 |
Röportajı siyaset, ekonomi, dış politika ve küresel konjonktür olmak üzere dört temel ayak üzerine oturtup; sadece muhalif kişiliğiniz değil, Ankara'nın nabzını iyi tutan bir politikacı olarak, mevcut duruma ve geleceğe yönelik analitik gözlemlerinizi okuyucumuza sunmak istiyoruz.
AKP ile ilgili "varoşların modernleşmesi projesi" olduğunu zannediyordum fakat "devletin varoşlaştırılması" olduğunu gördüm diyorsunuz? AKP Projesinde sizin için dönüm noktası neydi? |
| |
Dönüm noktası seçimlerden önce başladı. Seçimlerden takriben 1 ay kadar önce ekonomide Ali Babacan’ın ortaya çıkması ve IMF politikalarının aynen tatbik edileceğini taahhüt etmesi, ülkenin reformun artmayacağının, sosyal adaletin sağlanmayacağının ve rant ekonomisinin devam edeceğinin göstergesiydi.
Seçimlerden hemen sonra, parti içi demokrasi askıya alındı. Hemen arkasından tezkere sürecinde haysiyetli bir dış politika yürütülemeyeceği anlaşıldı. Sonra da göstermelik olarak kurulan Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu ile benim için ip koptu. Sonra zaman içinde görülen devlet görgüsünden uzak, lümpen, varoş anlayışlı devlet idaresi de durumu teyid etti. |
 |
Tayyip Erdoğan ; danışman kadrosu ve hükümet üyeleri ile yakın mesai içinde bulundunuz.
Biz başından beri Tayyip Erdoğan'ı; kendisini iktidara taşıyan güç odaklarına karizmasını kiralayan lider olarak tanımladık ve AKP'yi başından beri bir koalisyon hükümeti olarak değerlendirdik.
Erdoğan'ın karizmasının ciddi darbeler aldığı ve parti içindeki merkezkaç kuvvetlerin arttığı bir süreçte; siz parti içerisinde farklı gündemleri/projeleri olan kaç grup görüyorsunuz ve önümüzdeki dönemde bu gruplar arasındaki olası çekişme alanlarını değerlendirebilir misiniz?
|
| |
AKP’nin siyasi bir parti olmaktan ziyade, Tayyip Erdoğan’ın karizması etrafında iktidar hevesi ile toplanan; bir manada “Tayyip Erdoğancılar Kulübü veya derneği” olduğu doğrudur. İktidar hevesinin ortaya çıkarttığı bu koalisyon, bir seçim yenilgisinden evvel bence dağılmaz.
Zira, sizin, paylaştığım öngörünüzün zaman içinde doğrulanacak olmakla beraber, halen AKP’nin içinde en muhalif görünenlerin bile Tayyip Erdoğan’la baş başa bir görüşme yaptıktan ve kendi tabirleriyle “gazları alındıktan” sonra, itirazlarından vazgeçtikleri ortada. |
 |
İktidarın ilk dönemlerinde Başbakan'ın "hortumları kestik" söylemini tekrarlamayı çok severdi fakat son dönemlerde; AKP'nin illerdeki Ali Dibo şirketlerinden, Maliye Bakanı'nın icraatlarına; özelleştirme ihalelerinden, Ofer olayına kadar bir çok vaka "hortumların kesilip sadece başka yerlere bağlandığını gösteriyor. Bizzat Başbakan'ın serveti; kolundaki saatin değerinden, ailecek aldığı villalara kadar yakın mercek altına alınmış durumda.
Bu alanda tek başınıza soru önergeleri ile ciddi muhalafet yapan bir isim olarak; AKP iktidarının yolsuzluk haritasının ana tepelerini bize çizebilir misiniz? |
| |
Doğrusu yolsuzluk hattı değil, yolsuzluk sattı var. Hemen her taraf yolsuzluk.
Başta Başbakanlığın kendisi. Ardından belediyeler. (Bu konunun üzerinde yeteri kadar durulmuyor) Ardından Enerji Bakanlığı, ardından Gümrüklerden sorumlu Devlet Bakanlığı, ardından hem özelleştirmesi ile, hem Milli Emlak’taki tahsislerle, hem vergi uzlaşmaları ile Kemal Ağabeyli Maliye Bakanlığı, arkasından özerk kurumlarıyla, TMSF’si, hatta geciktirdiği ihalelerdeki usulsüzlüklerle EPDK’sı, arkasından hızlandırılmış trenleriyle, Aria-Aycell birleşmesi ve yaptığı çeşitli ihalelerle Ulaştırma Bakanlığı, şeker ve un kaçakçılıklarıyla, yanlış tahsisleriyle Sanayi Bakanlığı…
Sonra da, yolsuzluklar kadar hatta daha önemlisi kadrolaşma….
Gördüğünüz gibi yolsuzluk sıradağlarından bahsedebiliriz.
Tayyip Erdoğan Hükümeti yolsuzluklar dolayısıyla, kamuyu en fazla zarara uğratan Hükümet olarak tarihe geçecek. |
 |
Bu yolsuzluk haritasının diğer ucunda yaratılan yeni bir sermaye sınıfı var.
Türkiye'ye giren kaynağı belirsiz gri ve kara parayı da ekleyince; Türkiye'de iki ekonomi yaratılmış durumda. Birinde; neredeyse kendi içinde, halktan bağımsız yaşayan bir elit kesimin dışarı ile bağlantılı döndürdüğü bir bypass ekonomisi; diğerinde ise zar zor geçinmeye çalışan ve Başbakan'ın "kişi başına gelirimiz 5008 dolar" oldu sözlerini şaka olarak kabul eden halk kesiminin ekonomisi.
Bu Başbakan'ın Monaco'da CitiGroup ile yaptığı çok özel görüşme; dünyadaki "İslami Sermaye" diye lanse edilenlerin arkasından genellikle Anglo-Sakson-İsrail çevrelerininz çıkması (Bkz: Oger Telekom) içimizden bir ses resmin çok daha karmaşık olduğunu söylüyor .
İster "dini"; ister "etnik tabanlı" olsun; bu yeni sermaye sınıfı ve sistemin yerleşmiş diğer iç ve dışsınıfları ile ilişkilerini; kısacası AKP'nin Türkiye'nin elit haritasını nasıl değiştirdiğini anlatır mısınız? |
| |
AKP başta elit haritasını değiştirmeye hiç uğraşmadı. Bilakis, mevcut iç ve dış elitlerle iyi geçinerek iktidarını sağlamlaştırmaya baktı. Dönüm noktası kendilerinin beklemedikleri ve kontrollerinde de olmayan başka bir gelişme ile ortaya çıktı:
Petrol fiyatlarının artması. Artan petrol fiyatları İslami kaynaklı 300-400 milyar dolar yaratıyor her sene. Bu paraların gerek sermaye, gerek sıcak para olarak Türkiye’ye gelebilir olması AKP’nin hem ekonomik ama daha da ziyade siyasal yol haritasında değişikliklere sebep oldu.
Bu sermaye gruplarının Türkiye’de kurmak istedikleri ortaklıklara mutlaka kendi yandaşlarını tavsiye eden hatta mecbur kılan bir tavır ortaya yeni Tayyip Erdoğan zenginleri çıkarmaya başladı.
Kullandıkları araç, arazi rantı.
Zaten belediye günlerinden beri anlaşılan bu konuyu çok iyi öğrenmişler:
Tarla niteliğinde, değeri 1 lira olan arsayı yandaşlarına aldırıp, önce imarını verip, sonra ya TOKİ ile ya belediye ile kat karşılığı anlaşma yaptırıp, değerinin 1 liradan 100 liraya çıkartıyorlar. Bunu da daha ziyade belediyeler eliyle yapıyorlar. AKP’nin yeni sınıf yaratması, merkezi hükümetten ziyade yerel hükümet eli ile olacak. Bir numaralı araç da arazi rantı olacak. Bu arada da özelleştirmeden ve TMSF satışlarından elde edilen karlar ve avantajlar da işin cabası.
TMSF için bakın bir örnek vereyim:
50-60 milyon dolarlık Star gazetesi imkanlarını, tuttular 8 milyona Gülen Cemaatine verdiler.
|
 |
Tayyip Erdoğan'ın servetinin merkezinin Kanada olduğu yönünde tarafımıza ulaşan duyumlar var.
Siz de yazılarınızda, Tayyip Erdoğan'ın oğlu ile Unakıtan'ın oğlunun Kanada'da yaptığı görüşmeye dikkat çekiyorsunuz?
Keza İstanbul'da Erdoğan'ın kardeşi Mustafa Erdoğan'ın ziyaretçi trafiği izlendiğinde ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.
Sizce Çamlıca-Kanada hattında neler oluyor?
|
| |
Bilemem, ama somut veriler var.
Mustafa Erdoğan’ın fevkalade aktif bir şekilde özelleştirmelerle ve yabancı yatırımcılarla uğraştığı ortada.
Ocak ayı içerisinde de Tayyip Erdoğan’ın Harvard’da okuyan oğlu ile Unakıtan’ın oğlunun, Bilal Erdoğan'ın yaşadığı Atlantik kıyısında değil de, takriben 5 bin kilometre ötede Pasifik Kıyısında Bankuver şehrinde buluştukları da bir vakıa,
Bu buluşma 14 Ocak’ta mı, 17 Ocak’ta mı olmuş, onu da Tayyip Erdoğan ve Unakıtan açıklasınlar. |
 |
Bu haritanın oluşturulmasında Cüneyt Zapsu'dan; Egemen Bağış'a kadar Erdoğan'ı çevrelemiş ciddi bir tabaka mevcut. Türk siyasi hayatında "danışmanlık" kavramını neredeyse bakanlık düzeyine taşıyan bu ekip; şimdi de Başbakanlık teşkilatını değiştirerek bu konumlarını yasal bir statüye kavuşturmaya çalışıyor.
Bunun aynı zamanda federal başkanlık sistemine geçiş için taktik bir adım olduğu gözleniyor.
Sizce danışmanın Türk siyasi hayatında yeri ne olmalı ve bu danışmanlara Tayyip Erdoğan'ın niye ihtiyacı var? |
| |
Size 10 Nisan’da haberx’te yazdığım yazının Cüneyt Zapsu ile ilgili soru önergesini de ihtiva eden kısmı ile cevap veriyim:
|
Tayyip Erdoğan biliyorsunuz hiçbir tenkidi kaldıramayan bir insan. Meclis’te veya basında aleyhine en ufak bir tenkit görsün hemen hakaret davasını açıveriyor. Bugüne kadar kazandığı tazminatlarla da servet denilecek bir para kazandı.
Bir çok insan gibi onun da hakarete hiç tahammülü yok. Hatta daha da ileriye gideyim, bir siyasetçide olması gereken “tenkide tahammül” bile yok.
Tenkitlere ve hakaret addettiği sözlere hiç tahammül gösteremeyen Tayyip Erdoğan’a en ağır hakaret yakın yardımcılarından, AKP’nin “veri koordinatörü” Cüneyt Zapsu’dan geldi.
Cüneyt Zapsu, ABD’deki konuşmasında, “Tayyip Erdoğan’ı kullanın, üstüne sifonu çekmeyin” sözlerini etti.
Kullandığı tam cümle şöyle:
“Kamuoyu yoklamalarında yüzde 42 çıkıyoruz. Daha altı-yedi sene iktidardayız. Tayyip Erdoğan'ı süpüreceğinize kullanmaya bakın"
İşin dış siyaset skandal boyutunu şimdilik bir tarafa bırakalım, beni alakadar eden Türkiye Başbakanının maruz kaldığı hakaret boyutu. Cüneyt Zapsu’ya göre Tayyip Erdoğan kullanılabilecek bir emtia. (Biliyorsunuz kullanma kelimesinin çok çeşitli manaları var.) Cüneyt Zapsu bu lafın da ötesine geçiyor, Başbakanın üzerine sifonu çekmeyin diyor. Bana kalsa ve hukuken imkanım olsa Cüneyt Zapsu’yu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başbakanını küçük düşürmek ve hakaret etmekten dolayı savcılığa şikayet eder ve dava açardım. Ama yapamam; çünkü Cüneyt Zapsu’nun fiili ancak “şikayete bağlı” olarak işleme konulabiliyor.
Yani, Başbakan Cüneyt Zapsu’yu şikayet ederse Zapsu’nun hakkında dokunulmazlık da olmadığına göre savcı derhal işlem yapabilecek.
Ama yok, Başbakan durumu içine sindirirse ve/veya kendisi de kendini kullanılacak bir kişi veya emtia olarak görüyorsa ve/veya “arkadaşlarımın bana hakaret etmesi serbesttir” diye düşünüyorsa harekete geçmez.
Ben Başbakana aşağıdaki soru önergesini verdim; cevap gelirse paylaşırız:
“Başkanı bulunduğunuz Adalet ve Kalkınma Partisi’ni temsilen ABD’ye giden partinin Veri Koordinatörü Cüneyt Zapsu, sizinle ilgili şu sözleri sarfetmiştir: “Kamuoyu yoklamalarında yüzde 42 çıkıyoruz. Daha altı-yedi sene iktidardayız. Tayyip Erdoğan'ı süpüreceğinize kullanmaya bakın"
Bir milletvekili ve Türk vatandaşı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına; bir çok fiiline muhalif bile olsam, kullanılacak bir kişi veya emtia ve sifon çekilerek yollanılabilecek bir kişi veya emtia şeklinde hitap edilmesi son derece rencide edici bir terbiyesizliktir.
En ufak bir tenkidi bile hakaret kabul ederek dava açtığınız düşünülürse, Cüneyt Zapsu’nun Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını aşağılayan bu fiili hakkında ne yapmayı düşünüyorsunuz?” |
Pek tabii danışmanlar Bakanlardan veya milletvekillerinden daha yakın, daha itaatkar, daha sırdaş, çalışılması daha rahat olabilir. Ayrıca, danışmanlıktan başka hiçbir işleri filan falan da yok.
Bunların arasında Nabi Avcı gibi çok kıymetli insanlar da var; Yalçın Akdoğan gibi fikri yanlışlarla dolu olmakla beraber, çok ahlaklı insanlar da var. Ama bir de diğerleri var.
Bunları federal sistemin ayak sesleri gibi görmeyin.
Bunları padişahlığa özenen, fevkalade kuvvetli bir egosu, hatta haberx’teki 28.02.2006 tarihli yazımda göreceğiniz gibi patalojik narzism, yani hastalıklı kendini beğenmişlik kriterlerini dolduran, hatta yüzde yüz tutturan bir kişiliğin tezahür ve uygulamaları olarak görün. |
 |
Tayyip Erdoğan'ı anlamak için "Machiavelli ile Goebels'i okumak lazım" diyorsunuz. Bu iki ismin felsefesi CIA'in kuruluş felsefedir ki; Goebels bizzat yeralmıştır bu kuruluşta.
Keza; Cüneyt Zapsu gibi ABD-Almanya ekseninde duran bir ismin Erdoğan'ın "veri filtresi" konumunda bulunması önemli bir ayrıntı.
Erdoğan'ın konuşma metinleri ile konuşma tarzı arasındaki derin makas da; Erdoğan'ın söyleminin ciddi bir mühendislik sonucu ortaya çıktığını koyuyor.
Bu tez doğrultusunda; sizce Erdoğan'ı yaratanlarla; harcayacak olanlar aynı mı? |
| |
Dış dinamikler açısından tereddütsüz evet, kesintisiz evet.
İç dinamikler açısından da evvela mazlumiyeti yaratan adalet mekanizması ile, Tayyip Erdoğan’ı kendi tabanında şahlandıran 28 Şubat sürecini yaratan askeri bürokrasi de bu kapsamda görülebilir.
Bu aradaki sorunuzdaki “konuşmalardaki mühendislik” meselesine dikkat çekmiş olmanızı da tebrik ederim. |
 |
Türkiye'deki siyaset ve devlet sistemi içerisinde; hükümete karşı yerleştirilmiş , kendi iç siyaset üretme ve uygulama kapasiteleri olan; denge mekanizmaları mevcut.
Bunlardan biri Meclis(muhalefet) biri Cumhurbaşkanlığı; diğeri Genelkurmay.
Gelinen noktada Erdoğan ve ekibinin yaptıklarına şaşırmak bize açıkcası çok naif bir yaklaşım olarak geliyor. Sonuçta bu ekibin ne olduğu, ne yapacağı başından beri belliydi ve bu açıdan kimsenin şaşırma hakkı olduğunu düşünmüyoruz.
Biz; sistem içerisindeki diğer denge unsurlarının bu tablo karşısındaki atıllıklarının esas şaşırtıcı vebelirleyici unsur olduğunu; araba uçuruma doğru hızlanırken; esas sorumlunun gaz değil, görevini yapmayı unutan fren olduğunu düşünüyoruz.
Sistem çözülürken; sistem içerisindeki diğer denge unsurları ne yapıyor? |
| |
Sorunuzda ayrı ayrı cevaplanması gereken unsurlar var:
Birincisi TBMM: Meclis parçalı olup, çeşitli iktidar alternatifleri çıkarma imkanına sahipse göreceli olarak bir fren görevi yapabilir. Ama, ezici bir matematiksel iktidar çoğunluğunun olduğu Meclis’te 1 Mart tezkeresindeki gibi iktidarın acemiliğine gelen arizi meseleler dışında hiçbir fren görevi bekleyemezsiniz.
Evet belki Meclis’teki başta anamuhalefet partisi olmak üzere, hiç olmazsa iki partinin daha şiddetli bir muhalefetini bekleyebilirsiniz. Bence var. Var da, bunu sizin kulaklarınıza ve gözlerinize getirecek bir medya yok. Onun için yok diye algılanıyor.
İkincisi, “AKP’nin baştan beri belli olması”: Doğrusu seçimlere kadar geçen süreçte sizin naif dediğiniz kategoriye ben de dahildim. Katiyen de gocunmuyorum ve pişman değilim. “Çevre”yi temsil eden bu oluşumun samimi, ahlaklı ve dik duran insanlardan müteşekkil olduğunu düşünmek ve bir şans vermek demokrasinin olgunlaşması için lazımdı. Ben yanıldığımı çabuk anladım. Belki de yanılmadım da değiştiler. Zaten değiştik diye bas bas bağırmıyorlar mı?
Benim tanıdığım ve sevdiğim Tayyip Erdoğan, hakikaten fakirlerin evine iftara giderken katiyen basının bilmesini istemez, basın haber almışsa etrafındakileri azarlardı. Mütevazi saatler takar, pahalı saat takanlara da ters bir gülümseme ile süzerdi ve bunlarda samimiydi. İktidara gelince hakikaten değişti, edilgen, zenginlik düşkünü, pahalı saat koleksiyoncusu, kudrete aşık, ters bir adam oldu çıktı. İşte ben buna varoşların modernleşmesi yerine devletin varoşlaştırılması diyorum.
“Çevre” beğenmediği, ahlaken zayıf bulduğu elitlere bir ders verme, örnek olma fırsatını kaçırma bir yana, beğenmediklerinin en kötüsü ve seviyesizi haline geldiler.
Üçüncü konuda sistemin diğer denge unsurları meselesi: Birinci denge unsuru sorunuzda yok ama medya. Medya durumdan çok memnun.
Buna mukabil muhtemelen sorunuzun kapsamında olan üniversite, asker ve yargı bürokrasisi için bir şey söylemek istemiyorum. Bunlar ne zaman bir işe karışsalar iş daha kötü olur. Bu konuyu da sabır ve demokrasi temizleyecek. Bu arada doğru dürüst çalışması gereken, ama cumhuriyet muhafızlığı yapmak için değil, adaleti adalet gibi uygulaması gereken yargı var.
Bu konuda çok büyük zaaf görüyorum;
Yargıtay Başsavcılığı sadece Tayyip Erdoğan’ın Türklüğü reddeden Türkiyelilik söylemi yüzünden AKP’nin kapatma davasını açmış olması gerekirdi.
|
 |
Ana muhalefet partisi olarak CHP'nin yapması gereken muhalefeti yaptığını düşünüyor musunuz?
|
| |
Bunu değerlendirmek bana değil, halka düşer. Ancak, siyasetin içinde olduğum için açıkça söyleyeyim, başta CHP’nin muhalefeti olmak üzere, muhalefetin yaptıkları medyanın perdelemesi yüzünden halka ulaşamıyor.
|
 |
Devletin birimleri ve dinamiklerinin birbirleri ile ciddi bir çatışma içinde olduğu artık kahve sohbetlerine konu oldu. Türk Devleti'nin bağırsakları masaya döküldü ve toplayabilen kimse yok.
Halbuki Cumhurbaşkanının devletin başı olarak bu görevi yerine getirmesi lazım ki; Sayın Sezer'in; veto gücü ve dürüst adam imajının ötesinde bir hamle yapma konusunda ciddi sıkıntıları olduğu gözleniyor.
Sizce bu Sezer'in karakterinden kaynaklanan bir sorun mu; yoksa Cumhurbaşkanı'nı hareketsiz kılan başka etmenler mi mevcut? Sezer'in çevresindeki ekip içerisinde de; Cumhurbaşkanı'na giden veri akışını kirleten veri filtreleri sözkonusu olabilir mi?
|
| |
Sayın Cumhurbaşkanının karakteri hakkında yorum yapmak bana yakışmaz; Haddim de değil.
İcraatına baktığımda ise, yapması gerekenden çok daha azını yaptığını söyleyebilirim.
Devlet Denetleme Kurulu’nu çok daha kuvvetlendirerek fevkalade aktif hale getirmesi ve Anayasanın kendine verdiği görev çerçevesinde devletin üç erkinin Yasama, yürütme ve yargının bir eşgüdüm içinde çalışmalarını temin etmek mutlaka gereklidir.
Bir önemli eksikliğini de şeffaflık eksikliğinde görüyorum ve bu eksikliğini çok önemsiyorum.
AKP’nin kadrolaşması konusunda, Sayın Sezer atamalarını veto ettiği kişilerin veto sebeplerini kamuoyu ile paylaşmalı ki, herkes Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir zihniyetle kadrolaşmak istediğini görsün.
Sayın Sezer veto nedenlerini somut olarak açıklamayınca, açıklayamayınca meydan Tayyip Erdoğan’a kalıyor o da “ben istediğimle çalışırım, beni çalıştırmak istemiyorlar” diye mazlumu oynayarak siyasi puan kazanıyor. |
 |
Sizin konumunuzda olup da; Genelkurmay Başkanı'nı açıkcaistifaya davet eden olmadı.
Türk Silahlı Kuvvetleri'ni Türkçe;Genelkurmay'ı ise Türk Dil Kurumu olarak algılarsak; Türkçemizi sonuna kadar sahip çıkmak bazen Türk Dil Kurumu'nu en acımasız şekilde eleştirmeyi şart koşuyor.
Sizce; TSK'nın üst komuta kademesinin merkezi olan Genelkurmay'ı bu süreçte bu kadar körleştiren, başına çuval geçireni hala müttefik olarak Millete lanse ettiren; AB süreci adına Kıbrıs'tan Türk Ordusu'nun çıkması için çaba gösterenlere sesini çıkarmazken; Meclis'ten bir tabur asker çekilecek diye bildiri yayınlatacak kadar çelişkilere düşüren nedir?
Bu sadece bir Hilmi Özkök sorunu mu; yoksa Teğmenlikten Paşalığa kadar geçen süreç içerisinde; Türk Paşalarını stratejik ve taktik körlüğe iten sistematik bir sorunla mı karşı karşıyayız? |
| |
Bilmem, bilemem.
Şimdi bir taraftan Enver Ören’in kayınpederi, Nur Cemaatinin çok önde gelenlerinden Hüseyin Hilmi Işık’ın askeri lisede talebesi olanlar iş başında,
diğer taraftan da Ordunun önemli bir kısmında tereddütsüz samimi bir Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi mevcut.
Pek tabii ayrıca, son 50 senede Pentagon’un yakın ilişkilerinin bazı sonuçları olduğu da muhakkak.
Ben sebebine girmeden sadece icraatına bakarak Sayın Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı açısından pek yeterli olmadığı kanaatindeyim.
Sebeplerini uzun uzun okumak isterseniz haberx.com’daki yazılarıma bakın ama özetle söyleyeceklerim şudur:
Nasıl bir fizikçinin veya matematikçinin demokrat olması alakasız bir konu ise, Genelkurmay Başkanının demokrat olması da mesleği ile alakasız bir konudur. Askeri bürokratın görevleri kanunla belirlenmiştir. Bu görevlerin üzerinde de Türk toplumunun kendisine atfettiği ulvi, manevi yer dolayısıyla özel mesuliyetleri de vardır.
Ordunun kafasına çuval geçiyorsa,
güvenliği alakadar eden konularda meşru zeminlerde sesini duyamıyorsak, bırakın Kıbrıs’ı, AB’yi , Annan Planını; mayınlı arazilerin yabancıya verilişi, ikiz yasalar, yabancılara mülk satışı, Yunanistan’da casusluk yaptığı kendi adamlarınca itiraf eden Vodafone’a Telsim’in satışı, Türk Telekom’un güvenlik belgesi aranmadan satılması gibi bir çok konuda, sesini çıkartmayan, tarikat bağlantılı bazı savcıların hukuku çok aşan davranışlarına karşı
adamlarına manen bile olsa sahip çıkamayan bir Genelkurmay Başkanı Türkiye için bir zafiyettir. |
 |
Bu körlüklerin yaratılmasında kişiler ve kişiler çevresinde örülen dinamikler önemli ise; Fethullah Gülen'i bütün bu tabloda nereye oturtuyorsunuz.
Siz kendisini tanıyan biri olarak; Fethullah Gülen ismi üzerinden oluşturulan ve yabancı istihbarat örgütlerinin içine sızdığı cemaat dinamiklerinin; siyaset-ordu-sermaye üçgeninde nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz? |
| |
Yine somut hadiselere bakalım: Polis müdürlerinden biri çıkıp, “Gülen’in silahlı organizasyona ihtiyacı kalmadı. Polisteki Gülen taraftarları yeter” diyor. İhbar niteliğindeki bu konuşma üzerine bir tahkikat bile yapılamıyor.
Yurtiçindeki okul yurtlarının durumu ortada. Somut olarak bir de medyaya bakın.
Gülen Cemaati, Aydın Doğan’dan sonra neredeyse Turgay Ciner-Dinç Bilgin’den de daha kuvvetli bir basın grubu haline geldi.
Ben uzun müddet yurt dışındaki okulları büyük bir hararetle destekledim. Şimdi bakıyorum, adı Türk olan bu okullar, nedense Türkçeyi tali bir mesele haline getirmişler, bir çok ABD’li öğretmen çalıştırıyorlar.
Ayrıca, altın nesil yetiştirerek Türkiye’ye hakim olma fikrinin tereddüt yaratacağını bilecek kadar akıllı ve istihbari bilgilere sahip Sayın Fethullah Gülen’in neden ısrarla papalıkla, papa siyasetine yardımcı olacak bir çerçevede çalıştığını ve işbirliğini yaptığını ve neden güzel ismine rağmen büyük bir tehlike ortaya çıkaran ve Müslümanlık aleminin Hıristiyanlaşmasına sebep olan “Dinlerarası Diyaog” ile uğraştığını anlamakta zorluk çekiyorum.
Sayın Fethullah Gülen sadece yurtdışındaki Türk okulları ile meşgul olursa, bu okulların Türk isimli Amerikan okulları yerine Türk okulları olmasını temin ederse, Fatih Üniversitesinden başka Türkiye’de ilk ve orta öğretimde eğitim kurumlarına karışmazsa, “Altın nesil” ile uğraşarak, ülkenin adli ve idari mekanizmasında kendi cemaat felsefesine uygun insanların bulunması hedefi ile çalışmasaydı günün birinde bu yurtdışı okullarla Nobel’i bile alabilirdi.
Ama bugün, Samanyolu’ndaki Şubat Soğuğu dizisinde kendisine ne kadar yüceltirse yüceltsin, ülkeye faydasından fazla zararı dokunuyor gibi. |
 |
Kendi şahsi gözlemlerinize ve bilgilerinize dayanarak; Fethullah Gülen sizce yıllardır hedeflediği ordu içerisinde etki konumuna ulaştı mı; ulaştıysa kimler üzerinden ve nasıl?
Bu noktada; mevcut komuta kademesinin hocaları konumundaki bazı emekli albayların köprüolarak kullanıldığı yolundaki iddialar hakkında ne diyorsunuz?
|
| |
Bu sorunun cevabını bilemem. Bu sorunun cevabını MİT vermeli. Ama mutlaka vermeli.
Bu sorunun sorulabiliyor bile olması, MİT’in araştırma yapmasını gerektirecek bir durumdur |
 |
Kıyılardan limanlara, plazalardan madenlere ciddi bir peşkeş; rant yaratma ve dağıtma süreci yaşıyoruz. Tabi bu rant dağıtım mekanizmasının sorunsuz işleyebilmesi için vites kutusu medya ve bağlantılı odaklar.
Son dönemde; daha bir kaç ay öncesine kadar Erdoğan'ı vizyoner lider olarak cilalayanların; şimdi ciddi bir muhalefet geliştirmeyebaşladığını görüyoruz. Arka plana; Erdoğan'la sözkonusu şahıslar arasında nasıl küfürlü diyaloglar geçtiğine dair haberler servis ediliyor. Halbuki öbür tarafta; gaz dağıtım ihalelerinden, petrol kaçakçılığına,kıyı kanunundan, telekomdaki gelişmeler kadar iktidarın rant yaratma ve dağıtma gücünün bu medya gruplarını gücendirmeyecek şekilde işlediği gözüküyor.
Psikolojik harpte temel unsur; karşı tarafa inanmak isteyeceği bilgiyi beslemektir. Toplum ve toplum üstü odakları harekete geçirmek için; hükümet ve medya çatışması herkesin kolay kabul edebileceği bir veri.
Arka plandaki rant mekanizmalarının işleyişinde ciddi bir değişiklik olmadığı halde; medya ve bağlantılı odakların muhaliflik dozundaki artışı nasıl yorumluyorsunuz?
|
| |
Muhalefet dozundaki artış veya azalış Hükümetten beklentiler ve pazarlık dozuyla çok yakından alakalı.
Burada ciddi bir yapısal, fikre, adalete, ideallere ve ahlaka dayanan bir muhalefet görmüyorum. Sadece karşılıklı pazarlık görüyorum. |
 |
Şemdinli ile başlayıp; Diyarbakır merkezli sürdürülen ve medyanın büyütecine rağmen yine de toplumsal bir kalkışma yerine; devletsizliğin boşluğunda, olduğundan büyük gözüken istihbari destekli bir çete faaliyeti görüntüsü veren bir sahne ile karşı karşıyayız.
Sizce bu Devletsizliği yaratan temel unsurlar nedir?
Diyarbakır olaylarını nasıl yorumluyorsunuz? |
| |
Devletsizliği yaratan kendiliğinden ortaya çıkmış bir senaryo değil, Tayyip Erdoğan’ın içinde hatta başında bulunduğu bir senaryo var. Bir taşla birkaç kuş vuruyor.
Evvela Ordu’yu yıpratıyor, sonra Ordu’ya tayinlerin kendinden geçtiğini tekrar hatırlatıyor, evvela Kürt kökenlilere bir parmak bal çalıp, arkasından yaklaşan seçimlerde milliyetçiliğin daha fazla prim yapacağını gördüğünden söylem değiştirip, müthiş bir Türkiye Cumhuriyeti Milliyetçisi kesiliyor!!!
Tayyip Erdoğan’ı yukarıda tarif ettik.
Dünyanın en sayılı propaganda uzmanlarındandır ama devlet adamlığı ile alakası yoktur.
Bir devletin Başbakanlık koltuğunda devlet adamlığı vasfı olmayan bir propaganda uzmanı oturursa ne olur? Ne olursa işte o oluyor… |
 |
Türk'ün antitezi olarak Kürd'ü yaratıp; bu ülkeyi bir kardeş kavgasına sürüklemeye çalışıyorlar. Türk'ün antitezinin hiç bir etnik grup olmadığını, bizzat emperyalizm olduğunusavunuyoruz.
Sizce; bu etnik bilinç üzerinden kurgulanmaya çalışılan girdaptan nasıl kurtuluruz? |
| |
Tayyip Erdoğan’dan ve etrafındaki Kürtçülerden kurtularak.
Anayasanın 66. maddesini 70 milyon olarak içimize sindirerek.
Terörün başını en sert şekilde ve derhal ezerek.
Bunun yanı sıra Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da ciddi bir yatırım hamlesi başlatarak, bazı (sadece bireysel olmak kaydıyla) hakları rahatlatarak. |
 |
Türkiye'de ekonomi üretim merkezli olmaktan çıkıp; rant alanları üzerinden dönen bir hale dönüştü.
Bu düzende ya ithalat/bayi ekseninde bir tüccar; ya inşaat/emlakçılık ekseninde bir müteahhit; ya para/turizm ekseninde bir pazarlamacı olarak varolabilirsiniz. İstisnai başarı örnekleri de ancak yabancı sermayeye eklemlendiği noktada yaşam şansı elde edebiliyorlar.
Türkiye'de ekonominin dönüşümünü nasıl yorumluyorsunuz?
Bu tabloda; yabancı sermayenin rolü nedir? Ve herşeye rağmen umut adacıkları mevcut mu?
|
| |
Tayyip Erdoğan iktidarda kaldığı müddetçe umut adacığı olamaz, umut bir seraptır. Çareler de zaten sorunuzun içinde gizli. Yapılması gerekenleri yapan bilgili, cesur, etken bir Hükümet lazım |
 |
Bu dönüşüm sürecinde TMSF; BDDK; EPDK gibi sözde özerk kurumların rolü nedir?
Türkiye'de sermayenin yeniden dağıtılmasında bu kurumlar ne gibi bir rol oynuyor? |
| |
Bu kurumlar Türkiye’de sermayenin dağıtılmasında rol oynamaktan ziyade, sermayenin yabancılaşmasında rol oynuyorlar. Her bir kurumu teker teker ele alalım:
TMSF, Hazine’ye olan 40 milyar maliyetinin sadece hakim ortaklara ait olan 15 milyarının peşinde.
Yaptığı satışlarda da tamamen Türklere ait önemli şirketlerin değer olarak yarısını yabancılara satıyor.
EPDK bir felaket. Üç senedir tam bir kış uykusunda. Kaçakçılığı önleme konusunda hiçbir müspet icraatı olmadığı gibi, yüksek elektrik maliyetlerinin düşürülmesi için de parmağını bile kıpırdatmadı.
BDDK özellikle Engin Akçakoca’nın döneminde ( TMSF’yi kendi bünyesinde barındırdığından) Türk finans sektörünün çökertilmesi ve yabancılaştırılması için bir numaralı araç oldu. Size bir tek örnek vereyim;
Yapı Kredi Bankası ile Pamukbank’ın birleşmesini, hiçbir geçerli sebepleri olmadığı halde, yüzlerce sayfalık dosyayı güya birkaç saatte inceleyerek reddettiler.
Bugün Finansbank’ın 5 milyar dolar ettiğine bakarsanız, birleşmiş YKB-Pamukbank 15 milyar doların üzerinde bir değere sahipti. Pamukbank, Halk Bankası ile birleştirilerek yok edildi, YKB de, BDDK’nın üç senelik felaket yönetimi ile çökertilerek 2 milyar dolara Koç’a satıldı.
Engin Akçakoca’da Nijerya’da IMF adına çalışıyor! Özetle, IMF ve Derviş döneminin bütün özerk kurumları esasında özerklikleri olmayan, IMF’ye verilen niyet mektubunda görevleri tarif edilmiş ve bir kısmı da yeteneksiz idarecilerin elinde Türkiye’nin menfaatlerinin tersine çalışan kurullar haline dönüşmüştür. |
 |
Dünyada; Başbakan Yardımcısı ile Başbakan'ın aynı karede gözükmeden ayların geçtiği ender ülkelerdeniz.
Tayyip Erdoğan İle Abdullah Gül'ü; Papa olmasa (Bzk: AB Anayasası imzalama töreni) aynı kare içinde pek de göreceğimiz yok. AB/Vatika/ABD /İsrail aracılığı olmadan biraraya gelemedikleri anlaşan bir Başbakan'la Dışişleri Bakanı konumundaki Başbakan Yardımcısı'nın hükümetinin dış politika performansını tek kelime ile özetleyip, sonra ayrıntılara geçer misiniz? |
| |
Hükümetin dış politikası bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete politikasıdır.
Bu dış politika Tayyip Erdoğan, Danışmanları Cüneyt Zapsu, Egemen Bağış, Ömer Çelik, hatta Yalçın Akdoğan, diğer taraftan Abdullah Gül ve herkesin başdanışmanı Ahmet Davudoğlu ile bazı akıl veren, yerli sivil toplum örgütleri, özellikle yabancı sivil toplum örgütleri, sırt sıvazlıyan “My friend” kategorisindeki, Tayyip Erdoğan’a psikolojik olarak kendini iyi hissettiren yabancı siyasetçiler ve “çözümsüzlük çözüm değildir”, “kazan kazan, “kazı kazan” gibi ne manaya da geldiği tam olarak söyleyenler tarafından da anlaşılamayan, bütün bu olup bitenlerle kafası karışmış bir dış işleri bürokrasisi ile beraber “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” politikasıdır. Açıkça söyleyeyim; Tayyip Erdoğan ve Hükümeti Türkiye için artık tam manasıyla bir güvenlik meselesidir.
Çare tektir, Tayyip Erdoğan ve ekibi hükümetin başından demokratik yollarla tasfiye edilmelidir. |
 |
İkibaşlılık genelde aynı gövdeden çıkan iki başı temsil eder. Anlaşılan burada iki başlılık bile sözkonusu değil.
Sizce dış çevreler bu ikili arasındaki gerilimi nasıl manipule ediyor ve bu dış politikaya nasıl yansıyor?
|
| |
Size sorunun cevabını Cüneyt Zapsu veriyor.
Zapsu, ABD’de yaptığı konuşmada, “Başbakanı sömürün, pardon kullanın, üzerine sifon çekmeyin; daha iyisini bulamazsınız” diyor. |
 |
Türkiye'nin uluslarüstü değil; uluslar arası kurumların eşit bir üyesi olması gerektiğini savunan ve egemenlik devrine kategorik olarak karşı duran bizler;
sizin konumunuzdaki bir politikacıya, "Türkiye NATO'dan/AB'den çıkmalı" dedirtebilseydik aslında çok memnun olur ve röportajın manşetini sağlama alırdık ama bunu söylemeyeceğinizi düşünüyoruz.
Yine de; AKP hükümetinden bağımsız olarak; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dış politika anlayışında yapması gereken köklü değişiklikler olduğuna inanıyor musunuz?
|
| |
Bu konuda haberx’te yazdığım makalalerin sayısı epey kabarık.
NATO’dan çıkalım demem. Şu anda NATO’da olmanın bir zarar getirdiği kanaatinde değilim. Çıkmanın sağlayacağı bir fayda da görmüyorum.
Ama, neden AB’den çıkmalı diyemeyeceğimi düşündüğünüze şaşırdım.
Ben son iki senedir AB hakkında yazdığım her yazıda, “Türkiye bu haliyle AB’ye girmemelidir; bilakis özel anlaşmayı Türkiye teklif etmelidir” diye mensup olduğum partinin politikasını da aykırı olarak yüksek sesle konuşuyorum.
Bu konuda dediğim gibi bir çok makalem var. Hem AB’nin, hem Türkiye’nin bugünkü şartlarda müzakerelerin bir anlaşma yapıp, asgari 15 sene askıya alması lazım. Dış politikada tabii ki köklü değişiklikler yapılması lazım.
Bunu tek bir cümle ile özetleyeyim, talimat verilen, edilgen, kullanılması teklif edilen bir başbakana sahip bir ülke yerine, etken bir ülke olmamız lazım |
 |
Dünyada; yurtdışında olup da, kendi büyükelçiliği tarafından terkedilmiş hissine kapılan bir vatandaş grubu varsa o da Türklerdir. Biz bunu bizzat kendimiz ve okurlarımızdan gelen tepkilerden biliyoruz.
Sizce Türkiye'nin dış politika kadroları ve özellikle yurtdışındaki büyükelçiliklerdeki kadrolar; Türkiye'nin ve Türklerin çıkarlarını savunacak yeterliliğe sahip mi?
|
| |
Hayır, koskocaman bir hayır |
 |
Değişen/değiştirilen bir dünya ve bu fırtınada fındık kabuğu gibi sallanmaya başlayan ulus devletler sözkonusu. Türk Devleti; çapsız idarecelerin elinde; bu fırtınayı atlatabilecek bakımsız ama dev bir transatlantik olarak küresel jeopolitik okyanusun ortasında demirlenmiş olarak duruyor.
Siz dünya üzerinde yeni "düzen/düzensizlik" adına çarpışan temel güçleri nasıl kategorize ediyorsunuz? |
| |
Türk Devleti, demirlemiş değil, demirini koparmış bir gemi gibi.
‘Düzen, düzensizlik’ meselesine gelince; 1990-2020-2050 gibi bir süre Paks Amerikana dönemi olacak. Güçler belli. Güçlerden biri pek tabii Amerika. Diğerleri, önem sırasına göre, uluslar arası büyük şirketler, İslam, Çin ve ihtiyar Avrupa.
Bir alttaki kategoride de, ama birinci kategoriden epey uzakta, enerji kaynaklarına sahip ülkeler ve Rusya geliyor.
Önümüzdeki 20 ila 50 sene bu itiş kakışlarla geçer. Ondan sonra da Paks Pasifica veya Paks Cinensis başlar. |
 |
Milete müttefik, stratejik ortak, dost olarak lanse edilen ülkelerin; ABD'den İsrail'e; Rusya'dan, Almanya'ya; Türkiye'nin bekaasına yönelik çok ciddi ve uzun vadeli hamleler yaptıkları bir ortamda; Türk Devleti ve Milleti bu fırtınadan çıkış için nasıl bir rota kurgulamalı? |
| |
Tek bir cevap var; bu hükümetten derhal kurtulmak ve vatansever ve milli hassasiyetleri olan, aynı zamanda da vizyon sahibi ve ciddi bir yönetim kurmak. |
 |
Ankara'daki büyükelçilikler; Türkiye'ye yönelik hamlelerin kurgulanmasında ön uç görevi üstlenmiş durumdalar ve artık diplomatik teamüllerin ötesinde küstahlık sınırının ötesinde hareket ediyorlar.
ABD büyükelçiliği bu konuda; Ankara içinde kendine neredeyse Vatikan statüsü edinmiş durumda. Ankara'yı iyi gözlemleyen biri olarak; başta ABD Büyükelçiliği olmak üzere, Türkiye'nin iç ve dış siyasetine aktif müdahale yapmayı kendinde hak görmeye başlayanları etüd eder misiniz ve bunlara karşı ne tür önlemler alınmalı? |
| |
Evet, başta ABD Büyükelçiliği var.
İkinci sırada İngiltere, sonra da biraz İsrail. Fransa ve Almanya’nın esamesi okunmuyor, Rusya da silik. Neredeyse sadece ticaret ile meşgul. |
 |
Görevlerinden emekli olmalarına rağmen; "Türkiye'yi çok seviyoruz" görüntüsü altında Ankara'da kalıp faaliyetlerine devam eden isimler var. Örnek olarak; John Kunstadner.
Bu isimlerin faaliyetleri; devlet içerisindekikadroların sabırlarını bazen o kadar taşırıyor ki; bunların Ankara veya İstanbul'un yoğun trafiğine kurban olmasına ramak kalıyor.
Sizce bu tarz isimlerin sabrı taşıran faaliyetlerine yönelik hem onların sağlığına; hem de Devlet'in bekasına zarar vermeden ne tarz önlemler alınabilir?
İstihbarat teşkilatlarının İKK faaliyetlerini yeterli buluyor musunuz? |
| |
Tezkere zamanında beni en fazla ziyaret eden adı geçen şahıstı.
Kendisi Türkiye için değil, ama ABD için çok zararlı.
Şımarık, küstah. |
 |
Size geçici bir yetki verilse ve Türkiye'nin imzaladığı üç anlaşmayı hiç bir bedel ödemeden iptal etme şansı verilse; hangi anlaşmaları iptal ederdiniz? |
| |
Gümrük Birliği, Mavi Akım’ın fiyat revizyonu ve İkiz Yasalar |
 |
Size yine aynı geçici yetki ile; üç ismi Persona Non Grata ilan edip, ihraç etme hakkı verilse, hangilerini seçer ve atardınız?
|
| |
Verecek bir isim bulamıyorum. Biz kendimiz adam olduktan sonra, başkasından neden korkalım? |
 |
Şu ana kadar ki soruları; partinizden bağımsız politikacı kimliği ile sorduk. Ama artık bir partide etkin bir düzeyde politika yapıyorsunuz.
Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu da sizin gibi "AKP Projesi"nden hayal kırıklığı yaşayan bir isim.
Eleştirel kimliğinizi kendi partinize yönelttiğinizde; partinizin üç artısına karşı üç eksi sayabilir misiniz?
|
| |
Evvela artılarından başlayalım:
Erkan Mumcu’nun zekası, samimiyeti ve gençliği, Özal’ın iyi günlerinden hatırlanan tatlı hatıralar ve üçüncü olarak şimdi ortada olan hevesli, gayretli, arınmış bir teşkilat.
Partinin üç eksisini sayacak olursam, birincisi Erkan Mumcu’nun çalışma şekli, Partinin eski dönemde üstüne yapışan yolsuzluk imajı ve maalesef teşkilatta az da olsa bulunan itiş kakış.
Ancak, altını çizerek söylüyorum artılar eksilerden çok çok daha ağır basıyor. |
 |
Önümüzdeki seçim süreci sonucunda(erken veya zamanında) nasıl bir tablo öngörüyorsunuz?
|
| |
Erken veya zamanında bir seçim neticeleri çok farklı olur. Bugün bir seçim olsa, AKP yüzde 35, CHP yüzde 15-18 oy alır. Anavatan veya MHP’den bir tanesi barajı geçer, çalışmalarına bağlı.
Zamanında yapılan bir seçimde ise AKP, 5 ila 10 puan iner, CHP yüzde 15’ler civarında kalır, Anavatan da (öngörülen çalışmaları yaparsa) yüzde 20-22 civarında oy alır. Herhalükarda TBMM’ye bağımsız olarak 20 ila 30 arası Kürtçü, ayrılıkçı milletvekillerinin geleceğini düşünüyorum. (Bakalım nasıl yemin edecekler) |
 |
AKP ile MHP arasında bir koalisyon kurgulandığı; bu kurgu üzerinde güvenlik bürokrasisinden emekli bazı isimlerin çalıştığı, hatta "AB/Federasyon" projesi çerçevesinde yumuşak geçiş sağlamak için bağımsız olarak Meclise sokulacak DTP kadrosundan isimlerin en azından dışarıdan destek anlamında bu koalisyon resmine dahil edileceği yolunda elimizde ciddi bulgular mevcut.
Erdoğan'ın açık açık MHP'nin "rakipleri" olduğu yolundakireklamını yapmasından; MHP Başkan Yardımcılarının DTP'ye yolladığı mesajlara kadar bir çok görünen öge bu bulguları destekliyor.
Ankara kulislerine hakim biri olarak; şu anda ne tarz seçim öncesi çalışmalara şahit oluyorsunuz? Yukarıda sözettiğimiz çalışmayı teyit eden bulgular size de ulaştı mı?
|
| |
Evet ulaştı. Bu konuda senaryo yazmanın ötesinde fiilen çalışanlar mevcut.
Ancak evdeki hesaplar kolay kolay çarşıya uymaz. Hele evvela MHP bir barajı geçse. Barajı geçse bile sayın Devlet Bahçeli’nin böyle bir oyuna alet olacağı kanaatinde değilim.
Seçimle ilgili senaryolarda esas itibarı ile olup bitenler MHP’den ziyade AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın askeri akademilerde yaptığı son konuşma, 1983 seçimlerinden evvel, Evren’in yaptığı ve Özal’a iktidar yolunu açan konuşmaya benziyor.
Yargının ve Cumhurbaşkanlığı makamının yaptıkları halka antipatik gelen konuşmalarla AKP’nin kampanya ortağı gibi çalıştıkları ortada |
 |
AKP'nin seçim sonrası Meclis'teki ağırlığını kaybedeceği; hatta iktidarı kaybedeceği yolunda çeşitli tezler var. Ne olursa olsun; seçim sonrası bir koalisyon en olası seçenek.
Sizce; Türkiye'yi bu süreçten çıkaracak en sağlıklı koalisyon modeli hangisi olurdu?
(Okuyucuya Not: Sayın Şirin'in ANAP'lı kişiliğinden dolayı olası koalisyon modeline yaklaşımını gözönüne alarak; bu soruyu mümkün olduğunca dengeli kurgulamaya çalıştık ama en sonunda size bu notu yazmayı uygun bulduk) |
| |
Zamanında yapılacak bir seçim olur ise, bu seçimde muhtemelen Anavatan-CHP koalisyonu çıkar. Anavatan yüzde 20-22, CHP 15-18 arasında bir oy alır. Yüzde 25-30 arasında oy alacak AKP de muhalefette kalır. |
 |
Siz veya sizin içinde olduğunuz bir koalisyon modeli iktidara geldiğinde; Tayyip Erdoğan hükümetine yönelik bu kadar soru önergesi yöneltmiş biri olarak; bu soru önergelerinin gereğini uygulayabilme gücüne sahip olacaksınız.
Tayyip Erdoğan ve ekibini; hangi kulvarlar üzerinden hesap vermeye zorlamayı; hangi suçlara istinaden yargı önüne çıkarmayı planlıyorsunuz? |
| |
Birkaç kategoriye ayırmak lazım:
- Anayasa ihlalleri var, Türklük, Türkiyelilik gibi konularda.
- Türkiye’yi küçük düşürme konuları var.
- Pek tabi, görevi ihmal, görevi suistimal konuları var.
Sizi temin ederim, Yüce Divan görevini yapacak mahkeme hangisi ise çok işi olacak. |
 |
Sizce Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olma hayali var mı; varsa bu hayalini gerçekleştirebilir mi?
Gerçekleştirebilirse, bunun Türkiye'deki siyasi sistem dengeleri üzerindeki etkileri ne olur? |
| |
Hayalden öte ciddi bir niyeti var; katta kararı var.
Bu hayalini gerçekleştirebilme ihtimali de mevcut.
Bugünkü TBMM aritmetiğinde Çankaya’ya çıkar ama sonra orada oturamaz. Seçmenin yüzde 25’nin oyuyla Çankaya’ya çıkarsanız sizi orada oturtmazlar.
Zaten Tayyip Erdoğan, Cüneyt Zapsu tarafından ABD’ye “kullanılması tavsiye edilen” Tayyip Erdoğan, Türk değil Türkiyeli Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olmamalıdır. |
 |
Işık Koşaner gibi üst düzey paşaların; Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı hayaline destek anlamını taşıyabilecek demeçler vermesini ve daha sonra bu demeçler üzerinden koparılan polemikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? |
| |
.Sayın Işık Koşaner’in ne dediğini hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum.
Askerler konuşmaları gereken konularda konuşmayıp, konuşmamaları gereken konularda konuşmayı adet haline getirdiler. |
 |
Biz yıllardır kaleme aldığımız yazı ve raporlarda; Tayyip Erdoğan'ın İslamcı kişiliğinin bir perde olduğunu, arka planda NATO merkezli küresel odakların gündemleri ile Erdoğan'ın temsil ettiği dinamiğin birebir uyuştuğunu ve bu nedenle "NATO'ya sadakati" reklam unsuru zanneden kadroların da aslında Erdoğan'la temelde bir çelişkisi olamayacağını vurguluyoruz.
Görevdeyken İslamcı sermaye diye ortalığı velveleye verip; şimdi İslamcı sermayenin danışmanlığını yapanlarda; zamanında devlet düşmanı ilan ettikleri Erdoğan ile bugün şiir gibi olanlarda bu tablonun destekleyici unsurları.
Sizce; sahne arkası ile önündeki bu makas; Tayyip Erdoğan'ın önümüzdeki süreçteki kariyeri üzerinde nasıl etkili olacak? |
| |
Tayyip Erdoğan’ı iten motor güç kudret ve iktidar aşkı.
Geri kalan her şey Tayyip Erdoğan için müzakere edilebilir veya vazgeçilebilir veya takiyye yapılabilir konular.
Önümüzdeki süreçte ne olup olmayacağı, halkın ne kadar uyanıp uyanmayacağına bağlı bilemem.
Türkiye, büyük bir hamle de yapabilir veya Balkan Harbi sonrasını da yaşayabilir. Dediğim gibi halkın çalışmasına ve halkın uyanması için siyasilerin gece-gündüz çalışmalarına bağlı. |
 |
Yukarıdaki soruda vurguladığımız küresel dengelerle; bu dengelerin iç oyuncularının önceliklerinin değiştiği noktada; iktidarda olsanız dahi; içinde bulunduğunuz partinin hareket alanınızı kısıtladığına şahit olursanız; yine bağımsız bir Emin Şirin görebilecek miyiz?
Bize;
"bir gün partim tek başına veya bir koalisyon içinde iktidarda olup da, şunu yapamazsam; bugün yürüttüğüm muhalefetin bir anlamı kalmaz"
şeklinde bir cümle kurabilir misiniz? |
| |
Evet şu cümleyi kurar ve altına imza atarım:
| “Bir gün Partim tek başına veya koalisyon içinde iktidarda olup da, etken değil, edilgen politikalar uygularsa, en ufak bir yolsuzluğa göz yumarsa, adalet ve hukukun en önemli konu olduğunu anlamaz ve ihmal ederse, vatanın ve milletin bütünlüğünden taviz vermeye kalkarsa, bireysel demokratik hakları en üstün seviyeye çıkartmaktan imtina ederse, sosyal adaleti ve gelir dengesini sağlamazsa, işsizliği ortadan kaldıracak şekilde yüksek bir kalkınma hızı yakalayamazsa, Türkiye’yi etken, sözü dinlenir bir güç haline getirmezse, bugün yürüttüğüm muhalefetin hiçbir anlamı kalmaz ve benim de o partide yerim olmaz.” |
AKP’den seçildikten sonraki ve milletvekili olarak davranışlarım da bu taahhüdümün teminatıdır.
|
| |
Sayın Şirin;
Yoğun temponuz içerisinde uzun ve kapsamlı bir röportaja zaman ayırdığınız ve samimi cevaplarınız için teşekkür ederiz.
Açık İstihbarat
|
| |