Tekstil Çökerken Vorkink’ten Yalan Rüzgârı - Selim Somçağ
2003 yılında Batı finans sermayesinin yeniden gelişmekte olan ülkelere doğru akmaya başlamasıyla 2003 baharından itibaren Türk Lirası yeniden aşırı değerlenmeye başladı. TL’nin aşırı değerlenmesi hem cari açığı ve dış borçları patlatarak 1994 ve 2001 benzeri bir krizin şartlarını hazırlayacaktı, hem de ihracatı kârsız, ithalatı ucuz hale getirerek büyümeyi ve istihdamı olumsuz etkileyecek, Türk sanayiindeki sermaye birikimi sürecini sekteye uğratacak ve nihayetinde Türk sanayiini çökertecekti. Bu tehlikeyi daha 2003 yılında tespit ederek Türk kamuoyunu bu konuda uyarma görevini kesintisiz olarak yerine getirdim. “Enflasyon düştü, döviz bollaştı, piyasalara istikrar geldi” çığlıklarıyla perdelenen sinsi bir sürecin yavaş yavaş sanayii çürüttüğünü, ülkeyi yoksullaştırdığını, insanımızı işsiz bıraktığını, Türkiye’nin bu kadar değerli bir TL ile yaşayamayacağını üç yıldır ulaşabildiğim her platformda ısrarla söyledim.acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadadiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialisnaproxennatrium go naproxen kruidvatfusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnearcoxia 90 mg wikipedia read arcoxia cena
Tabiî yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağı gerçeğini Türkiye’yi 2001’den beri uyutmak için estirilen görülmemiş yalan ve propaganda rüzgârı da değiştiremedi, emek-yoğun olduğu için aşırı değerli TL’nin ortaya çıkardığı rekabet gücü kaybını en ağır şekilde yaşayan tekstil-konfeksiyonda artık bıçak kemiğe dayandı. Bazılarının “Türkiye hâlâ tekstille mi uğraşacak?” diye akıl sattığını duyuyorum. Doğru, Türkiye ile aynı zamanda tekstile giren Güney Kore şimdi ağır sanayi devi, ama Türkiye 24 Ocak kararlarıyla beraber karma ekonomiye, planlamaya ve sanayileşmeye elveda deyip son yirmi yılını finans oyunlarıyla kaybettiği için tekstil Türkiye’de hâlâ hayati önemi haiz. Türkiye’de tekstil ve konfeksiyon sınaî katma değerin altıda birini, ihracatın üçte birini, sınaî istihdamın ise % 40’ını gerçekleştiriyor. Türkiye bugün doğru makroekonomik politikalarla yeniden planlı kalkınma ve sanayileşme atağı başlatsa bile tekstil ekonomideki önemini en az on yıl daha korur. Kaldı ki bugün böyle bir durum da söz konusu değil. Bugün için Türkiye tekstil ve konfeksiyonun yerine hiçbir şey koyamaz, dolayısıyla tektsil ve konfeksiyonun çöküşü Türk ekonomisi için yıkım anlamına gelir.
Bakalım tekstil-konfeksiyon nasıl bir 2005 yılı yaşamış? Sektörün 2005 yılı üretiminin 2004’ün aynı ayına göre yüzde değişim oranları 2005 boyunca şu şekilde seyretmiş: Ocak -13, Şubat –5, Mart 8 (Nasıl olduysa ), Nisan –24, Mayıs –7, Haziran –8, Temmuz –17, Ağustos –19, Eylül –11, Ekim –13, Kasım –8, Aralık –4 (Tekstil üretiminde daralma 2004 Aralığında başladığı için Aralık 2005’teki küçülme oranı düşük çıkmış.) 2005’te konfeksiyonda durum daha da kötüydü. Bir önceki yıla göre yüzde değişim oranlarından bunu açıkça görüyoruz: Ocak +9, Şubat –7.5, Mart –7, Nisan –15, Mayıs –21, Haziran –6, Temmuz –6, Ağustos –22, Eylül –23, Ekim –10, Kasım –19, Aralık –7. Başka bir emek-yoğun sektör olan deride üretim daralmasının boyutu daha da büyük, % 30’larda. Görüldüğü gibi üretim bazında çok ciddî bir daralma söz konusu. Eğer katma değer, yani ücret ve kâr olarak bakılırsa daralmanın boyutları çok daha büyük. 2003-2005 yıllarını birçok sanayici pazar kaybetmemek, yılların şirketine kilit vurmamak, elemanlarını işsiz bırakmamak için cebinden para koyarak, zararına satarak geçirdi. Birçok şirkette de işçiler daha düşük maaşa razı oldukları gibi, aylardır maaş alamadan çalışan binlerce işçi de var.
Bu daralmanın tek bir sebebi var: Türk Lirasının döviz karşısında % 50 küsur oranında aşırı değerli olması. Yani mesle çözümsüz değil, ve teorik olarak çözüm Türkiye’yi yönetenlerin elinde. Artık bıçak kemiğe dayandığı için tekstil-konfeksiyon sektörü sorunlarını iletmek için başbakandan randevu talep etti. Sorunların en başında Türk Lirasının aşırı değerli olması geliyor. Ne var ki bu mevcut IMF programının temel taşı. 2000 yılından beri Türkiye’yi yangın yerine çeviren IMF’nin elindeki tek vitrinlik başarı enflasyonu düşmesi, o da kurun düşük kalmasının sonucu. Tektsilcinin ikinci şikayet konusu enerjiden SSK primine kadar üretim üzerindeki kamu kökenli aşırı yük. İyi de, bu da doğrudan doğruya IMF programının diğer temel taşı olan millî gelirin %6.5’i kadar faiz dışı bütçe fazlası şartının bir sonucu. Kısacası, 2001’den bu yana sanayicinin ayağına pranga olan ne varsa IMF’nin eseri.
Hükümet ciddî bir ikilemle karşı karşıya. Bir yanda IMF, bir yanda tekstil sektörü. Daha doğrusu bugün tekstil sektörü, yarın hemen hemen bütün sanayi. Hükümet derdine çare bulamazsa tekstilcinin eylem yapmasına falan da gerek yok. “Bizim gücümüz buraya kadar” deyip kapıya kilit vurmaya, işçisine yol vermeye başlarsa Türkiye yangın yerine döner, bu yangına da hiçbir hükümet dayanamaz. Görüyorsunuz, bazı cahillerin iddia ettiği gibi yalnızca dışarıdan Türkiye’ye döviz pompalamakla, sıcak para sokmakla ekonomi düzelmiyor. Ekonomik kriz de sadece devalüasyon demek değil ve şu anda döviz kurlarının makûl bir seviyeye yükseltilmesi dışında sanayiii, tarımı, dolayısıyla Türk ekonomisini kurtarmanın başka yolu yok.
Hükümetin iki ateş arasında kalmaya başladığını gören IMF de, daha doğrusu patronu Amerika da telaşlandı. Mevcut IMF programıyla Amerika bir yandan kendi finans sermayesine tatlı kârlar kazandırıyor, bir yandan Türk ekonomisini yavaş yavaş tasfiye ederek kendi sanayi sermayesine yeni yaşama alanları açıyor, bir yandan da “Sıcak paranın anahtarı bende” diyerek bıçak sırtında tuttuğu ekonomi aracılığıyla Türkiye’yi siyaseten kontrol altında tutuyor. Türk halkının giderek yoksullaşması, toplumsal yapının çözülmesi, yozlaşması, böylece Türkiye’nin emperyalist planlara direnme gücünün azaltılması da başka bir hesap. Amerika 2001 yılından beri IMF programı sayesinde bütün bu hedefleri doğrultusunda çok yol aldı, ve bütün bunları hiç masrafsız, tek kuruş ödemeden ve tek kurşun atmadan yaptı. Dolayısıyla Amerika Türkiye’nin IMF’nin elinden kurtulmaya kalkmasına asla rıza göstermez. Tekstilde çalan tehlike çanlarının toplumda ve hükümette yankı bulmaya başladığını gören Amerikan yönetimi hemen harekete geçti, yine kendi emrindeki IMF’nin kardeş kuruluşu Dünya Bankasının Türkiye temsilcisi Vorkink’in düğmesine bastı, Vorkink konuştu. Bakalım Vorkink neler dedi:
“Dalgalı kur sabit kura göre çok daha etkilidir ve sürdürülmesi gerekir.”
Burada çok beylik bir demagoji taktiğiyle karşı karşıyayız. Vorkink savunulamayacak bir pozisyonu savunabilmek için konuyu çarpıtıyor ve meseleyi akla kara gibi bir ikileme indirgiyor: Ya dalgalı kur, ya sabit kur. Eh, sabit kur dediğimiz de 2001’de görüldüğü gibi devalüasyona yol açtığına göre, yine ehven-i şer olan dalgalı kurla devam etmeye mecburuz o halde, değil mi? Tabiî ki değil. Birincisi, Vorkink’in göstermek istediği gibi kur sistemleri ikiden ibaret değil, burada tam sabit kurdan tam dalgalı kura doğru uzanan geniş bir yelpaze söz konusu. Bizzat IMF’nin tanımına göre bu yelpazede çeşitli yer ve zamanlarda uygulanmış oniki sistem mevcut. Meselâ Türkiye’de Ocak 2000-Şubat 2001’de uygulanan sistem de sabit kur değildi, kur çapasıydı, yani kurlar önceden ilan edilmiş bir tempoyla, kontrollü olarak artıyordu. Şimdi gelelim dalgalı kura... Bu da bir şemsiye terimdir, altında bir sürü farklı sistem bulunabilir. Mesela Türkiye’de 1994 Krizinden sonra, 2000 yılına kadar uygulanan sistem de dalgalı kurdu. Bu dönemde Türkiye hiçbir sene ciddî boyutta cari açık vermedi. Neden mi? Çünkü Merkez Bankası reel kur hedeflemesi yapıyordu da, ondan. Yani Merkez Bankası kurların Türk sanayii mallarının fiyatlarının, Türkiye’nin ihracat fiyatlarının artış oranına denk bir oranda artmasını gözetiyordu, yani enflasyonla devalüasyonu başabaş götürüyordu. Bunu nasıl mı yapıyordu? Kurlar sıcak para akımı sonucu çok düşünce piyasadan fazla dövizi çekerek. Şu anda TL’nin reel değerini rekabetçi bir seviyeye çekmek için tek yapılması gereken de bu. Öyle sabit kura falan geçmeye gerek yok, zaten Vorkink dışında sabit kurdan söz eden de yok. Bakalım Vorkink başka ne demiş?
“Dalgalı kur son beş yılda Türkiye’ye birçok fayda sağladı. Bunların başında düşük faiz oranları ve düşük enflasyon geliyor.”
Önce şu düşük faiz üzerinde biraz duralım. Nominal faizin enflasyonla düştüğü doğru, fakat bunun hiçbir ekonomik anlamı yoktur, önemli olan reel faizdir. Türkiye’de reel faiz oranı düşük müdür? Önce dünyadaki reel faizin seviyesini görelim: ABD’de en düşük yıllık faiz olan FED faizi şu anda 4.5. ABD’de yıllık enflasyon oranı ise % 4, dolayısıyla reel faiz % 0.5 (% 0.48). Türkiye’de FED faizine denk gelen Merkez Bankası borçlanma faizinin yıllık bileşiği 14.5, yıllık enflasyon % 7.9, reel faiz de % 6.1, yani Amerika’dakinin 12 katı. Demek ki neymiş? Türkiye’de reel faiz dünya faizlerine göre düşük değil, çok yüksekmiş.
Şimdi de enflasyonun düşmesine gelelim. Enflasyonun son üç yılda örtülü kur çapasıyla düşürülmesinin Türk ekonomisine ne gibi bir yararı oldu? Şu IMFciler papağan gibi “Enflasyon düştü, düştü, düştü” diye tekrarlayacaklarına bir tanesi çıksın da, Türkiye’de enflasyonun düşmesinin ne işe yaradığını bize bir anlatsın. Enflasyonu düşüren mekanizma olan örtülü kur çapasının sonucu olan aşırı değerli TL yüzünden ihracatta zarar eden, iç piyasayı ithal mallara kaptıran sanayici mi, ithalat yüzünden malını satamayan, ekini tarlada, portakalı dalında kalan çiftçi mi, patronu kâr edemediği için maaşı düşen, ücretsiz fazla mesaiye kalan, maaşını zamanında alamayan işçi mi, sokakları dolduran işsizler ordusu mu, her hafta yüzlercesi iflas eden esnaf mı, onbinlercesi sokaklarda işsiz gezen bankacılar mı? Enflasyon düştü de Türkiye’nin borçları mı azaldı, yoksa enflasyonu kur freniyle düşürmenin maliyeti olarak Türkiye’nin dış borcu dört yılda 115 milyar dolardan 165 milyar dolara mı tırmandı? Vorkink ve benzerlerinin “Enflasyonun düşmesi Türkiye’de ekonominin neresine ne yarar sağladı?” sorusuna verebilecekleri hiçbir cevap yoktur, çünkü Türkiye’de enflasyonun örtülü kur çapasıyla düşürülmesi Türk ekonomisini yıkıma uğratıp ülkeyi borç batağına sokmaktan başka bir sonuç vermemiştir. Bu yüzden Vorkink ve benzerleri ebediyete kadar yürürlükte kalması için uğraştıkları IMF programını yalnızca slogan ve demagojiyle savunabilmektedirler.
Vorkink’in konuşmasında başka demagoji örnekleri, yalan ve çarpıtmalar da var, fakat tek tek hepsinin üzerinde vakit harcamaya değmez. Fakat bu adamda kuvvetli bir mizah duygusu da var, onu sizlerle paylaşmak isterim. Bakın ne diyor?
“Türkiye’de ithalat daha çok üretim girdilerinde yapılıyor. Bu da iş dünyasının verimliliğini, dolayısıyla ihracatını arttırması anlamına geliyor. Bu sayede uzun vadede ihracat da kazanacak.”
Nasıl, mantık harika değil mi? Yine çarpıtma üstüne çarpıtma, ve ucuz demagoji taktikleri. Bir kere mesele ihracatın artıp artmaması değil, dış ticaret dengesi. İhracat her şeye rağmen son zamanlara kadar hep arttı zaten. Arttı ama, ihracat bir arttıysa, ithalat birbuçuk arttı ve Türkiye’nin yıllık dış ticaret açığı 2001’de 10 milyar dolardan 2005’te 43 milyar dolara yükseldi. Meseleyi ihracatın artıp artmamasına getirmek adî bir çarpıtmadan başka bir şey değildir ve IMFci cephenin en bilinen taktiğidir. İkincisi, Vorkink bu sözleriyle Türkiye’yi hiçbir ara malı ve yatırım malı üretemeyen Katanga gibi bir yer durumuna sokmuş oluyor. Gelen girdilerle sanayi üretimi ve ihracat artacakmış... Peki bu kadar ithal girdi arasında daha önce Türkiye’de üretilen hiçbir kalem yok muydu? Türkiye’de tekstil üretimi 2003 ve 2004’te artarken pamuk ipliği üreticisi yok oldu, pamuk ekim alanları yarı yarıya azaldı, buna karşılık Amerika ve Yunanistan Türkiye’ye rekor miktarda pamuk sattı. Al sana ihracat artışı... Temeldeki tarım ve ara malı üretimi yok olduktan sonra tekstilde ihracat artsa ne olur? Gerçi mümkün olan bütün girdilerin ithalatla karşılanması da aşırı değerli TL’nin erittiği rekabet gücünü ayakta tutmaya yetmediği için, pamuk üreticisi ve iplikçiden sonra tekstilde de 2005’te üretim daralması ve çöküş başladı. İşte Vorkink’in aklıyla ortaya çıkacak ihracat artışının hikâyesi bu. Bu yalnızca tekstilde böyle zannetmeyin; başta otomotiv olmak üzere birçok sanayi dalında yan sanayi can çekişiyor. Türkiye’nin sınaî üretiminde, ihracatında yerli girdi oranı şu anda yakın tarihin en düşük düzeyinde; dolayısıyla katma değer oranı da, yani halk diliyle söylersek yapılan işten kazanılan para da olabilecek en düşük düzeyde. Otomotiv, tekstil ve konfeksiyonda Türkiye tamamen bir fasoncu, montajcı ülke haline geldi. Bilindiği gibi fasoncu işin hamallığını yapar, parsayı fasoncuyu çalıştıran toplar.
Bu IMF programında, IMFcilerin “dalgalı kur” olduğunu iddia ettikleri bu örtülü kur çapasında ısrar edilirse, bu işin sonu Türkiye’nin sanayisizleşmesi ve borç parayla yaşayan bir dilenci ülke durumuna düşmesidir. Bizden bir kere daha söylemesi...