Siyaset2 Mart 2005 00:00

KANIM ÇEKİLİYOR - Hüseyin Mümtaz

Kıymetli Hanifi Altaş’ın “Çekilme” başlıklı yazısını okuyunca nedendir bilinmez; yaklaşık otuz sene önce okuduğum “Eski Zağra Müftüsü’nün Anıları” geldi belleğime yerleşti.             Kanım çekildi.             Ne çileymiş, bir buçuk yüzyıla varan ne bitmez tükenmez bir çekilmeymiş bu?             “Ne yaman, ne uğursuz bir çekilmedir bu. Karabağ’dan çekildik, yetmedi Laçin’den, Kelbecer’den çekildik. Yetmedi, Fizuli’den, Cebrail’den çekildik? Haydi, orada ordusuz Türklerdik, imdadımıza gelecek Nuri Paşa, Halil Paşa; Enver Paşa neslinden birileri de yoktu diyelim? Peki ya Kıbrıs’tan niye çekiliyoruz? Bir savaş mı kaybettik? Ruslar yeniden Yeşilköy’e kadar mı geldi? Değilse, Kuzey Kıbrıs’ı bir referandumla mı aldık ki, referandumla çekiliyoruz?” diyor Hanifi Altaş..cialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis manufacturer coupon open drug coupon cardarcoxia 90 mg wikipedia read arcoxia cenacialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer coupon

 “Kıbrıs’tan çekilmekle, Musul ve Kerkük’te Amerikalılardan çekinerek kırmızı çizgilerimizden  çekilmekle kalacak mıyız peki? Bu gidişle sıra Hatay’dan, daha sonra da Anadolu’dan büsbütün çekilmeye gelmeyecek mi?” diye soruyor Altaş..

            Ne var ki Kerkük’ün ebediyen yitimi anlamına gelecek bir istilaya seyirci kalmak demek, bu coğrafyada en eski Türk yerleşimine sahne olan Kerkük’ten çekilmek demek, iddiayı yitirmek, sahneden çekilmek demektir. İddiası olmayanların ise yaşama şansı da, yaşama hakkı da yoktur. Kerkük’ten çekilmek; sonrasında Antep’ten de, Maraş’tan da, sonra sonra bütün Anadolu’dan da çekilmek demektir!

Tarih sahnesinden çekilmek demektir! ” diyor Altaş…

            Tarihin hiçbir devrinde Anadolu’da bağımsız-egemen bir devlet kuramamış olan Ermeni ve Kürtlere hangi uygun görülen yurt köşesini terk edip de hangi coğrafyadaki bedenimize uygun biçilen hangi kefenin içine gireceğiz?

            “Seni ancak ebediyetler eder istiab”ı kimin, hangi şartlar altında ve neden söylediğini ne çabuk unuttuk?

            “Tarihe” gömmeye kalksalar bizi bu sefer sığacak mıyız?

            Çanakkale’de bu sene 18 Mart’ta azınlık-mozaik melodileri ile dawool çalıp koro halinde tepinme hazırlıkları neyin, hangi kahrolası ric’atın başlangıcı?

            Sarıkamış’ta neyi mahkûm ettiğinizin farkında mısınız?

            Farkında olduğunuz için mi 36 batılı büyükelçiyi Ani-Çıldır-Sarıkamış üçgeninde üç gün ağırladınız?

            Enver Paşa’ya hain diyenler; Karabağ-Kerkük-Kıbrıs-Kardak-Karasu Mesta’nın hesabını nasıl verecek?

            Fakat bahsedilen coğrafya gasp edilen vatan topraklarıdır. Misakı Milli coğrafyasıdır, baştan sona Türk coğrafyasıdır.

            Siz sahip çıkmadığınız için de şimdi ne yazık ki; BOP coğrafyasıdır.

            Orta Anadolu’daki bir kumaş şirketinin genel müdürü Kürt-Ermeni ve Rum-Yunan sorunlarına, bin yıllık resmi devlet politikasına zıt yorumlar, sunumlar, açılımlar getiriyor.

            Aynı hafta içinde; son derece hızlı bir değişim-gelişimle, varlık nedeni “hükümetlere tavsiyelerde bulunmak” tan, Akepe’nin politikalarına “olur” vermek olan fetva makamına dönüşmüş olan “sivil” MGK,       Kürt-Ermeni ve Rum-Yunan sorunlarında “paralel” görüşler bildirip bildiri yayınlıyor.

            “Devlet tabu yıkıyor.”  

Aynı hafta, tesadüfün böylesi; Avrupa-Türkiye Karma Parlamento Komisyonunun aynı kapanış toplantısında Türkiye’nin Ermenistan-Yunanistan ve Kıbrıs ilişkileri masaya yatırılıyor.

Fransız parlamenter Jacques Toubon Türkiye’nin Ermeni soykırımını ve Sevr’i tanıması gerektiğini söylüyor.

KPK üyesi Rum Marios Matsakis “Türkiye’nin Ermeni, Rum ve Kürtlere soykırım yaptığı”nı ileri sürüyor.

Komisyonun Akepeli başkan ve üyeleri “dikkatle not ediyorlar”.

Devlet tabu filan yıkmıyor, resmen kuşatılıyor.

Kimseye sorulmadan, devletin hiçbir organında tartışılmadan Ermeni hava sahası açılıyor, Nahçıvan vize koyuyor.

Kerkük’te seçim yapılıyor, ITC Temsilcisi “Keşke Talabani ile birlikte oy kullansaydık” diyor.

            Ankara, daha bir ay önce pazarlığı Hatay, Diyarbakır, Van’dan açan Talabani’nin Cumhurbaşkanlığına sıcak baktığını ifade ediyor. Dışişleri Sözcüsü olan zatı muhterem Talabani’nin “Saygın ve tecrübeli bir devlet adamı” olduğunu belirtiyor.

            Ankara’nın düşüncesine göre Talabani’nin Cumhurbaşkanı olması, Kürtleri sisteme-Irak’a entegre ederek ayrılıkçı duygularının körelmesine yol açarmış, bu da Türkiye için; bağımsız bir Kürt devletinin oluşumunu engelleyeceği düşüncesinden hareketle son derece “olumlu” olurmuş..

            Ankara’nın “politikası” eğer bu ise kıymetli okuyucu biz meğer ölmüşüz de haberimiz olmamış.

            “Kürtlerin politika yaparak sisteme entegre olmaları” düşüncesinin bir sonraki aşaması; aynı “çözümün” Türkiye’de de uygulamaya konulmasıdır.

            Zana ile başlayan hareketin, Öcalan’a “şerefli bir geri çekilme”nin yolunu açarak tamamlanması, Öcalan’a uygun bir görev tevdi ederek nihayetlenmesidir.

            Silahla yapamadıklarını siyasetle yapacaklardır.

            Öcalan bakan, meclis başkanı, başbakan olacak idiyse biz neden 1985-2000 arası “düşük yoğunluklu” bir savaşı yaşamıştık?

            “Türkler savaşı biliyorlar ama siyaseti bilmiyorlar” düşüncesini yaşatmaya bu kadar mı mecburuz?

            Peki 1985 Özal’dan beri Çekiç Güç yutturmacası ile Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti’nin kurulmasına âlet olan Türkiye’deki gelmiş geçmiş bütün hükümetler değil miydi de şimdi “belki devlet kurmaktan vaz geçerler” diye Talabani’nin sisteme entegre edilmesinin önü açılıyor?

            Türkiye kendi oyununu mu oynuyor yoksa dünyanın başka başkentlerinde başka köşelerde gizli kapaklı yazılan tercüme senaryolardaki figüran rolüne rıza mı gösteriyor? 

            Kürt devletinin Kerkük aşkı, basit bir kara kaş-kara göz sevdası değildir.

            Kerkük’ün altındaki “kara altın”adır Kürtlerin aşkı..

            Tabii petrolün Kürtlerin elinde kalacağına kimse inanmasın.

            Kürtlere verilecek Kerkük’ü en kısa zamanda Yahudiler idare eder hâle gelecektir.

            “Petrolü olan” bir Yahudi Devleti Amerika’nın rüyasıdır olabilir ama Türkiye bu senaryonun hakikaten neresindedir?

            Türkiye “istemediğini” söylediği Kürt Devleti’ni kendisi yaratmıştır.

            Özal’dan bu yana herkes sorumludur.

            Bir gazeteci, Vedat Yenerer; 1. Barzani isimli aşiret reisinin; basiretsiz siyasi oligarşi sayesinde nasıl zenginleştiğini ve bu zenginlikle nasıl dönüp dolaşıp Türkiye'ye kafa tutar konuma geldiğini; 2. Barzani'nin kardeşleri ve yeğenlerinin; Mersin üzerinden gerçekleştirdikleri sigara kaçakçılığını; ve 3.Türkiye'nin Ülker, Beko gibi önde gelen markalarının Irak'taki başbayiliğini; 4. KDP Tırlarının; kilometrelerce kuyruk bulunan sınır kapısından; AKP’nin özel talimatı ile beklemeden geçirilmesini; 5. KDP'nin Ankara temsilciliği önünde park edilen arabaların aynı zamanda, bu aşiret reisinin kurduğu çıkar şebekesinden nemalananların arabaları olduğunu; 5. Irak'taki dinamiklerin Türkiye'nin sermaye yapısını dönüştürüp KDP ile Beko'yu ve Ülker'i aynı çıkar ek seninde birleştirdiğini; 6. “Üst düzey” danışman ve müteahhitlerin Güneydoğu'da rant alanları açmakla meşgul olduğunu. yazıyor.

            O yazıyor ama kimse ses çıkarmıyor.

            Gül; Sedat Ergin’e “Irak’a ikinci kapıyı açmamıza Amerika izin vermedi” diye itirafta bulunuyor.

            Komşusuna nereden kapı açacağına karar veremeyen devlet olur mu?

            Hadi “işgalci Amerika” izin vermedi; peki hali hazırda açık olan ve Kürt devletinin tek gelir kaynağı, Türkmenlerin ise can ve mal güvenliğinin en büyük tehdit kaynağı olan kendi kontrolündeki kapıyı tek taraflı olarak kapatamayan devlet devlet olur mu?

            Bir başka gazeteci, Güler Kömürcü “Sadık Yakut ve Milli Ankara” projesine dikkati çekiyor.

            Akepe içindeki “milliyetçi-ulusalcı” kanattan olan Yakut, Kömürcü’ye göre; “İçinde bulunduğumuz bu bilgi savaşları-psikolojik harp sürecinde, stratejik düşünme, Sosyo-kültürel araştırmalar, MİLLİ politikalar üretmek, ÇOK odaklı dış ve iç siyaset belirlemek o denli kritik önem taşımasına rağmen bu işlevi yerine getiren MİLLİ sivil-kurumlarımız da adeta yok denecek kadar az. Washington konuşmaları açılınca herkesin referans aldığı onlarca 'think-tank düşünce kuruluşu vardır, peki Washington Enstitüsü'nün karşısında siyaset üreten-gündem tayin eden neden 'MİLLİ ANKARA Enstitüsü' olmasın? Sadık Yakut işte o 'MİLLİ ANKARA Enstitüsü' için start almış.”

            Görüyor musun olup biteni kıymetli okuyucu?

            MGK “sivilleşip light” hâle getirilince; Genelkurmay “yeniden yapılanma” gerekçesiyle Psikolojik Harp ve propoganda bölümlerine kılık değiştirdikçe güç odakları ister istemez başka ve yeni oluşumlara kayıyor.

Fizik kuralıdır, boşluk doldurulur.

            Korkumuz, telaşımız, endişemiz;  hali hazırdaki Ankara’nın “milli” olmadığı için mi yeni bir “Milli Ankara”ya ihtiyaç duyulduğu…

            Ankara böyle bir görüntü mü veriyor?

            Eğer öyleyse içinde yaşayan “politik ve bürokratik oligarklar “neden farkında değil?

            Yoksa Altaş’ın söyledikleri, onun öngörülerinden daha mı hızlı gerçekleşiyor; Kerkük, Karabağ, Kıbrıs, Kardak derken göğüs göğse muharebeyi yoksa Ankara Kalesi’nin eteklerinde ve beklediğimizden daha erken bir zamanda mı kabul ediyoruz?

            Gül, Ergin’le röportajında  “Bu arada Kerkük’ten gelen TV görüntülerinde eliyle Bozkurt işareti yapanlar, Türkmenler açısından iyi bir görüntü verdiler mi sizce?” diyor.

            “Büyük”elçi Osman Korutürk “Irak’ta bütün gruplara eşit uzaklıktayız” diyor.

            Kulağımda tek telli bir saz eşliğinde çok uzaklardan gelen kırık bir horyat yankılanıyor..

            “Şu elma dört olaydı

Yiyene dert olaydı

Boynumu vuran cellat

Bari bir mert olaydı!”

Gül’e inat bu yazının sonunda okuyucuyu Bozkurt selamıyla selamlıyorum.

“Tanrı Türk’ü Korusun” diyorum.. 2 Mart 2005