Kıbrıs Davası mı? Hangi Dava Kuzum? - Erol Manisalı
Minare çalınmış, şimdi kılıf hazırlanıyor... Hangi Kıbrıs davası? Daha Şubat 2004'te yazdım; ''Satılmış Kıbrıs'ın Davası'' başlığını Cumhuriyet'te kullanmıştım... İş o zaman bitirilmişti. Türkiye AB'ye ''bağlanırken'' , koşullardan biri de Kıbrıs'tı, üstelik küçücük bir parçasıydı işin. ''Kıbrıs davası'' , ''3 Kasım 2002 süreci'' başlatılırken son darbe vurulmuş ve iş halledilmişti. - ''40 yıllık Kıbrıs Davası'' ve politikası değişecek diyenler işi çoktan halletmişlerdi. - Haklı olarak, ''Bu iş Denktaş 'la olmaz'' diyenler, İşi Mehmet Ali Talat 'la bitirdiler. ''Dava'' Kıbrıs davası değildi, dava Türkiye'nin ABD ve AB'ye bağlanma davasıdır. Sırtlarını Washington'a, Brüksel'e dayayan köktendinciler, bölücüler ve kimi gayri milli sermaye çevreleri ''davalarını'' bu yolla hallediyorlar. Kıbrıs, Kuzey Irak, Ermeni tasarıları, Fener Patrikhane Devleti, Ege, Boğazlar, Dicle-Fırat ve Lozan'dan Sevr'e kayış ''davanın'' maddelerini oluşturuyor. new prescription coupons free prescription cards discount online cialis coupons
''Davanın'' ana başlığı, Türkiye'nin ''Batı sömürgeciliğinin kucağına itilmesi'' davasıdır.
Kıbrıs çoktan gitti: Mersin açıklarına gelen Rum gemisi bin yıllık Haçlı Seferi'nin yeni temsilcisidir. Yavaş yavaş alıştırıyorlar, şimdilik gitti; ama kısa bir süre sonra yeniden gelecek ve elini kolunu sallaya sallaya limanlara girecek. Nedenleri de çok açık;
1) Rumlar AB tarafından Kıbrıs'ın tamamına egemen olarak tanınıyor. 1 Mayıs 2004'te AB'ye tam üye olmuşlar. Uluslararası anlaşmalara aykırı bir biçimde... AKP hükümeti hiçbir tepki göstermedi.
2) Türkiye'ye, daha 6 Mart 1995'te, benim kendi gümrüklerim yok; benim dış ticaret politikam yok; ben AB'ye tek yanlı bağlanıyorum dedirtmiş. Hem de anayasaya aykırı olarak.(*) Ben AB dışında da olsam, AB'nin üyeleri benim limanlarımı kendi limanları gibi kullanabilir demişsin.
3) 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005'te kabul ettiğim koşullarla;
- ''Brüksel sınırlara, limanlara hangi gözle bakarsa, ben o gözle bakmayı kabul ediyorum'' demişsin.
- AB'nin 25 üyesinin karşısına oturup, müzakere süreci boyunca; ''Onların her türlü dayatma ve koşullarına uslu bir çocuk gibi uyacağım'' demişsin.
- AB'ye alınmayacağımı bile bile ona; siyasi, iktisadi ve kültürel olarak da tek yanlı bağlanma sürecinin işletilmesine evet demişsin.
Şimdi de kalkmış ''Rum gemisini sokmam'' diyorsun.
Sözünün arkasında durmak...
Evet, ''Rum gemisini sokmam'' diyebilirsin; ama bu söylediğin sözün arkasında durabilmen için şunları yapman gerekirdi:
1) 1 Mayıs 2004'te, ''Rumlar, AB'ye Kıbrıs Cumhuriyeti olarak alınamazlar'' ; Bu, Londra ve Zürih antlaşmalarına aykırıdır. Türkiye olarak benim garantörlük hakkım var deyip engellemen gerekirdi.
2) Bu gümrük birliği anlaşması kimse ile yapılmamış; ''Ben normal aday ülke statüsüne dönüyorum'' ve 6 Mart belgesini de yırtıp atıyorum demen gerekirdi.
3) 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgelerini kabul ederek, Türkiye'yi ipotek altına aldırmaman gerekirdi.
Hizmetkârlığı güle oynaya kabul edip sömürgecinin kucağına oturduktan sonra Rum gemisini sokmam demek, sömürgecinin sakalıyla oynamaktan başka bir anlam taşımaz...
Halkıyla beraber olanlar ne yapıyor...
Bakın Güney Amerika'ya; Venezüella, Bolivya, Arjantin, Brezilya, Şili ve diğerleri daha 5-6 yıl önce ABD'nin kendilerine imzalattığı belgeyi yırtıp attılar. 2006'da uygulanması planlanan Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi (F.T.A.A.) anlaşmasını, ''kabul etmiyoruz'' dediler.
Ülke yönetimleri kendi ulusal çıkarlarını korudular; sömürgecinin kucağından kalkmasını bildiler; biz artık kendi halkımızın yanındayız dediler.
Bunları diyebilmek için halkçı olmak gerekir; anti- emperyalist olmak gerekir; ulusalcı olmak gerekir; ve tabii yürekli olmak gerekir.
Aptalı oynayanlar mı? Kendini akıllı sananlar mı? Ama sonuç değişmiyor, olan Türkiye'ye oluyor.
* ''Avrupa birliği, Çıkmaz Sokak'' kitabı içinde, Dr. Kemal Başlar 'ın araştırması, Bilgi Yayınevi, 2005