BATI’nın Büyük Kürdistan dosyası (4) : AB eliyle yeni azınlıklar yaratılıyor - Sadi SOMUNCUOĞLU
“...Oyunundaki dördüncü ayak, İkiz Sözleşmeler diye bilinen Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar adlı sözleşmeler. Sakıncalı görülen bu sözleşmeler imzalandı ancak yürürlüğe girmedi. Ta ki, AKP iktidarı dönemine kadar”Uluslararası standartlara göre Türkiye’de azınlık olarak nitelendirilebilecek başka toplulukların da bulunduğu iddia ediliyorAB’nin kendi raporlarında da itiraf edildiği gibi, üzerinde mutabakat sağlanan bir azınlık tarifi olmadığı halde... Evet Batı “Büyük Kürdistan” projesinde, Türkiye’ye “hukuk, insan hakları” diyerek “Sözleşme Oyunu” oynatıyor. Bu yeni Sevr’in de 4 temel ayağı var. En önemli iki sözleşmeden, Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Çerçeve Sözleşmesi ile Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesi’ni anlattık. Bunları, imzalayan AB veya Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından dahi uygulanmadığını, daha önemlisi Avrupa müktesebatından sayılmadığını, kendi raporlarıyla ortaya koyduk. sitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effectsmicardisplus 80/25 mg ilkpirlantam.com micardis plus 80 12.5 mg
Avrupa’ya ait bir sözleşme daha var. Adı Avrupa Yerel Özerklik Şartı. 1985’de imzaya açıldı, Türkiye bunu, 9 maddesine çekince koyarak, 1988’de imzaladı. Ancak onaylanıp, yürürlüğe girmesi 1993’te gerçekleşti. Sözkonusu sözleşmeyi AB üyesi ülkelerden Fransa 1985’de imza-ladı, ama halen yürürlüğe koymadı. İmzalayan ve yürürlüğe koyan ülkelerin tamamı ise aynen Türkiye gibi çekincelerini belirtmiş. Ama AB şimdi, sadece Türkiye’den diğer iki sözleşmede olduğu gibi, Yerel Özerklik Şartı’ndaki çekincelerini de kaldırmasını şart koşuyor. “Sözleşme Oyunu” ndaki dördüncü ayak, Avrupa değil, BM’ye ait. Kısaca İkiz Sözleşmeler diye bilinen Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar adlı sözleşmeler. Türkiye bunları, ilan edilişinden tam 35 yıl sonra, iki maddesine çekince koyarak imzaladıysa da, TBMM’de onaylanmadı, yürürlüğe sokulmadı. Ta ki, Haziran 2003, yani AKP iktidarı dönemine kadar.
ÇARPIK AZINLIK BAKIŞI
Bu kadar uzamasının elbette sebebi vardı. Batı’nın Türkiye sözkonusu olunca “azınlık” kavramına nasıl art niyetli ve çarpık baktığı biliniyordu. İkiz sözleşmelerde de, “bütün halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, doğal kaynaklar ve zenginlikler üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilmeleri, eğitim ve kültürel haklar” gibi pek çok kritik hüküm yer alıyordu.
O yüzden Türkiye, bu sözleşmelerden ilkinin, “etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların, grubun diğer üyeleriyle birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını, dillerini kullanmalarını, dinlerinin gereği ibadet etme ve uygulama haklarının engellenmemesini” öngören 27.maddesine çekince koydu. İkinci sözleşme de, 13.maddesi için Anayasamızın üç maddesine atıf yapan bir beyanla ve yine çekince konarak imzalandı. Bu madde, Bütün uluslar ile bütün ırksal, etnik ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu geliştirecek eğitim verilmesini... Anne-babaların çocuklarına kendi inançlarına uygun bir biçimde dinsel ve ahlaki eğitim sağlamasını düzenliyordu.
SORULMAYAN SORULAR
Bu 4 sözleşmenin tamamı da, sadece Türkiye üzerinden varılmak istenen hedefin değil, Batı’nın Türkiye’yi istismarının ve nasıl bir “salam” politikası uyguladığının en somut örneğidir. AB önce imzalamamız için bastırdı, hemen ardından yetkisi ve hakkı olmadığı, ayrıca hiçbir üye veya aday ülkeden istemediği halde, çekincelerimizi kaldırmamızı talep etti. Ve nihayet bu talep, ısrardan öte şarta dönüştü. Ama biz halâ “Ne istiyorsunuz, niyetiniz ne?” diye sormuyoruz. Oysa Erdoğan-Gül ikilisinin “üslûp” dışında itirazsız kabullendiği AB Komisyonu’nun 9 Kasım 2005’de açıkladığı İlerleme Raporu’nda da ilk kez bu konuya öyle geniş yer ayrıldı ki, diğer sözleşmelerle ilgili taleplerle birlikte düşününce, gizli niyeti görmemek için bakar kör olmak gerekiyor.
YAKLAŞIM DEĞİŞMEMİŞ
Bu raporda önce gayet ustaca, Türkiye’nin azınlık hakları yaklaşımının değişmediğine, yani Lozan Antlaşması’na göre sadece gayrımüslim toplulukların azınlık olarak tanındığına dikkat çekili-yor. Ancak hemen ardından uluslararası standartlar ve Avrupa standartlarına göre Türkiye’de azınlık olarak nitelendirilebilecek başka toplulukların da bulunduğu iddia ediliyor.
Avrupa Konseyi veya Avrupa Birliği’nin kendi raporlarında da itiraf edildiği gibi, üzerinde mutabakat sağlanan bir azınlık tarifi olmadığı halde, hangi “uluslararası standartlar ve Avrupa standartlarından” bahsediliyorsa? Yine Türkiye’de bunların olduğuna kimler, hangi yetkiyle, nasıl ve ne zaman karar verdiyse? Bu yalanlardan sonra, İkiz Sözleşmelere koyduğumuz çe-kincelere atıfta bulunuluyor. Güya bazı AB üye ülkeleri, sözleşmenin amaç ve hedefleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle çe-kincelerimize karşı çıkıyorlarmış. Özellikle de Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ndeki eğitim hakkı konusundaki çe-kincemiz, endişelere neden olu-yormuş. Neymiş o endişe; Bu çe-kinceler, azınlık haklarının korunması konusunda daha fazla ilerleme kaydedilmesini engellemek amacıyla kullanılabilirmiş.
NEDEN ENDİŞE DUYUYORLAR
Gayri-Müslim azınlıklarımız ve bunların kendi dillerinde eğitim dahil tüm hakları teminat altına alınıp, uygulandığına göre, Avrupua Birliği acaba çekincelerin başka hangi azınlıkların haklarının korunmasında daha fazla ilerleme kaydedilememesinden endişe duyuyor olabilir ki?
İlerleme Raporu’nun bir sonraki paragrafında, bunun da cevabını buluyoruz. Çünkü Anayasa’nın 42.maddesinin, yani devlet okullarında Türkçe dışında öğretimi yasaklayan maddesinin gözden geçirilmesi, Türkçe dışındaki ana dillerin öğreniminin teşvik edilmesi, siyasi partilerin Türkçe dışında propaganda yapması yasağının kaldırılması isteniyor. En sonunda da Başbakan Erdoğan’ın “Kürt sorunu” ifadesinden duyulan memnuniyet belirtilip, bu sorunun “demokratik yollarla çözülmesi” gereğine işaret ediliyor.
AKRABA DEVLETLER İCADI
Bu sözleşmelerin toplamı ve Türkiye’den istenenlerin ne anlama geldiğini değerlendirmeden önce son bir rapordan bahsedelim. AB’nin, “uluslararası standartlar ve Avrupa standartlarına göre Türkiye’de azınlık olarak nitelendirilebilecek başka topluluklar bulunduğu” iddiası doğru değil demiştik. Bunu biz değil, bizatihi Avrupa Konseyi söylüyor.
Ne zaman; 13 Kasım 2005’te, yani 4 ay önce.Ne vesileyle; Millet ve azınlık kavramlarının tartışmalı olması ve her ülkede farklı yorumlanması sebebiyle.
Avrupa Konseyi, 21.yüzyıl Avrupa’sında ulusal azınlıklar ve bunların haklarının yeniden tanımlanması gerektiği görüşünde. Bunun için de Konseyin Hukuk ve İnsan Hakları Komitesi “Ulus” başlığı altındaki bir rapor hazırlatır.
AZINLIKLARI KABUL ETMİYORLAR
Raporda, “ulus” ve “azınlık” kavramlarının her bir Avrupa ülkesinde nasıl farklı anlamlarda tarif edilip, uygulandığı tek tek anlatılıyor. Bir çok ülkenin, kendilerinde azınlıklar bulunduğunu kabul etmediği, kabul edenlerin ise tüm vatandaşlarını eşit saydığı, kesinlikle kollektif haklar vermediği vurgulanıyor.
Mesela Türkiye’de resmen sadece gayrımüslimlerin azınlık olarak tanındığı kaydediliyor. Avrupa Konseyi raporunda bir hususun daha üzerinde duruluyor. Buna göre, farklı ülkelerde yaşasalar da etnik, dilsel, tarihi ve kültürel ortaklığı olan vatandaşlar var. İşte öncelikle bunlar arasında ilişki kurulabilmesi için “ulus-azınlık” tarifinin yeniden yapılması şartmış. Bu amaçla sözkonusu toplulukların yaşadıkları bölge-lerde daha özerk olması, ülke sınırlaması olmaksızın birbirleriyle özgürce bağlantı kurması, bireysel veya kolektif haklara kavuşması, kimliklerinin tam olarak tanınması, devletlerin bunlara pozitif ayırımcılık yapması gerekiyormuş.
AĞABEY Mİ OLUYORUZ!
Bu yeni çerçeve veya tarif, sadece ulusal azınlıkların haklarının genişletilmesini değil, yeni azınlıkların tanınmasını da sağlayacakmış. Böylece ulus ile ulusal topluluk veya azınlık kavramları daha bir netleşip, bunlar arasında daha esnek, barışçıl ve toleranslı bir iklim doğacakmış.
Etnik, dilsel, tarihi ve kültürel ortaklığı olan, ancak farklı ülke-lerde yaşayan toplulukların irtibatı için teklif edilen kavram ise şu; Akraba Devletler. Sanki teröristbaşı, Barzani, Talabani’nin “Kürt Konfederasyonu” veya yöneticile-rimiz eliyle son aylarda gündemimize sokulmaya çalışılan Güneydoğu-Kuzey Irak ekonomik birlikteliği, ya da K. Irak’a “ağabeylik” formülleri tarif ediliyor, değil mi?
Şemdinli işaret fişeğiydi!
Zor günlerden geçiyoruz. Şemdinli “Kürdistan Patronları” nın işaret fişeğiydi. Şimdi bütün güçleriyle Nevruz’a yükleniyorlar. En ufak ihmal olmaksızın, tüm ihtimallerin hesaba katılması gerekiyor. Anarşi ve terörü besleyen sahte “özgürlük” sloganları, “Avrupa tipi demokrasi” yalanlarıyla kaybedecek zamanımız yok. Genelkurmay Başkanlığı’nın, “Terörle mücadelede İngiltere’deki kadar yetki” ve-rilsin talebi, hani Ramazan Bayramı’ndan hemen sonra yerine getirilecekti. Ne oldu? Acaba daha kaç Ramazan Bayramı geçecek, daha kaç şehit verilecek?
İSYAN PROVASI
Şemdinli’yi hatırlayalım. Dönemin Hakkari Valisi, güvenlik görevlilerinin can derdine düştüğünü anlatırken, nasıl feryat etmişti; taş yağmuru altındayız. Hepsi silahlı. Daha ne kadar silah kullanmayacağız? İçişleri Bakanlığı Nevruz için genelge yayınladı. Türk bayrağı dışında bayrak veya flama kullanılmayacak, bölücü sloganlar atılmayacakmış. Valiler de yetkilerini kullanacakmış. Bütün bunlar bir genelgeyle olabiliyor ise, bugüne kadar meydanlardaki kanunsuzluklar, ihanetin azgınlaşması niçin seyredildi? Görüldüğü gibi en hayati konu da bile, savsaklama marifet sayılıyor. Bu zihniyet ve kuşa döndürülmüş kanunlarla, Valiler ve güvenlik görevlilerinin ne yapması bekleniyor ki?
TERÖR SİYASALLAŞIYOR
İşte Nevruz kutlamalarının provaları. Atılan sloganlar, “demokratik konfederalizm” paçavraları, teröristbaşının posterleri. Adana’da bu sloganlar ve paçavralar arasında Nevruz ateşinin 5 ve 7 yaşında iki çocuğa yaktırılması. PKK’nın sözde Başkanlık Konseyi’nin “2006 Nevruz’unu Öcalan Nevruz’u” ilan etmesini, “Nevruz’u Öcalan referandumuna dönüştürme” kararını görmezden mi geliyoruz? PKK, Nevruz süresince “eylemsizlik” kararı da aldı. Herhangi bir terör saldırısı veya olay olmaması Nevruz’un “sakin, başarılı” geçtiği anlamına mı gelecek? Terörün gövde gösterisi, siyasallaşması terörden daha tehlikeli bir olay değil mi?
OHAL İLAN EDİLMELİ
Evet mesele savsaklanama-yacak, ihmale gelmeyecek boyutlardadır. Dışişleri Bakanı Gül, “ağza alınacak şey değil” demiş olsa da, acilen “hedef illerde OHAL” ilan edilmelidir. Eğer OHAL, bugünler için değilse, hangi haller ve ne için Anayasa’ya konmuştur? Fransa, sıradan bir asayiş olayı üzerine, OHAL ilan edip, 3 ay da uzatmadı mı? Kimse milleti, aldatıp “Avrupa tipi demokrasiye” sığınmasın. Çünkü bizatihi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kamu düzeni ve ülke bütünlüğü için her tedbiri öngörüyor.. İfade özgürlüğü mü? AİHS Madde 10, “ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü, kamu güvenliği, suçun veya düzen-sizliğin önlenmesi için sınırlandırılabilir” denmiyor mu?
Toplantı özgürlüğü mü? AİHS Madde 11’de aynı gerekçelerle bu hakkın da sınırlandırılabileceği yazmıyor mu? AİHS’in 15.maddesinde de, “Milletin varlığını tehdit eden olağanüstü durumlarda, sözleşme hükümlerinin askıya alınabileceği” dahi öngörül-müyor mu?
Ve Madde 56’da, “Sözleşme hükümlerinin, ülkelerdeki yerel şartların gerekleri göz önünde tutularak uygulanması” hakkı tanınmıyor mu? Ayrıca bütün ülkelerin imzaladığı Avrupa Güvenlik Şartı’yla, “Egemenliği, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı tehdit edilen her üye, kendi güvenlik düzenlemelerini seçme ve değiştirme hakkının doğal bir hak olduğu, her üye devletin bu haklara saygı göstereceği” kabul edilmedi mi?