Dış Politika24 Şubat 2006 00:00

Ek Protokol Türk Karasularında - Selim Somçağ

Avrupa Birliği Türkiye’nin üyelik sürecinde Kıbrıs’la ilgili tavrında samimî ve tutarlı değildir,  çünkü bu konuda baştan beri çifte standart uygulamıştır.   Yunanistan 1981’de AB’ye üye olurken de Kıbrıs ikiye bölünmüştü ve Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan Kuzey Kıbrıs’taki Türk varlığını gayrimeşru olarak görüyordu.  Ayrıca Ege’de Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığı o zaman da gündemdeydi.  Buna rağmen AB Yunanistan’ın üyeliği için bu konuları engel olarak görmedi. 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye AB üye adayı ilân edilme karşılığında 2004 yılına kadar komşularıyla bütün ikili anlaşmazlıkları çözme şartı dayatıldı.   Tabiî Kıbrıs ve Ege sorunları bu kapsama giriyordu.   2004’e kadar çözüm olmazsa Türkiye Lahey Adalet Divanının kararlarını kabul etmeyi taahhüt edecekti.   Halbuki bu mahkemenin Rum-Yunan yanlısı sonuç üreteceği belli olduğu için Türkiye 25 yıl boyunca Batı’nın konuyu Lahey’e götürme isteğine karşı çıkmıştı.   Zamanın başbakanı Ecevit bu kadar hayatî bir tavizi,  üyelikle sonuçlanmayacağı o zamandan belli olan bir üye adaylığı karşılığında verdi.   Türkiye’nin kan pahasına aldığı Kıbrıs’ı masa başında kaybetme süreci böyle başladı.  (Bu taahhüt halen yürürlüktedir.  AB istediği zaman bu şartı dayatarak Türkiye’nin sözde üyelik sürecini durdurabilir.)cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecoupons for cialis 2016 blog.nvcoin.com prescription drug cardscialis coupons printable link discount prescription drug cardmicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg

Bu ilk tavizin ardından Annan Planı geldi.    Üzerindeki ince tarafsızlık cilâsı kazınınca bariz şekilde Rum yanlısı olan,  Genelkurmay Başkanlığınca toprak dağılımı haritalarının Yunan subaylarınca hazırlanmış olduğu tespit edilen ve ana hedefi adadan Türk askerinin tasfiyesi olan Annan planı AKP hükümetinin şidddetli baskısıyla KKTC halkı tarafından kabul edildi,  fakat Türkiye’deki iktidarın nasıl bir iktidar olduğunu idrak edememiş olan Rumlar tarafından “Türkiye bu planı destekliyorsa muhakkak bizim aleyhimizdedir” mantığıyla reddedildi.   AB hararetle desteklediği  Annan planına Evet diyen KKTC’ye verdiği ekonomik ve siyasî izolasyonu kaldırma sözlerini derhal unuturken,  ABD ve AB’nin pişirdiği çözüm formülünü reddeden Kıbrıs Rum Kesimi hiçbir yaptırımla karşılaşmadı,  referandumdan bir hafta sonra AB üyesi oldu.

AB referandumda oyunbozanlık yapan Rum Kesimine en ufak bir yaptırım uygulamadığı gibi,  KKTC’ye Annan planını desteklemesi durumunda sağlamayı vaad ettiği çeşitli destek ve imkânları da derhal unutarak Türkiye’ye Rum kesimini Kıbrıs’ın tek devleti olarak tanıtma atağı başlattı.   Ancak kısa zamanda Türk kamuoyunun AKP hükümetinin doğrudan doğruya Kıbrıs Rum Kesimini tanıyıp KKTC’yi yok etmesine izin vermeyeceği anlaşıldı.   Bunun üzerine bu işi Türk kamuoyunu uyandırmadan,  sinsice yapabilmenin yolu olarak Türkiye ile AET arasında imzalanmış olan 1963 Ankara Antlaşmasına bir Ek Protokol düzenlenmesi  benimsendi.   Ankara Antlaşması esas olarak serbest ticaret ilişkilerini düzenliyordu,  fakat buradaki iş başkaydı.   Zaten Türkiye bir önceki genişleme dalgasında böyle bir ek protokol imzalamamış,  Ankara Anlaşması yeni üyeler için otomatik olarak devreye girmişti.   Dolayısıyla AB’nin bu seferki ek protokol ısrarının ardında Kıbrıs Rum Yönetiminin Türkiye tarafından de facto tanınması hedefinin yattığı çok açıktı.   Biz bu senaryoyu başından beri tespit ettik ve yazdık:    Ek Protokolün içinde yer aldığı gibi Türk havaalanı ve limanlarının Rum gemi ve uçaklarına açılmasıyla Rum planı derhal yürürlüğe girecek,   Türkiye’ye gelen Rum gemi veya uçak mürettebatından bazılarının (mesela pasaportlarının süresinin bitmesi gibi) yasal işlemler yapması gerekecek,  bu kişiler burada diplomatik temsilcilikleri bulunmamasını AB’ye şikâyet edecek,  AB’den Türkiye’ye “Ek Protokolün uygulanması Türkiye’de Rum Kesiminin diplomatik temsilcilik açmasını gerektirir,  buna izin verin” emri gelecek,  Rumların Türkiye’de diplomatik temsilcilikler açmaya başlamasıyla AKP hükümetinin gerçekleştirdiği de facto tanıma,  hızla resmî tanımaya dönüşecekti.   Kıbrıs Rum Kesiminin Türkiye tarafından resmen tanınmasının Türkiye’nin KKTC’yi tanımaması,  bu ülkeye uygulanan uluslararası ambargoya katılması,  KKTC’deki Türk askerinin işgal gücü,  1974 Barış Harekâtının da haksız bir işgal eylemi olduğunu kabul etmesi anlamına geleceği de gayet açıktı.   Bu kabullerin ardından Kıbrıs’tan Türk askerinin ve Türkiyeli göçmenlerin çekilmesi, Rumlara milyarlarca dolarlık tazminat ödenmesi ve Barış Harekâtı ve sonrasında Kıbrıs’ta görev yapan Türk devlet görevlilerinin savaş suçlusu olarak yargılanması kaçınılmaz olacaktı.   Kısacası, Ek Protokolün uygulanması  kısa vadede Türkiye’nin Kıbrıs'taki stratejik varlığını,  orta vadede ise adadaki Türk varlığını ortadan kaldıracaktı.  

Bu oyun başından beri belliydi.   17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesinde Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesinin pazarlığını yapmak üzere masaya oturan Başbakan Tayyip Erdoğan AB’ye Ek protokolü imzalama sözü verdi.   Halbuki Türkiye’ye 17 Aralıkta “yalandan” müzakere  tarihi verileceği belliydi,  çünkü daha önceki bütün üyelik süreçlerinden faklı olarak Türkiye’ye yalnızca müzakerelerin başlangıç tarihi veriliyor,  müzakerelerin ne kadar süreceği ise belirtilmiyor,  buna karşılık müzakerelerin “ucu açık” nitelik taşıdığı vurgulanıyordu.   AB’nin Türkiye’nin üyeliği konusunda kendisini asgarî düzeyde bile bağlamak istememesi bütün bu sürecin bir oyalama manevarasından ibaret olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.   Yani Brüksel masasında Türkiye Kıbrıs’ı verecek ve karşılığında kucak dolusu kirli Brüksel havası alacaktı.   Tayyip Erdoğan Brüksel’de bu alışverişi kabul etti ve müzakere tarihi karşılığında Ek Protokolü kabul etme sözü verdi.  

Erdoğan Brüksel’den Türkiye’ye dönünce Ek Protokolü kabul etmenin o kadar kolay olmadığını gördü,  konu bir süre rafa kaldırıldı.   Fakat AB’nin “Protokol imzalanmazsa 3 Ekimi unutun” tehdidi üzerine AKP hükümeti Temmuz 2005’te Ek Protokolü paşa paşa imzaladı.  ( Bu arada hükümetin ve malûm medyanın Türk kamuoyuna müzakere sürecinin başlangıcı olarak lanse ettiği 3 Ekimin aslında bir önceki aşama olan tarama sürecinin başlangıcı olduğunu hatırlatayım.   Türkiye’de dışa bağımlı büyük sermayenin,  hükümetlerin ve malûm medyanın AB konusundaki kampanyası hep böyle yalanlar üzerine kurulmuştur.)   Protokol hükümetçe imzalandı ama iş bitmedi,  çünkü protokol uluslararası antlaşma niteliği taşıdığı için Mecliste onaylanması gerekiyordu.    Ne var ki Ek Protokolle Türkiye’yi ve Türklüğü Kıbrıs’tan tasfiye etme konusunda Meclis çoğunluğunun AKP yönetimi kadar içi rahat değildi.   Bu yüzden Protokol aylardır Meclise gelemedi,  gelemeyince Temmuzdan sonra bu işi çantada keklik gören AB’nin sabrı taştı ve iki gün önceki oyun düzenlendi,  Kıbrıs Rum bandıralı bir gemi Mersin Limanına emrivaki şeklinde yanaşmaya kalktı.   Limana girmesine izin verilmeyen gemi 2 mil açığa demirletildi.   Bu arada AB Dönem Başkanı Avusturya’dan,  AB Genişleme Komiseri Olli Rehn’den yağmur gibi tehdit yağmaya başladı:   Türkiye limanı açmalıydı,  çünkü Ek Protokolü imzalayarak bunu yapmayı taahhüt etmişti. Avusturya Başbakanı Schüssel artık Ek Protokol oyununu da bir kenara bırakarak baklayı ağzından çıkarttı,  “Türkiye yıl sonuna kadar Kıbrıs’ı tanımalıdır!” ültimatomunu verdi.

ABLE-F adlı Rum Ro-Ro gemisi 13 saat bekledikten sonra Mersin’den ayrıldı,  fakat Rumların bu fütursuz provokasyonuyla, Rum mürettebata Türk toprağına ayak basma izni verilirse derhal diplomatik temsilcilik talebiyle olay yaratacakları senaryomuzun bir vehim olmadığı herhalde iyice anlaşıldı.   Bu Meclis 10 yıl sonra Kıbrıs’ta Türk görmek istiyor,  ayrıca bir savaş halinde Mersin ve İskenderun sahillerinin Karpaz’da üslenmiş düşman kuvvetlerince tehdit edildiğini görmek istemiyorsa görev süresinin sonuna kadar Ek Protokolü onaylamaktan kaçınmalıdır,  protokolün Meclise gelmesine bile meydan vermemelidir.