Siyaset3 Nisan 2006 00:00

İLK ADIM; "SAVUNMA GRUPLARI" - Hüseyin MÜMTAZ

Dün PKK terörü İstanbul’a sıçradı.             PKK militanları belediye otobüsünü içindekilerle birlikte yaktı.             Taksim’den kaçanlar Hacıhüsrev’e saklandı. Hacıhüsrevliler Türk bayrakları çektiler. Sopalarla mahallelerini koruyup teröristleri dövdüler. Yâni iş başa düştü.             Darısı diğer “mahallelilerin” başına.             “Görülen lüzum ve içinde bulunulan durum üzerine” bize de arşivden 28 Ekim 2004 tarihli “İLK ADIM; “SAVUNMA GRUPLARI” başlıklı yazımızı arşivden çıkarıp tekrar yayınlamak düştü. TANRI Hacıhüsrevli’lerden sonra TÜRK’Ü de KORUSUN. symbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenaclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilocialis walgreen coupon cheap cialis cialis couponkamagra kamagra wikipedia kamagra gel

1.PKK militanları, İstanbul'da belediye otobüsünü ateşe verdi, 3 kadın öldü

22:45  - Otobüsü çalışır vaziyette ateşe veren PKK yandaşları, daha sonra aracı rampadan aşağıya bıraktılar. Alev alev yanan otobüs, rampadan aşağıya gelirken yol üzerinde park halinde bulunan bir kamyonete çarptı. Olayda, otobüsün kamyonete çarptığı sırada orada olduğu tahmin edilen bir kadın hayatını kaybetti. 1 çocuk ve 1 kadın da yaralandı. Yaralanan kadının durumunun ağır olduğu belirtildi. 02.04.2006 İSTANBUL 

2.İstanbul'da gösteri yapmak isteyen militanları, vatandaş linç etmek istedi, polis zor kurtardı

 22:05  - Taksim Gezi Parkı'nda ve Dolapdere'de, Diyarbakır'da yaşanan olayları protesto etmek isteyen gruba yüzleri eşarpla örtülü Roman vatandaşlar, ellerinde kılıç, balta, sopa ve kürek gibi eşyalarla müdahalede bulundu. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu tepkili vatandaşlar, "Bu ülke hepimizin, böldürmeyiz" dedi. Tarlabaşı'nda gösteri düzenleyen bir grupla vatandaşlar arasında arbede yaşandı. Vatandaşlardan bazıları, "Biz burada bunları istemiyoruz" derken, çevik kuvvet ekipleri vatandaşları sakinleştirmeye çalıştı 02.04.2006 İSTANBUL  -

 

İşte o yazı:

 

“Türkiye’yi rapor manyağı ettiler.

Önce AB’nin üç bölümlü “İlerleme Raporu”.

Arkadan AP Raporu..

Ve bu arada “Başbakanlık” Azınlıklar Raporu..

Serumlarla uyutulan, zihni bulandırılmış, suni solunum cihazına bağlanan ameliyatlı hastaya döndürdüler bizi.

Bu ülkede; a) Zana’lara parti kurdurulup Meclise sokulmalarının yolu açılıyorsa; b) Şevki Yılmaz Yeşil pasaportla sırıtarak Türkiye’ye dönüyorsa, ve c) Fransa Yeşiller Partisi Milletvekili Helene Flature 'nin geçen hafta cuma günü Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Alt Komitesi Başkanı kimliğiyle Diyarbakır'ın Tellikaya köyünde ''Diyarbakır, Kürt bölgesinin başkentidir. Aynı zaman da AB'ye giriş mücadelesinin de başkentidir”  demesi en ufak bir tepki almıyorsa iş bitmiş demektir.

d) Fener Rum Ortodoks Patriğine, devlet aleyhinde faaliyetlerini rahat sürdürebilsin diye “koruma”;  e) Öcalan’a siyasi çalışmalarını hava şartlarından etkilenmeden yerine getirebilsin diye özel vapur tahsis edildiyse bu iş bitmiş demektir.

“Koruma” bu memlekette “saltanat” demektir. Koruma ile ilgisi filan yoktur. Diyarbakır Emniyet Müdürü’nü, eski Çankırı Valisi’ni, Van Valisi’ni “korumalar” neyden koruyabilmişlerdir?

Bizde şimdiye kadar korumaların koruduğu, başardığı bir iş, önlediği bir saldırı olmuş mudur?

Korumalar, halkı itip kakmaya, hoşa gitmeyen şeyler söyleyen vatandaşları susturmaya, derdest etmeye, odasında hastane başhekimini dövmeye yarar.

            f) Amerikan Elçisi Edelman Ankara’da oturduğundan çok taşrada geziyorsa, kâh Karadeniz’de, kâh Kayseri’de görülüyorsa; g) Trabzon’un havalanından sorumlu Vali Yardımcısı inip kalkan kara kara kocaman askerî uçakların nereye gittiklerini, ne taşıdıklarını bilmiyor ve “bizi yanına yaklaştırmıyorlar” diyorsa, h) İngiltere’nin kocamış veliahtı nereden icap edip Mardin’e gidiyor ve Mardin’de gökten gelmiş gibi karşılanıyorsa bu iş bitmiş demektir.

            Edelman’ı Kayseri’ye kim çağırır, hangi rektör üniversitesinde Amerikan propagandası yapılmasına çanak açar? Edelman; “Amerika Irak’tan sonra hangi ülkeyi bombalayacak?” sorusuna utanmadan, sıkılmadan ve hangi cesaretle “Türkiye olmayacağını söyleyebilirim, çünkü başbakanınızın Başkan Bush’la arası iyi” diyebilmiştir?

Bergama altın madenine bile nasıl burnunu sokabilmektedir Edelman?

Trabzon Vali Yardımcısını Amerikan-İngiliz askeri nakliye uçaklarının yanına sokmayan, yaklaştırmayan güç hangisidir? Kim ne cesaret, ilin vali yardımcısına dur diyebilmektedir? Asker mi, sivil mi, polis mi hangisi? Hangi ülkenin askeri, sivili, polisi? Türkiye’de Türk güvenlik güçlerinden başka hükümran başka bir güç mü vardır?

Limanlarımız, tersanelerimiz işgal mi edilmiştir?

6 havalanı, 7 liman genelgesi yoksa çağdaş Sevr’in bir uygulama genelgesi midir?

Prens Charles’a neden kilise ve cami resmi hediye edilmiştir? Öğrencileri ellerinde bayraklarla sokağa kim dökmüştür?

ı) Cumhurbaşkanının ölüm orucuna gittiği için “sağlık nedenlerinden dolayı affettiği” mahkûmlardan Orhan Gül “affından” iki yıl sonra Tunceli'nin Mazgirt İlçesi Kızılcık Köyü yakınlarında güvenlik kuvvetleri ile girdiği silahlı çatışmada öldürülüyorsa ve “Cemal” kod adlı Gül’ün, "MKP-HKO" Mazgirt Bölge Sorumlusu olduğu ortaya çıkıyorsa; i) Üç-beş yıl önce ay-yıldızlı al bayrağa “Bez parçası” diyen Meclis Başkanı Arınç resmi yemeklerde kullanılan TBMM Başkanlık Konutu’nda eski DEP’lilere iki buçuk saat süren bir yemek veriyorsa…

Bu iş gerçekten bitmiş demektir kıymetli okuyucu..

Vay anasına sayın seyirciler!....

Demek ki bu saatten sonra yapılacak olan iş, “kendi başının çaresine bakmak”tır. 

            Devlet, AB havucuyla sulandırılan yasaları, yahut AB heyulâsı ile korkutulan-ürkütülen yasa uygulayıcılarının kararsız-tarafsızlığı yüzünden kendini koruyamıyorsa, “vatan”daşların usulü dairesinde ve icabına göre kendini, yakınlarını koruyup kollaması mübahtır.

Halen vâr olan devletin, halen yürürlükte olan yasalarına tamamen uygun bir şekilde..

Üçlü İlerleme Raporları için; “Sevr’den Beter” demiştik.

AP Raporu’ndan sonra ise neye benzeteceğimizi bilemiyoruz, diyecek lâf bulamıyoruz.

AB'nin 17 Aralık'taki liderler zirvesine mesaj niteliği taşıyacak raporu hazırlamak için Türkiye'yi ziyaret eden Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Türkiye Raportörü Camille Eurlings, Diyarbakır’ı ziyaretinden sonra hatırlayacaksınız; "Hantal bürokrasiyi yıkın" uyarısı yapmıştı.

Beklenen rapor açıklandı..

Raporda, üyelik müzakerelerinin siyasi kriterlerin Ankara tarafından uygulanışına endekslenmesi isteniyor. Türkiye’nin politik kriterler konusunda yıllık bazda sistematik denetimde tutulmasını öneren Camiel Eurlings, olası üyelik zamanı geldiğinde de, Avrupa kamuoyunun düşüncesinin dikkate alınması gerektiği görüşünde.

Müzakerelerin açılmasını “uzun bir sürecin başlangıç noktası” olarak tanımlayan Eurlings, bu sürecin “doğası gereği ucu açık bir süreç” olduğunu ve “otomatik olarak üyelikle sonuçlanmayacağını” da açık bir dille ifade ediyor.

Türkiye’nin henüz tam anlamıyla Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmediği görüşünü dile getiren Hollandalı Parlamenter, çok sayıda istek sıralıyor.

 Bunlar arasında 1) yeni bir anayasa, 2) Güneydoğu için özel bir ekonomik kalkınma programı, 3) Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Savunma Bakanlığı’na bağlanması, 4) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının tam olarak yerine getirilmesi, 5) Türkiye ile Ermenistan’ın barışması, 6) Ermenistan sınırının açılması, 7) Alevilerin Müslüman azınlık ilan edilip yasal korunmaya alınmaları, 8) Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, 9) Türk ordusunun en kısa sürede Kıbrıs’tan çekilmesi ve 10) Ankara’nın Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanıması bulunuyor.

            Yetmiyor, AB Komisyonu’nun 6 Ekim’de açıklanan Türkiye raporundaki tavsiyeleri desteklediğini belirten Eurlings, politik kriterlerde aksama görülmesi halinde müzakerelerin parlamentoyla görüş alışverişi içinde askıya alınması gerektiğini de savunuyor.

AP raporu ile; Edelman’ın Ankara’ya ilk gelişinde karşısına topladığı atanmış ve seçilmişlere bir silah fuarını bahane ederek verdiği talimatların örtüşmesine ne diyorsun kıymetli okuyucu?

Hatırlayın, ne demişti Edelman?

            “1.Türkiye Ulusal çıkarlarını yeniden gözden geçirmelidir. 2. Terörizme karşı yürütülen mücadele de Suriye bazı sorunlar çıkarıyor. Sınırlarını teröristlere açıyor. Bu konudaki baskıyı arttırmamız gerektiğini düşünüyorum. 3. ABD güçlü bir Filistin Başbakanı ile çalışmaya hazır. Türkiye'nin İsrail'le dostluğu da bu noktada büyük önem kazanıyor. İran'ın da yeni bir vizyonla dünyaya karışmasından yanayız...4.Kıbrıs'ta tarihi bir fırsat kaçırılıyor. Annan Planı, Türk toplumunun güvenliğini, Türkiye'nin çıkarlarını sağlayan ve hala tarafları tatmin edici çözüm için en iyi temeldir. Denktaş gelişmeye engel olmamalı... Kuzey Kıbrıs'taki seçimlerde uluslararası gözlemci hazır bulunmalı ve adil bir seçim yapılmalıdır. Zaman kısalıyor.”

Türkiye’ye “ulusal çıkarlarını”, “ulus”tan olmayan bir yabancı öğretecek….

Edelman üslûbuyla, raporlarınkini bir karşılaştırır mısınız lütfen?

İşte AP’nin bu dehşetengiz raporundan sonra papaza koruma tahsis ediliyor.

Bu raporda AİHM kararlarına Türkiye’nin harfiyen uyması isteniliyor ama bakın geçen hafta Dilek Zapçıoğlu’nun haberine göre Alman Anayasa Mahkemesi, hem de mağdur olan bir Türkle ilgili bir dava hakkında ne karara vardı..

“Alman Anayasa Mahkemesi, bir davada nihai karar verdi. Dedi ki: "Strassburg'daki Avrupa İnsan hakları Mahkemesi'nin kararları Almanya için bağlayıcı değildir. Alman
mahkemeleri, Strassburg'daki kararlara uyarsa iyi olur, ama uymak zorunda değildirler, çünkü Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu Alman Anayasası’nın üzerinde değildir."

AİH Konvansiyonu Alman Anayasası’nın üzerinde değil ama bizim için hem öyle olacak hem Anayasamızın değiştirilmesi ön şart.

Almanya’nın AB’ye egemenliğini devretmesinin ölçüsü ne?

Biz bir kısmını değil, hepsini devre hazırlanıyoruz da..

Madem AİHM kararlarına uyulmuyor, uyulmasa da oluyor, Loizidu’ya çuvalla parayı neden ödedik o zaman?

Peki o halde, ne yapmalı?

            Ne yapmalı?

            Önce Atatürk’ün Bursa Nutku’nu iyi okumalı.

            Sonra köyde, kentte, kahvede, dernekte, meslek odalarında, sokakta, çarşıda, pazarda, mahallede, camide, üniversitelerde, hastane, pastane, postahanelerde, her zaman ve her yerde, karada, havada ve denizde “yerel savunma grupları” oluşturmalı.

            Çünkü işin başa düştüğünün resmidir.

            Bu savunma gruplarına her yaştan insan katılmalı, çocuklar, hasta ve yaralılar ile güçsüzler de alınmalı, çünkü yapılacak iş kaba kuvvet gerektirecek ve fiziki güce ihtiyaç duyacak bir şey değil.

            Fikir, beyin, zihin, düşünce gücüne ihtiyaç var.

Fethedilecek son kale, son beyin hücresi olmalı.

            Zinhar mevcut STÖ’ler, bu iş için birer merkez olarak düşünülmemeli.

            Çünkü STÖ’ler ile “yabancılarla ilişki kurmalarına” yeni çıkarılan bir kanunla izin verilen dernek ve vakıfların “idüğü”; Hablemitoğlu’nun yabancı vakıflar ile olan mücadelesinde açığa çıkmıştır.

            Uyanmayanlar, Kıbrıs’ta referandum sürecinde yabancı kaynakla beslenen, semirtilen bu STÖ’lerin ne işe yaradığını görmüşlerdir.

            Yetmediyse son 6 Ekim İlerleme Raporu’nun, “Sonuç ve Öneriler”deki 7’inci maddesini hatırlayalım lütfen;

Üçüncü sacayağı ise, AB üyesi ülkeler ile Türkiye halklarını bir araya getirmek için güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalog geliştirilmesine dayanmakta. Bu diyalogda sivil toplum en önemli rolü üstlenmeli ve bunun düzenlemesi de AB tarafından yapılmalı. Komisyon bu diyaloğun nasıl desteklenmesi gerektiğine ilişkin teklifler sunacak.”

            Yâni AB üyesi ülkeler ile “Türkiye halkları” (Türkiye değil) arasında güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalogun kurulmasında, “AB tarafından organize edilecek” STÖ’ler aracılık yapmalı..

            Şimdi bu lafı okuduktan sonra siz, STÖ’lere, dernek ve vakıflara ne kadar güvenirsiniz?

            Rum Politis Gazetesi, Amerikan USİAD Kuruluşunun Kıbrıs’ta harcadığı paralarla ilgili olarak şunları yazmadı mı?

              ''Paranın yüzde 30'u sağlıkla ilgili programlara, yüzde 19'u çevreye ve sadece yüzde 10'u Kıbrıs'ın her iki kesimindeki sivil toplum örgütlerine gitti. Raporun değerlendirme bölümünde, sivil toplum örgütleri aracılığıyla düzenlenen iki kesimli programların yüzde 50'sinin zaman kaybı olarak nitelendirilmesi dikkat çekicidir. Son 6 yıl içinde yılda 5 milyon dolar harcandı ve bu meblağa, Fulbright kurumu için yapılan harcama da dahildir. Başkanlığını Fotini Papadopulos'un yaptığı Kızılhaç da son 5 yılda UNOPS'tan 2 milyon 393 bin dolar aldı.''     

Gazete, doğrudan Annan planıyla ilgili harcamaları ise şöyle sıraladı: ’'-Annan planı 23 bin 368 dolara WorldLigo tarafından Türkçeye tercüme edildi.-Plan 18 bin 630 dolara EuroGreek tarafından Rumcaya tercüme edildi.-Kamu oyunun International Peace Research Institute (PRİO) tarafından bilgilendirilmesi programına 63 bin 805 dolar harcandı.-Kıbrıs Toplumbilimciler Şirketi tarafından Annan planının İki Toplumlu Anlaşılması için 36 bin 244 dolar harcandı.-St. Antony's koleji tarafından Annan planı ve birlikte yaşam atölye çalışması için 5 bin dolar harcandı.Bu çerçevede, son yıllarda Kıbrıs'ta faaliyet gösteren çeşitli iki toplumlu örgütlere belirli öneriler temelinde ekonomik destek verildi. Cambridge'nin Barış kurumunun hayata geçirdiği Cyprus Medianet için verilen 220 bin dolar bunun dışındadı.Toplumun Çağdaşlaşması ve Düşünce Derneği'nin (OPEK) etkinliklerinin finanse edildiğinden de çok söz edildi. Bunlar, Annan planıyla ilgisi olmayan sosyal etkinliklerdi-Tartışmalar için 2 bin 399 dolar.”

Bunlar, sadece Amerikalılar’ın, Kıbrıs’ın satışı için kullanıldığını “açıkladığı” paralar.

Ya açıklanmayan paralar?

Ya AB’nin harcadığı paralar?

Peki Türkiye’de hiç harcanmadığını mı zannediyorsun bu tür “kirli paraların” kıymetli okuyucu?

Kirli paralar, kirli kirli adam ve kadınların ellerinde dolaşıp her gün düşünce ve yazılarına ilham teşkil etmiyor mu?

Yerel Savunma Grupları ne yapacak?

Önce kamuoyu oluşturacak, millete milli benliğini verecek, milli benliğin bilincine ulaşmasını sağlayacak.

Sonra yürürlükteki yasalar çerçevesinde “tavır” koyacak.

Giresun’da Edelman’ın kaldığı oteli önceden öğrenip mahalli tarikat liderleriylegörüşüp görüşmediğini tespit ve takip edecek, yakaladıysa ifşa edecek; Kayseri’deki gibi konuşturmayacak; Trabzon’da havaalanına inip kalkan kara kara uçakları hep gündemde tutacak, resmi makamların telefonlarını kilitleyip, ne tezgâhlar döndüğünü açıklamaya mecbur edecek; Mardin’de Prens Charles’i karşılamak üzere seçilen çocukların velileri tarafından o gün okula gönderilmemelerini sağlayacak; VİP’i kullanan atanmış ve seçilmişler, Zanalar ve Şevki Yılmaz’dan sonra o salona girmeyecek; Fener Patriğine “koruma” olarak verilen polislerle Öcalan vapurunda görevlendirilen mürettebatı böyle bir görev aldıklarını etraflarına, ailelerine, eş ve dostlarına bile söyleyemez, yaptığından utanır hale getirecek.. Bu personel çareyi “istirahat alarak” dinlenmekte bulacak.

DEP’lilerle yemek yiyen Arınç’ın bundan sonra hiçbir yemeğine kimsenin gitmemesini sağlayacak, gidenleri teşhir edecek.

Çok şey mi istiyorum? Veya bu önerileri küçümsüyor musunuz?

Unutmayın “kitap”; her çağda, her ülkede işgalcinin girdiği ülkede %10 işbirlikçi bulduğunu, %10 direnen olduğunu, kalan %80’in ise kararsız bir şekilde seyrettiğini yazar.

Zaman ilerledikçe her iki %10’dan hangisi, “seyirci” konumundaki %80’in daha fazla bölümünü tarafına çekerse başarıya ulaşır.

Kurtuluş Savaşı’nın başında işgalciyi bayraklarla, davul zurna ile karşılayan köy ve kasabaları hatırlayın.

Ben Kayseri, Mardin, Diyarbakır, Yalova, Mudanya, Trabzon, Giresun ve Kıbrıs’ta, vatanın dört bir köşesinde o “direnen” % 10’a sesleniyorum.

Bu saydığım yerlerde mutlaka o %10 vardır, olmalıdır, “kitap” öyle yazıyor.

Bu %10, etrafındaki sözü dinlenen, sözüne güvenilen fikir liderlerini bulacak, onların sözünü dinleyecek.

Varlığı ve yaptıkları şaibeli mevcut STÖ’lerin hiç birine itibar etmeyecek, kendi düşünce gücüne güvenecek.

Sonrası inanın çok kolay olacak, çorap söküğü gibi gelecek.

Alın size bir 29 Ekim yazısı.

Yarın 29 Ekim 2004. Cumhuriyet’in 81’inci yıldönümü.

81 yıl sonra başa dönüp aynı noktaya gelmiş olmamızın sorumlusu ben değilim.

Ama “Durum” ne yazık ki böyle..  Senaryodaki “Durum”, 15 Mayıs 1919 “durumu” ve ne yazık ki yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz şey bir “tatbikat” değil.

O halde “durumdan vazife çıkarması gerekenler” nerede?

Kâğıda dökülecek mürekkep kartuşta durmazmış derler.

            Ben vazife çıkarıp bu yazıyı yazdım. Bu yazı yazılmalıydı.

            Cumhuriyet kutlamalarının keyfine varın. Belki “son”dur ya da sondan bir önceki..,

Kim bilir, seneye Ekim’in 29’unu değil, İlerleme Raporlarının açıklandığı 6’sını veya Aralık’ın 17’sini kutlatırlar.

Kader utansın.. 28 Ekim 2004”               

Nasıl?

Boşuna mı yazmışız, eksik mi söylemişiz?

Daha ne diyecektik ki? 3 Nisan 2006

           

“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA

57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA

57’İNCİ ALAY HERYERDE 

  HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”