Dış Politika7 Nisan 2006 00:00

ALLAH'IN DİPÇİĞİ - Hüseyin MÜMTAZ

Bir değil bir kaç tane daha Avrupa Birliğine girseniz:Türkiye’de askeri en azından iki yüz yıl daha Türkiye’nin gündeminden ve “meseleye tesir eden bir faktör” konumunda olmaktan çıkaramazsınız.. Çünkü asker Türkiye’de, “sivil bürokrasi” ile beraber devleti kuran kurumdur.             “Halk”ı ayrıca tartışırız.             Hâl böyleyken Amerika’da mûkim ve kronik nevazilden muzdarip malûm zevatın “tedaviden” dönmesi için en uygun zamanın önümüzdeki 30 Ağustos’a kadar geçecek zaman aralığı olduğunu düşünüyorum. İşte tam da böyle bir ortamda, yâni “dönmesinin sakıncalı olmadığına” dair üstelik “emniyette” hazırlandığı “sızdırılan” bir raporla avukatlarının yargıya başvurduğu bir dönemde Abant Toplantıları’nın Paris’e taşınması vahim ve kapsamlı bir karargâh yanlışı olmuştur. Yurt dışındalar ya;  Zaman (namazın tersten okunuşu)  Gazetesi yazarı Ali Bulaç Türkiye’yi Avrupa’ya şikayet etmiş. “Bizi Avrupa süzgecinden geçiriyorsunuz. O yüzden de aşağılıyorsunuz. Neden din adına yaşadığımız acıları hiç sormuyorsunuz? Bizim için biçtiğiniz tek model Kemalist modernleşme. Bu tavrınız beni hayal kırıklığına uğrattı.'' levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesbuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus

Şimdi sıkı durun ve - Fransız tarihçi Alexandre Adler’in cevabını okuyun:

''Sizde, yani Türklerde Avrupalı isteğini oluşturan padişah veya halife değil Mustafa Kemal Atatürk 'tür. Onun idealleriyle Osmanlı sonrası yeniden bir devlet kurdunuz. Size Atatürk'ün resmi önünde diz çökün demiyorum. Türkiye'yi bugünlere getiren Mustafa Kemal'dir. Avrupa Birliği'ne Müslüman olduğunuz için değil, Türk olduğunuz için, Atatürk'ün yolunda gittiğiniz için girebileceksiniz...''

            Tokat gibi bu şok cevabın sadece Abant’çıları değil ama aynı zamanda Akepe’yi de, “AB’yi bir medeniyet projesi olarak” gördüğünü ifade eden askeri de “değişik açılardan” rahatsız ettiğini düşünüyorum.

            Gerçeği, sadece gerçeği, son derece basit bir gerçeği üstelik yabancılardan işitmek için taa Fransalara gitmenin, doğrusu hiç âlemi yoktu.

            Türkiye’de ise komutanlar yine “şehit cenazeleri”ne katılmaya başlamışlar, Kayseri'de ise 1. Komando Tugayı’nın "gökyüzünde açılan en büyük bayrak" rekoru, Guinness Rekorlar Kitabı tarafından kabul edilmiş.

            Ne güzel..

            Polis de parayla PKK tarafından Molotof kokteyli attırılan çocuklara karşı “sapan ve çikolata” ile karşılık vermiş.

Bu çok daha güzel..Bakın “Diyarbakır Valisi” ne diyor:

“Taşlayanlar çoluk çocuktu.. Ne yapalım, çocukları öldürelim mi? Refleksle değil, akılla hareket etmek, daha büyük sorunlar üretecek hareketlerden kaçınmak lâzım. Sert müdahale ile 20 yıl geriye gideriz.”

Genelkurmay Başkanı Özkök de “Kendimizi savunursak borsa düşer. Masaya yumruğumuzla değil, beynimizle vuruyoruz” dememiş miydi?

Hakikaten ne kadar uyum içinde hareket eden ve aynı enstrümanda anlaşan “sivil ve asker” üst düzey bürokratlar!

Vali Ala; Baydemir’i yüzü maskeli PKK’lılarla görüşmeye ve onları cesaretlerinden dolayı kutlamaya Vali yardımcısı ile beraber gönderen Diyarbakır Valisi..

Diyarbakır’ın Emniyet Müdür Yardımcısı bayan da hatırlayacaksınız Melik Ahmet Caddesi’nde “Diyarbakır vatandaşları” demişti, “kepenklerinizi açın”.

Diyarbakır vatandaşları?

Diyarbakır ayrı bir cumhuriyet oldu da haberimiz mi yok?

a) O bayan hâlâ o görevde mi?

b) “Kürtlerle Türkler beraber yaşayamaz” diyen Baydemir; (Tempo. 6 Nisan 2006)

c) “Türk ordusu bu halkın nefretinde boğulacak” diyen DTP Siirt İl Başkanı Avcı; (6 Nisan 2006 Tempo) ve..

d) PKK’lılarla görüşmeye giderken Baydemir’in yanına Vali yardımcısını veren, Baydemir’e “Git PKK’lılarla görüş” diyen Vali Ala..  (Tempo. 6 Nisan 2006)

Hâlâ görevlerindeler ve hâlâ haklarında işlem yapılmadı mı?

Baydemir “O cümleyi öyle söylemedim” dedi ertesi gün..

Olsun… Her halü kârda ya Tempo’nun demeci alırken ses alıcısını açmayan muhabiri yahut bant varsa Baydemir mutlaka hesaba çekilmelidir.

Nevruz’da ve sonrasında Güneydoğu’da polise-güvenlik güçlerine dışarı çıkmama emri verilmiş, çıktıklarında sapan ve çikolata kullanmaları söylenmiş ve “olay çıkmamıştır”.

Olay çıkmamış ama vatanın bir parçası bir haftalığına sokağa, sokaktaki teröristlere, PKK’ya teslim edilmiştir.

Öyle yapılmış da AB’den teşekkür mü almışlardır.

AP Üyesi Lagendijk ve Özdemir ortak yayınladıkları mektupta “Diyarbakır ve Kızıltepe’deki polis kuvvetlerince kullanılan aşırı gücü kuvvetle kınıyoruz. Otomatik tabancaların kullanılması uluslar arası hukukun açıkça ihlali” demişlerdir.

Hâl böyleyken başbakan kavgalıdır..

Kimle?

Yargı ile, üniversite ile, iş adamları ile..

Ve hayrettir ”bu” basın ile..

TÜSİAD’a “Çirkin açıklamalar yapıyorlar” demiştir.

Müteahhitler Birliği'nde konuşan “Danıştay'da birçok engelle karşı karşıyayız. Bürokratik oligarşi ile uğraşıyoruz. Ya engelleri aşacağız ya bizi anlayanla yürüyeceğiz” demiştir.

Danıştay’dan cevap:

“Ancak, hukukun üstünlüğü hedefinin sadece yargı organlarınca değil, yürütme organı tarafından da benimsenmesi zorunlu olup bu hedefe ulaşılabilmesi, yürütme organının kendisini hukukla bağlı sayması, hukuku içine sindirmesi ve tüm uygulamalarını bu çerçevede yapmasına bağlıdır. Belli platformlarda özenli bir üslupla tartışılması mümkün olan yargı kararlarının siyasi tartışmalara konu edilmesi düşünülemez. Sayın Başbakan’ın, Müteahhitler Birliği Genel Kurulu’ndaki konuşmasında Danıştay’ı icraatına engel sayması, yürütme organının işlevi ve Yüksek Mahkeme olarak Danıştay’ın Anayasal konumu ile bağdaşmamaktadır. Hukuka bağlı olması gereken sayın Başbakan’ın, Danıştay’ı, dolayısıyla hukuku, icraatına engel sayması kabul edilemez, maksadı aşar nitelikte talihsiz bir açıklamadır.”

Hele Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından “ders” gibi bir cevap:

"Ne erkler ne de kurumlar çatışmamalı. Yargının bir görevi de yasama ve yürütmeyi denetlemektir. Yargının görevi yasama ve yürütmeyi frenlemektir. Adalet Bakanı yargıya çok müdahale etmektedir. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndaki bakanlık kontenjanları kaldırılmalıdır. Siyasiler yargıya müdahale etmektedir. Bir olay yargıda ise komisyon yanlıştır. Bu müdahalenin son olacağı düşüncesinin boş bir umut olduğunu biliyoruz. Anayasa'nın 138'inci Maddesi'ndeki hukuk devleti ve adil yargılanma unsurlarını gözardı edilerek yargıda bulunun bir dosyayla ilgili Meclis'te bir komisyon kurulması, daha sonra bu komisyonun raporundaki ifadelerin doğrudan savcının iddianamesine girmesi, düşündürücü olmaktan öte kaygı verici. Meclis'te bu konuyla ilgili görüşmelerin erteleneceğini düşünüyoruz. Hiçbir ülke demokrasisi teröre destek veren siyasi partilere sürekli hoşgörü gösteremez ve uzun süre yaşama şansı vermez.

Siyasi partiler Türk devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, din dil ve mezhep ayrılığı yaratmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirmek, bölünmez bir bütün olan ülkede bölgecilik ve ırkçılık amaçlarına gidemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulanamazlar. Bölge, ırk, cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamazlar. Devletin temel düzenini kısmen de olsa dini esaslara inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini siyaset veya dince mukaddes tanınan şeylere alet ederek her ne surette olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar. demokratik, siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarından olan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışmaları gereken Anayasa ve kanunlar hükümleri çerçevesinde faaliyet sürdürmek zorunda olan siyasi partiler için demokraside ortak kabul gören bu yasaklar, yasalarda yer almasa bile özel duyarlılık alanlarıdır. Dernek ve benzeri örgütlenmeler kadar siyasi oluşumların amacı etnisite olmamalıdır. Bu çağda, bu coğrafyada bu iklimde yapılamaması gereken ırkçılık, şiddete ve teröre övgüdür."

Erdoğan yargıdan şikâyetçi olur da AB durur mu?

Bu defa AB’nin Ankara’daki Siyasi Komiseri ve Müstemleke Müfettişi’nden yine “ders” gibi bir “çıkış”.

Ankara'da düzenlenen “AB'ye Katılım Sürecinde Yargı Reformu” konferansının açılışında konuşan Hansjörg Kretschmer, son kabul edilen Türk Ceza Kanunu'nun çok önemli bir adım olmakla birlikte, ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı hükümlerin hala mevcut olduğu görüşünü savundu.  Türkiye'de yargı sisteminin ağır eleştirilere uğradığına ve yargının bağımsızlığının tartışıldığına işaret ederek, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'a yönelik davayı ve Mehmet Ali Ağca davasını örnek gösteren Kretschmer, 301. madde nedeniyle pek çok gazetecinin yargılandığına dikkati çekti. Kretschmer, “Hakim ve savcıların bu maddeyi kullanım sıklığının, Türkiye'yi diğer AB üyelerinden ayırdığını” savundu.  İfade özgürlüğünü kısıtlayıcı maddelerin yeniden ele alınması gerektiği görüşünü savunan Kretschmer, “Bazı savcıların reformların ruhunu anlamadığını, ifade özgürlüğüne saygı göstermeden davalar açtığını görüyoruz” diye konuştu. Bu sorunların müzakere süreci içinde halledilmesi gerektiğini kaydeden Kretschmer, Türkiye'de yargı alanında daha esaslı reformlara ihtiyaç olduğunu savunarak, özellikle işkence ve ifade özgürlüğüyle ilgili çok sayıda davanın açılmasına eleştiri yöneltti. Kretschmer, Türkiye'de yargı alanında bazı tutarsız uygulamalara rastlandığını savunarak, yargı sisteminin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda, AB üye ülkeleri ve AB Komisyonu'nun standartlarının Türkiye'de de hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.  Bu alandaki çalışmalarda avukatların rolünün daha da önem kazanacağını, daha fazla çaba ve işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Kretschmer, iyi işleyen bir yargı sisteminin bulunmayışından, sadece insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi alanlar değil, ekonomik durumun da zarar göreceğini savundu.

Erdoğan’ın sıkıntısını anlıyoruz..

Mutlaka Cumhurbaşkanı seçilmelidir.

Seçilmeli ki “devleti” ele geçirmeli, yargıya, üniversiteye, bağımsız kurullara gerekli atamaları yapabilmelidir.

Türkiye’nin Nisan 2006 fotoğrafı böyleyken ey millet biz ne yapıyoruz?

Finansbank’ı Yunan kilisesine resmen satıyoruz.

Barzani ile ciddi olarak görüşüyoruz.

Yalçın Özbey’i Belçika’dan istiyoruz..

İnsanı güldürmeyin.. Alıp da ne yapacaksınız?

Ona da bir ada tahsis edip besleyeceksiniz.

Biz Kretscmer’in “reformların ruhunu anlamamakla” itham ettiği savcı ve hâkimlerimize güveniyoruz.

O reformların o ruhunu anlamamalarından mutlu oluyoruz.

Tezgâhı görüyoruz.

“Kürtlerle Türkler bir arada yaşayamaz” diyen Baydemir’e de..

“Ben meraklı değilim seninle yaşamaya” diyoruz..

“Ya sev, ya terk et” diyoruz.

“Kalacaksan saygı duymak zorundasın… Gideceksen güle güle” diyoruz..

“Aldığımız fiyata veririz” diye de son noktayı koyuyoruz..

Aldığımız fiyata veririz…

Allah'ın dipçiği yok ki uyarsın.. 7 Nisan 2006

 


“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA

57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA

57’İNCİ ALAY HERYERDE 

  HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”