DANİMARKA-TRABZON-KARİKATÜR-PKK (II-III-IV) - Mehmet Z. Öztürk
Çok iyi biliyoruz ki PKK/Kongra-Gel terör örgütü PKK yapılanmasıyla silahlı faaliyetini sürdürürken, Kongra-Gel yapılanması da siyasi faaliyetleri yürütmektedir. Örgütün Kandil dağındaki yöneticilerinden terörist Murat Karayılan geçtiğimiz yıl uygun koşullar oluşursa PKK’nın silahı ve şiddeti tamamen bırakarak siyasi bir yapıya dönüştürülebileceğini söylemişti Teröristin bahsettiği koşulların oluşacağı alan Türkiye ve koşulun içeriği de, önce örgütün silah bırakabilmesi için TSK operasyonlarının sonlandırılması, sonrasında teröriste dokunmayacak hukuki zeminin hazırlanmasıdır ve Türkiye buna zorlanmalıdır. Avrupa bu terör örgütünden, gerekli koşulların oluşturulması esnasında, örgütü işine yarayacak en verimli şekilde kullanmak istemektedir. Avrupa’ya ve örgüte göre hedefe ulaşılamayan 2005 yılının ardından 2006 daha verimli kullanılmalı, bu nedenle bahar ayları öncesi ve bahar aylarında “karşı-yapım” eylemler başlatılmalıdır. Son “karşı-yapım” Hakkari ve Şemdinli olaylarının sözde başarısından ve bu başarının sağladığı baskıdan faydalanılmalıdır.cialis coupons printable link discount prescription drug cardcialis manufacturer coupon open drug coupon cardcialis forum cialis prodaja cialis bez receptafusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acneabilify idippedut.dk abilify
Terör örgütü PKK/Kongra-Gel kendisi için Türkiye’de yaratılacak koşulların oluşması esnasında AB’ye yardımcı olmalı, bu bağlamada Avrupa’nın desteklediği sözde Ermeni soykırımı, Alevilik ve diğer etnik ayrımcılığı kışkırtılmalıdır.
PKK/Kongra-Gel terör örgütü Avrupa’nın bu programına göre ayrılıkçı-bölücü tahrik yazılarını kendi internet sitelerinden hemen yayınlamaya başlamıştır. Bu siteler “http://www.kurdistan.nu” (Kemal Burkay’ın ve partisi PSK’nın sitesi) ve http://www.demanu.com.tr (bu site Türk Devletinin resmi organlarının izni ile yayın yapmaktadır ve yönetim yeri ve yazışma Adresi: Kurt İsmail Paşa 5. Sok. Fırat 5 Apt Kat:1 No: 2 Ofis/DİYARBAKIR Tel: 0.412 223 89 23)
Bu sitelerde yayınlanan ayrılıkçı Laz ve Gürcü kışkırtmasını alıntılar halinde aktarıyoruz;
…”Pers yanlısı Lazlar, Hıristiyan dinini terk edip, Perslerin dinini kabul ettiler, Mazdaist (putperest) oldular. 6. yüz yılı sonlarına doğru, bu sefer de Arap orduları Lazika’yı istila ettiler. Bu işgalden sonra Lazlar içinde İslamiyet inancı yaygınlaşmaya başladı”…
…”Osmanlılar, 1453 yılında İstanbul’u ele geçirip Bizans İmparatorluğu’nu yıktılar. Fatih Sultan Mehmet, 1461 yılında Lazika’yı işgal etti. Laz Kıralı Davit ile 8 oğlunu boğdu ve Lazika ülkesini Osmanlı İmparatorluğuna bağladı”...
…”Osmanlı Devleti, 2. Selim (1512-1520) döneminde, Lazika’da büyük bir katliam gerçekleştirdi. Kiliseler kapatıldı. Papazlar öldürüldü. Ülkenin her tarafına medrese ve camiler yapıldı. Buralara imamlar atandı. Gürcü alfabesi yasaklandı, Arap alfabesi zorunlu hale getirildi. Laz çocukları burada eğitime tabi tutuldu. Laz isimleri (kişi ve coğrafi anlamda) Türkçeleştirildi”...
…”Osmanlı Devleti Lazları asimle etmek amacıyla, bazı Afşar, Ermeni ve Kürt aşiretlerini bu ülkede iskan ettiler. Lazları ise ülkelerinden uzaklaştırdılar. Laz halkını İslamlaştırmak ve Türkleştirmek için sistematik bir asimilasyon politikası izlediler”…
…”Osmanlı enkazı üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde de, Osmanlıların Lazlara yönelik yok etme politikası aynen devam etti”…
...”1810 yılına ait istatistiklere göre Lazların dünyadaki genel nüfusu, 600 bindi”…
…”1873 yılında yapılan bir istatistiğe göre ise, Lazistan’ın Osmanlı egemenliği altındaki coğrafyada yaşayan Lazların toplam nüfusu, 55.350 idi. Türkiye’de şu anda yaşayan Laz nüfusunu bilmiyoruz. Zira bu tür istatistiği çalışmalar yapmak yasaktır”…
…”Osmanlının yıkılan enkazı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetinde, Lazlara yönelik yasak, baskı ve asimilasyon politikası, daha sistematik bir hale getirildi. Bu politika sonucunda, Lazların ulusal iradesi ve özgüveni tamamen yok oldu”…
…”Tüm yasaklara karşın, üç Laz şivesi, hala varlığını korumaya devam ediyor. Bunlar, Hopa, Arhavi ve Atina şiveleridir. Atina şivesi, Pontus egemenliği dolayısiyle içinde çok Yunanca kelime taşıyan bir şivedir”…
…”1925 Kürt ulusal başkaldırısının bastırılmasından sonra, Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan bakanlar kurulu bir dizi siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik kararlar aldı. Bu kararlarla Kürtler, Lazlar, sosyalistler ve aydınların hareket alanı daha da daraltıldı ve kontrol altına alındı. Kürdistan ve Lazistan kelimeleri yasaklandı, Kürt ve Laz varlığı yok sayıldı ve yok etmek için projeler hazırlandı”…
…”Türkler, göçebe olarak bölgeye geldiklerinde, Anatoliya’da Bizanslılar, Laziztan’da Lazlar, Kürdistan’da da Kürtler oturuyordu. Yani bu üç halk, yörenin en eski sakinleridir. Türkler, dağdan gelip bağdakilerini kovdular”…
…”Kürt halkı 200 yılan beri, bu sömürgeci zulme baş kaldırıyor ve gerektiğinde savaşıyor. Ama ne yazık ki Lazlar, buna benzer bir irade ve direnç göstermiyorlar. Bu coğrafyanın en eski halklarından biri olan Lazlar, insani ve ulusal hakları için bir irade beyanında bulunmuyor ve mücadele etmiyorlar. Bu yüzden, Anadolu’da yaşayan, insani ve ulusal hakları ayaklar altına alınan tüm halk ve etnik azınlıkların yükü, Kürt halkının sırtına binmiş bulunuyor”…
…”Lazlar, insani ve ulusal hakları için harekete geçmeleri halinde, Kürt halkının onlara yardım için koşacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır. Zira iki halkın kaderi bir birine çok benzemektedir”…
“Belki de bu yüzden doayı “Kürt Lazın dağa çıkmışı, Laz da Kürdün deniz görmüşüdür.” Diyorlar” Yılmaz Çamlıbel.
III.
Danimarka Başbakanı her ne kadar ülkemde basın özgürlüğü var ve bu nedenle resmi olarak özür dilemek zorunda değilim dese de basın özgürlüğü bağlamında söyledikleri samimi ve doğru değildir. Bu yaklaşımın samimi olamadığını, geçtiğimiz yıl Avrupa’da bazı ülkelerin “Ermeni soykırımı yoktur” söylemini suç sayıp, bu yasağı uygulamaya koyması ile bu gün karikatür krizi karşısında basın özgürlüğü adına özür dilemeyen Avrupalı liderlerin “pasif-saldırgan” tavırlarındaki çelişkiden anlıyoruz.
"Hayır, asla konuşurken ve düşünürken özgür olduğumuz için özür dilemeyeceğiz" diyen Avrupalı aynı zamanda “düşünen ve konuşan” bazı yazar ve araştırmacının “Yahudi soykırımı” “Ermeni soykırımı” yoktur iddiasına karşın bulunanları yargılayıp tutuklarken bu özgürlüğü unutuyor. Üstelik “soykırım yoktur” iddiaları bir akademik çalışmaya dayandırılmasına rağmen bu bilimsel söylem, milyonlarca insanın “dinsel mukaddesatına” eğlence ve alay ile yaklaşan ve tecavüz derecesine yükseltilen eylemden daha tehlikeli ve suç olarak kabul ediliyor.
Karikatürün 2005 Eylül sonunda yayınlanmasının ardından Avrupa ülkeleri tekrar tekrar ısrarla bu karikatürleri basın yolu ile yayınlamaları, kışkırtmacı ve misyoner bir tavırdan başka bir şey değildir.
Özellikle Danimarka Başbakanı “Rasmussen”in bu ısrarcı tavrı, Ortodoksların “hain” tarikat olarak ilan ettikleri ve “Tanrı’ya varmanın tek yolunun günah işlemek” olduğunu vaaz eden Skopsty tarikatının müridi Papaz “Rasputin’in” erdemsiz ve ahlaksız tavırları ile adeta birebir örtüşüyor.
Gelinen noktada dünya üzerinde ülkelere ve bölgelere yayılan her tür kriz için müdahale ve etki gücü olan BM ve NATO bu ve benzer durumlara nasıl hazırlandığına kısaca bakalım.
· RAND’dan James Dobbins, NATO’nun diğer uluslararası örgütlerle nasıl birlikte çalışması gerektiği.
· NATO’nun Harekat Bölümü Diego A. Ruiz Palmer, NATO’nun Afganistan’daki angajmanının büyümesinin İttifak’ın genişlemesi üzerindeki etkileri.
· Amsterdam’daki Free Üniversity’den Jeffry Schwerzel kültürel ve dini faktörlerin önemi.
· İngiliz Kültür Heyeti’nin Barışı Koruma İngilizce Projesi’nden Mark Crossey dilin birlikte çalışabilirlik açısından önemi.
· Danimarka Uluslararası Etütler Enstitüsünden Peter Viggo Jakobsen ve barış operasyonları danışmanı David Lightburn, NATO barış operasyonlarını üstlenmeli mi ve üstlenecekse bunu nasıl yapmalı.
· ABD-Alman Marshall Fonu’ndan Ronald D. Asmus soğuk savaş sonrası dönem ve bunu takip eden dönemde NATO’nun yeni tehditleri karşılayabilmek için nasıl yenilenmesi gerektiği.
· Danimarka Savunma Bakanlığı’ndan Kristian Fischer ve Danimarka Dışişleri Bakanlığı’ndan Jan Top Christensen Danimarka’nın barış operasyonlarında asker-sivil ilişkisinin nasıl en iyi düzeye çıkarılacağını ve bu deneyimin diğer Müttefiklere ve NATO’ya ne şekilde yararlı olacağını.
· Thomas Yde Balkan göçmen toplumlarının Yugoslavya’nın dağılmasında oynadıkları rolü.
· Londra’daki Uluslararası Stratejik Etütler Enstitüsü’nden Jean-Yves Haine, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın evrimini ve etkili bir kriz yöneticisi olabilmek için Avrupa’nın gerek duyduğu askeri dönüşümü konularında çalışmalar yürütmektedirler.
NATO özellikle ulus kurma, kriz yönetimi ve barışa destek operasyonları ve Avrupa güvenliği konusunda oldukça ciddi çalışmalar yürütmektedir.
Son dönemde Danimarka’nın faaliyet alanlarına kısaca bir göz atalım.
· ABD’nin füze kalkanı projesinde Danimarka topraklarını üs olarak kullandırıyor ve bu projede, Güney Kore, Japonya, Avustralya İngiltere ve İsrail Amerika Birleşik Devletleri'yle birlikte çalışıyor.
· Danimarka NATO için Asker-Sivil ilişkilerini geliştirme proje ve formül yaratma çalışması yapıyor. NATO’nun barış operasyonlarında kriz alanlarında sivil-asker işbirliğini en iyi noktaya getirme ve bu deneyimlerin müttefiklerine ve NATO’ya nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Afganistan, Balkanlar, Eritre ve Irak deneyimlerini temel alan bu girişimle Danimarkalı askerlerin sorumluluğu altındaki alanlarda Danimarkalı sivil görevliler de koşulsuz olarak bulunuyor.
· Uluslararası Operasyonlarda Sivil-Askeri Faaliyetlerin Ortak Planlanması ve İcrası (OPİ/CPA) olarak adlandırılan bu girişime katılacak sivil aktörler -sivil toplum örgütleri, uluslararası kuruluşlar ve ajanslar- barış operasyonuna ne ölçüde katılacaklarını bizzat kendileri belirliyor.
· Danimarka OPİ girişiminin ulusal merkezinde koordinasyonunu kolaylaştırmak için sivil görevlilerden oluşan daimi bir grup bulunduruyor. Bu gruba ilave olarak Savunma Bakanlığı, Savunma Komutanlığı, Savunma İstihbarat Servisi, Olağanüstü Hal Yönetim Ajansı ve Ulusal Polis Gücü’nden de temsilciler katılıyor. Gruba Dışişleri Bakanı başkanlık ediyor ve konuyla ilgili insani yardım örgütleriyle -sivil toplum örgütleri hatta özel sektörden şirketler- koordinasyonu sağlıyor.
Bu faaliyet Kofi Annan’ın son raporundaki (In Larger Freedom: towards security, development and human rights for all) tavsiyeler arasında yer almıştır.
IV.
Aslında hakim medyamız biraz daha objektif olabilseydi, dünya üzerinde ABD’den ve AB ülkelerinden başka ülkelerinde aralarında ticari-ekonomik-siyasi-askeri ve kültürel işbirliği ve ortaklar olduğunu öğrenebilirdik.
En önemlisi anlatıldığı ya da dayatıldığı gibi medeniyetler arasında bir çatışma bir yana bu çatışmanın gerekçesinin bile olmadığını, Hıristiyan-Müslüman-Budist-Hindu inanışındaki toplumların, beyaz-siyah ve sarı ırkın birbiri ile olan devlet ve hükümetler bazındaki ilişkilerini öğrenebilirdik.
NATO, kuruluşundan itibaren 1990 yılına kadar yoğun olarak cephesindeki Varşova paktı için kaşı sistem geliştirmişken, varlığını sürdürdüğü bu günlerde karşısında bir cephe olmadığı halde hangi amaç doğrultusunda varlığını sürdürdüğü çok da açık değildir.
NATO, varlığını ve faaliyetlerindeki haklılığını dayandırdığı Varşova Paktı ülkeler artık yok, üstelik uzun bir süredir yok.
NATO, Geçen bu uzun süre ve değişen bu koşullar içerisinde varlığını ve gerekliliğini sorguladı mı ya da yapısal değişiklik için bir süreç başlattı mı, tabiî ki hayır.
NATO bu süreç içerisinde varlığını bir “küresel terör” olgusuna dayandırmaya başladı ve 11 Eylül saldırılarından sonra ABD ve İngiltere’nin ardılı olarak Afganistan’da operasyonel güç olarak görevine devam ediyor.
NATO’nun Varşova Paktının dağılmasıyla tek kanadı kalmış bir uçak gibi uçuşunu sürdüremeyeceği düşünülmelidir. İhtiyaç duyduğu kanat ise NATO’nun cüssesine ve varlığını sürdürmesine uygun bir denge unsuru olmalıdır. Bu denge unsuru, küresel etkiye sahip bir olgu ve geniş coğrafyaları içine alacak bir yapıya sahip olmalıdır. Bu denge unsuru aynı zamanda bir sorun olmalı ve içinde tehdit barındırmalıdır. Bu yeni denge unsurunun, bir dönem dünyayı tehdit eden komünizmin sorun olması kadar nitelik ve kalibrede olması gerekmektedir..
90’lı yılların ilk yarısında Samuel P. Huntington, Varşova Paktsız, eksik kanatlı uçuş sürecinin medeniyetler çatışması ile devam edeceğini kitabında anlatıyordu.
NATO, başlattığı küresel terör olgusunu öyle bir zeminde harekete geçirmeliydi ki bu hareket NATO’nun içinden yükseldiği batıyı suçlu duruma düşürmemeliydi. Bu amaçla başta İRA ve ETA gibi batılı terör örgütlerini terör zemininden çekmeye başladı, daha sonra bu zemine önceden hazırladığı EL-Kaide başta olmak üzere doğu ve İslam orijinli örgütleri listeler halinde yerleştirmeye başladı.
Yazımızın bir önceki bölümünde NATO’nun araştırma çalışmalarını hatırlayacak olursak, NATO’nun bu süreçte hangi kavramsal dizgi içerisinde, bu yeni dengeyi yaratmaya çalıştığını görebiliriz. Burada eksik olan tek husus bu yeni dengenin adının olmayışıdır ki bunu da daha çok aktif olarak yürüttüğü operasyonel faaliyetlerinde çıkartabiliriz.
NATO’nun doğrudan Müslüman ülkeler ile karşı cephe ilişkisi içerisine gireceği doğal olarak düşünülemez, daha çok Müslüman ülkeleri hedef aldığını ancak bunu farklı bunu yöntemlerle yapacağını görebilriz. Bunu bir konferanstan bahsederek açıklayalım.
Avustralya/Melbörn, 25-26 Kasım 2005, Monaş ve Dekin üniversitelerinin ortaklaşa düzenlediği “İslam, bireysel güvenlik ve yabancı düşmanlığı’ konulu uluslararası konferans”. Konferansa birçok ülkeden Bilim adamları, medya mensupları, öğretim görevlileri, toplum liderleri, insan hakları savunucuları ile bürokratlar katılıyor.
Konuşmacılardan Dekin Üniversitesi Öğretim görevlisi Yardımcı Profesör Greg Barton’un sunsu “Türkiye ve Endonezya’da ilerici İslami düşünce ve sivil toplum hareketleri”
Prof. Barton “İslami düşünce ve sosyal hareketlerin modern olup olamayacağı, İslam ve liberal demokrasinin uyumlu olup olmadığı” konusunu “Türkiye-Endonezya ekseninde”irdeliyor.
Prof. Barton “Fethullah Gülen sivil toplum hareketi” olarak adlandırdığı grubun, “bu sorulara olumlu cevap verilebileceğini ispatladığını ve “medeniyetler çatışması” tezini çürüttüğünü” ve “bu tür İslami sivil toplum hareketlerinin demokrasi ve modernliğe açık olma bir yana bunları geliştirme potansiyelinin de bulunduğunu” belirtiyor.
Konuşmasının devamında Barton; “akıl ve kalbi eğitimle geliştirmeyi, diyalog ve hoşgörüyü teşvik eden Gülen’in 20. yüzyılın en önemli İslami düşünür ve aktivistleri arasında olduğunu”, “Fethullah Gülen, kendisine gönül verenler, dünyanın her yerinde kurduğu okullar, vakıflar ve öncülük ettiği dinlerarası diyalog çalışmaları ile çağdaşlarının önüne geçtiğini”, “Radikal hareketlerin doğal alternatifi olan Gülen hareketine tepki veren resmi ve gayrî resmî kişi ve grupları ilginç bulduğunu, bu davranışların, Gülen’in karizmatik kişiliğine duyulan tepkiden, ülkede belli noktaları tutan grupların yerlerini kaybetme endişelerinden ve Gülen hareketini yeterince tanımayan kesimlerin onları radikal gruplarla karıştırmalarından kaynaklandığını”, “Gülen’in 11 Eylül terörünü, hem düşünce biçimi hem de amaca ulaşmada bir metot olarak toptan reddettiğini, Gülen hareketi gibi olumlu gelişmelerin mutlaka yakından incelenip olumlu bir alternatif olarak kitlelere iletilmesi gerektiğini” belirtiyor.
Rusya Fethullah Gülen’in okullarını CIA ile işbirliği içerisinde olduğu için kapatmaya başladı.
Uzun bir süre önce Türkiye’den kaçarak ABD’ye yerleşen Fethullah Gülen bu gün dünya Müslümanlarını kurtaracak bir kişi olarak ilan ediliyor.
NATO (ABD-AB) kriz bölgelerini Müslüman coğrafyalarda oluşturduğu süre içerisinde, sorunu çözmek için çözümü de elinde hazır bulundurmak zorunda.
NATO’nu en güçlü ortağı ABD ve İngiltere’nin yetiştirdiği “imam” amaç değil ama iyi bir araç gibi görünüyor.
Bitti.