Milli uyanışa çağrı - Oya Akgönenç
Bazı dönemler vardır, dışardan bakıldığında herşey son derece olumlu ve parlak görünür ama aslında bu yanıltıcı bir iyilik ve aldatıcı bir aydınlıktır. Son yıllarda arka arkaya yaşanan olaylar bu aldatıcı yansımanın tehlikeli bir gerçeğe dönüşmesidir. 2000’li yıllarda, uluslararası olaylar aniden çok büyük boyutlarda değişmeye başlamıştır; ve etkileri, artçı depremler gibi her yerde hissedilmeye devam etmektedir.fusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acnesymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cena
Türk toplumunda ve Türkiye’de, bu küresel değişmenin etkileri hissedilmektedir. Bugün Türkiye’de şimdiye kadar alışık olunmayan bazı şeylerin gerçekleşmeye başladığı müşahade edilmektedir. Bunları büyük bir dikkatle izlemek gerekmektedir. Türkiye kendisi için hiç de iyi olmayacak değişimler içine ve tehlikeli bir yola itilmeye çalışılmaktadır. Sonuçlarının kötü olacağı daha şimdiden kestirilebilen bu tür gelişmeleri yine hükümet ve toplum önleyecektir.
Nevar ki, hükümet, bu tehlikelerin farkında değilmiş gibi bir intiba vermektedir. Halk da ise durağan bir bekleyiş hakimdir. “Neyi bekledikleri belli olmayan bir bekleyiş”. Hani, “o aldatıcı yansımaya kanmış, hala birşeylerin iyi olduğunu düşünen” anlamsız bir bekleyiş. Halbuki, bugün durum vahimdir. Son dönemlerde hiç olmadığı kadar, ülkenin bütünlüğünü, geleceğini, maddi ve manevi yapısını tehdit eden olay ve baskılar her alanda kendini göstermektedir. Adeta İkinci bir Sevr dönemi başlatılmak üzeredir. Böylesine kritik bir dönemde muhakkak ki “Milli Uyanış Çağrısı” yapmanın zamanı gelmiş bulunmaktadır.
Çevre Sarılıyor
Orta Doğu’da “Büyük Orta Doğu Projesi” ABD tarafından uygulanmaya konmuştur. Irak işgal altındadır ve orada bir savaş yaşanmakta; bu savaş her an genişleme işaretleri vermektedir. Orta Doğu’nun pek çok noktasında kanlı çatışmalar ve tehlikeli siyasi olaylar cereyan etmektedir.
“Kıbrıs’ı Türklerden Almak projesi” tam hız işleme konmuş durumdadır. Çeşitli isimler ve projeler altında bu olayın gerçekleştirilmesine çalışılmaktadır. Avrupa Birliği üyeleri buna destek vermekte, ABD de yardımcı olmakta ve orada kuracağı iki yeni askeri üs için zaman saymaktadır.
Başta bulunan AKP hükümeti ise oynanmakta olan bu büyük oyunu görememektedir. Hâlâ, ham bir hayal ve boş bir söylem olan “çözüm üretip, Kıbrıs konusunu hakkaniyet içinde çözeceğiz” sloganı ile vakit kaybetmekte ve adadaki olumsuz ve tehlikeli gelişmelere adeta yardımcı olmaktadır.
Avrupa Birliği Devletleri Uluslararası Hukuku ihlal ederek ve Londra, Zürih anlaşmalarına aykırı olarak Güney Kıbrıs’ı AB’ye üye olarak kabul etmişlerdir. Hem de, bu hukuka aykırılığı anlaşmaların garantörlerinden olan İngiltere ve Yunanistan da en başta ihlal ederek fiili bir durum gerçekleştirmişlerdir. AKP hükümeti nasıl olur da böylesine sözünden dönen, anlaşmaları gözünü kırpmadan ihlal eden ve sonra da dönüp hâlâ Türkler’den taviz ve anlayış bekleyen bir grup ile iş yapar? Ve nasıl olur da onların sözünü ciddiye alır ve hangi mantıki sebep ile onların kurduğu bir birlikte Türkiye’ye yer vereceklerine inanır? Bu yolda nasıl olur da milli çıkarları adeta tehlikeye atacak duruma gelir? Bunlar anlaşılır ve kabul edilir şeyler değildir. Hükümetin anlamadığı husus, Kıbrıs’ın, Avrupa ve Yunan’ın istediği gibi çözülmesinin, Türkiye için bir Kırılma Noktası olduğudur. Avrupa bunu yapmak istemektedir.
Diğer taraftan, manevranın üçüncü ayağı da AB kanalı ile gerçekleştirilmektedir. “Avrupa Birliği’ne Türkiye’yi Almak Projesi” adı altında, AB ülkeleri, Türkiye’den altından kalkamayacağı şeyleri talep etmektedir. Bunların içinde Ermeniler’den “sözde soy kırımı” için özür dilemekten tutun da, GAP bölgesi sularının ve barajlarının tümünün, yabancıların idaresine yani “uluslararası bir idarenin altına konulmasına” kadar sayısız talepler sıralanmaktadır.
Bir zamanlar “Boğazlar Rejimi” ile Çanakkale ve İstanbul boğazlarını kontrolları altına alan Avrupa şimdi de bizim kendi öz sermayemiz ve bilgimizle yaptığımız 22 barajı ve zengin su havzalarımızı, uluslararası bir idare altına yerleştirerek, Türkiye’nin en verimli ve önemli bir bölgesini kendi kontrolları altına almaya çalışmaktadırlar. Bunu AB Türkiye İlerleme Raporu içinde açıkça yazmış bulunmaktadırlar.
Bu durumda birçok sual akla gelmektedir: Bu yazılanlar o kadar tabii ve normal bir şey midir ki hükümetten hiç kimse bunu sorgulamamıştır? Acaba buralar hakkında verilmiş bazı sözler mi vardı da, bu gelişim bu kadar normal karşılandı? Veya bu dokümanlar henüz tam ve bütünü ile tercüme edilip, yetkililerce dikkatle okunmadı mı? Yoksa diğer bürokratik telaş arasında, böylesine can alıcı bir nokta, gözden mi kaçtı? Hangi alternatif veya soru alınırsa alınsın, ülke için son derece tehlikeli gelişmelerin olduğu ve buna karşı gerekli tepkilerin bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
Vahim Sonuçlar
Yine, mevcut hükümetin tutumu, ve “ne olursa olsun AB’ye girelim” diyen bir grup aydının etkisi ile olaylar gerçeklerden uzaklaştırılmakta ve ülkedeki fotoğrafın tümü yerine sadece bir köşesi üstünde odaklanılmaktadır. İçte ve dışta bu yalnış yansıtmalar sürerken, AB ülkeleri hükümet üstündeki baskılarını sürdürerek, bir an önce istedikleri tavizleri gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Avrupa devletlerinin taviz ve istekleri çok uzun bir liste olup, hepsi gerçekleştiği taktirde ortada bugünkü hali ile bir Türkiye kalmayacaktır.
Avrupa Parlamentosu’nun geçen haftaki toplantısında bir Fransız parlamenterin, “Türkiye Sevr’i tekrar tanımalıdır” ifadesi son derece önemli bir olaydır ve dikkatle izlenmelidir. Bunun arkasından konuşan bir Rum parlamenterin Türkleri ve Türkiye’yi 20. yüzyılın en büyük soykırımlarını gerçekleştirdikleri suçlamaları ve küstah iddiaları gelmiştir.
Bütün bu sözler, 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasını hiçe sayan, küstah bir tutumun ifadeleri olup, Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı devletine, zorla imzalattırılan Sevr Antlaşması’nın yeniden tanınması ve uygulanmaya konmasını hedefleyen gayretlerdir.
Sevr’i bu millet bilir
Bu konuşmalar ve suçlamalar karşısında, mevcut hükümet veya parlamento mensupları gerektiği tarzda ve kuvvette herhangi bir cevap veya müdahaleyi yapmamışlardır. Türkiye’ye böyle saldırılarda bulunanlara, gereken cevabı vermeyen hükümet, artık bu “Milleti Doğru Temsil Etme Yetkisini” kaybetmiş demektir. Vatanını ve toplumunu sözlü veya fiili tüm saldırılara karşı korumak hükümetlerin ilk görevleridir. Bunu yapamayanlar orada bulunmamalıdırlar.
Bilindiği gibi Sevr Antlaşması tek cümle ile Osmanlı İmparatorluğu’nun idam fermanı ve parçalanma planı idi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, yani 1918’de Osmanlı’ya dayatılan bu anlaşma ile imparatorluk çökmüş ve tüm topraklarını kaybetmiştir. Üstelik de anavatan, Anadolu ve Trakya da çeşitli devletlerin işgaline uğramıştır. Hem de, Osmanlı ordusu zorla terhis edildikten ve müttefik kuvvetlerince silahları toplandıktan sonra, bu müdafaasız kalan vatan ve millete saldırı ve vatan topraklarının işgali başlatılmıştır. İşler, Türklerin ellerinden anayurtları alınacak kadar ileri götürülmüştür.
İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın, Yunanistan’ın, Ermenilerin, Rusya’nın ve 1914’de yayınlanan “Wilson Prensipleri” çerçevesinde Amerika’nın, Türk toprakları üzerinde hak, iddia ve talepleri bulunmakta idi ve bunları almak veya zorla elde etmek amacı ile hepsi birden harekete geçmişlerdi.
Bunlara rağmen Türk milleti, Anadolu halkı şahlanmış ve tüm varlığını ortaya koyarak, bir beş yıl daha savaşmıştır. Zayiat vere vere, 13 milyon kişiye kadar düşmüş, tüm ülke yıkılıp, harap olmuş ama bu millet, bu mücadelede pes etmemiş ve sonunda zafere ulaşmıştır. Yani, Sevr’e Hayır denilmiş ve yerine Lozan Anlaşması ikame edilmiştir.
Olayların üstünden sadece 81 yıl geçmiştir ama şimdi gelinen noktada adeta başa dönülmüştür. Avrupalılar, yeni durumlar içinde yeniden, eski iddiaları ve taleplerini başka şekillerde karşımıza koymaktadırlar. Üstelik de bize iyilik yapıyor ve bizi aralarına almaya çalışıyormuş havası içinde bunları yapmaktadırlar. Bu arada istek listeleri de 81 yıl önce gerçekleştiremedikleri taleplerini adeta yinelemek için uygun bir zaman ve zemin kollamakta olduklarını ortaya koymaktadır. Bu sefer isteklerini savaşla değil, gerçekleri gizliyerek, uyutarak, diplomasi kullanarak ikame etmeye çalışmaktadırlar.
2005 yılına gelindiğinde, birden bu “yeni dostlardan” gelen talep ve tenkitlere hatta üstü kapalı tehditlere dikkatle bakılınca, söylem, yaklaşım ne olursa olsun, hedeflerin aynı kalmış olduğu fark edilmektedir. İşte bu bağlamda önemli başka bir konuya da dikkat çekmek gerekmektedir. TBMM’de ki bazı yetkili makamlar, “Milli Egemenlik” konusunda karışık işaretler vermektedir. Bir taraftan, AB ile ilintili olarak, “Egemenliğin bir kısmı devredilse ne olur?” gibisinden sözler sarf edilmekte, diğer taraftan da, “milli egemenliğimizi her zamankinden daha coşkulu kutlayacağız” denilmektedir. Tabiatıyla, halkın aklı karışmakta, kim, neye inanacağını bilememektedir.
Olayların gidişatına bakılınca, Milli Egemenliğimiz her zamankinden daha da büyük, hatta hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike altındadır. Yani, tekrar bir Milli Şahlanışın yapılmasının zamanı gelmiştir.
Bu konulara ilerleyen günlerde devam edeceğim. Hayırlısı olsun, İnşaalah.