi şaklamıştı. Ama yalandan ölen olmamış atasözünde olduğu gibi, ölen olmadı. Aynı kalemler bu defa AB'nin hazırladığı iki tüzük taslağını hem Kıbrıs Türk halkına hem de Türkiye'ye satmaya çalıştılar. AB, Kuzey Kıbrıs ile doğrudan ticaret yapacak ve Kıbrıs Türk halkına ciddi miktarda mali yardımda bulunacaktı.
Bu beklentiler de güneş altındaki kar yığınları gibi yavaş yavaş eridi. Şubat ve Mart 2006'da AB Papadopoulos'un bütün önerilerini ve taktiklerini kabul etti. Türkiye Ek Protokol'ü derhal uygulamaya koymalı, liman ve havaalanlarını Rumlara açmalıydı. Aksi takdirde Türkiye fiili müzakerelere başlayamayacaktı. Yani sorumlu ve suçlu Türkiye'ydi.
Çözüm AB açısından kolaydı. Türkiye askerlerini ve 1974'den sonra Adaya yerleştirdiği Türkiye kökenlileri geri çekerse, Rumlar egemenliklerini kuzeye genişletmek suretiyle sorunu çözerlerdi. Şimdi iki yıllık beklentiler döneminin sonunda buraya gelindi. Ama ortada ne özür dileyen var ne de pişman olduğunu ima eden. Gerçi Kıbrıs Türk halkı Annan planına olan umutlarını artık çöpe atmış. Rumlar Annan sözcüğünü bile duymak istemiyor; ama Talat hala Annan planı peşinde koşuyor. Böyle giderse Mehmet Ali Annan diye anılacak. AKP ise AB sürecini hatırlamak bile istemiyor. Sanki AB koca bir kaya olmuş ve AKP'nin üstüne devrilmiş gibi bir halleri var. İçimizden sormak geliyor, 'heyyyy millet, ne oldu, hani, AB'ye girip de zengin olacaktık yaaaa'.