AB Süreci: Aynileşme, Köksüzleşme ve Yabancılaşma - Hasan Can
Batının tam bir çöküş; Doğunun ise bir kalkış içerisinde olduğu/olacağı bir dönemde Türkiye'nin tümüyle Batıya yamanması asla anlaşılır değildir. Her geçen gün hızla Batılılaşan ve Batılılaştığı ölçüde daha çok sorunla karşı karşıya kalan, eriyen, aynileşerek yok olan bir dünyada yaşıyoruz. Hepimiz biliyor ve inanıyoruz ki toplumlar kültürlerinden ödün verdikleri oranda kişiliksizleşir ve başka toplumlarla aynileştikleri oranda da köksüzleşerek tarihin ölü medeniyetleri arasında yerlerini alırlar. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bu gün, Avrupa Birliği kapısında içeri alınmayı bekleyen Türkiye'yi de böyle bir tehlike beklemektedir. Bu tehlike "aynileşme", "köksüzleşme" ve "yabancılaşma" tehlikesidir. claritin mazilo speeddatingmixers.co.uk claritin mazilorenovation vejle site renovaabilify abilify alkohol abilifycialis sample coupon cialis coupon card cialis manufacturer couponoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin
Alev Alatlı'nın son roman serisinin birinci kitabının arka kapağındaki cümleler, AB kapısında içeri alınmayı bekleyen Türkiye'nin gelecekteki fotoğrafını (yabancılaşmış halimizi) bugünden yansıtır gibi her şeyi özetlemeye yetmektedir: "Bir sabah uyanıyorsunuz ve yoksunuz. Aynaya bakıyorsunuz, yüzünüz aynı yüz, elleriniz aynı eller... Bedeninizi yokluyorsunuz, orada duruyor... Ama siz hükümsüzleştirilmişsiniz, yoksunuz... Tapındığınız Allah'ın kitabı da dahil olmak üzere her şey, herkes değişmiş, tanımıyorsunuz..." (Alatlı, 2004). Dramatik de olsa "AB" yolunda elindeki bütün sermayeyi harcamaktan imtina etmeyen, beynini her önüne çıkan şarta "evet" demeye kurgulayan Türkiye'yi bekleyen akıbetlerden biri budur. Çünkü AB, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeleri sömürgeleştirme projesine dayalı olarak, Avrupa'da aynı değerlere inanan farklı ulusların federe bir devlet çatısı altında güç birliği yaparak, emperyalist emellerini küresel çapta sürdürmeye hizmet eden neo-pagan bir uygarlığın tümleşik halinin günümüze yansımış biçimi ya da nâm-ı diğer Avrupa Birleşik Devletleri'nin (ikinci ABD) adıdır!.. Anlaşılan, bir ABD'den çektiği yetmezmiş gibi dünya ikinci bir ABD ile karşı karşıya!..
Putperest Yunan, Grek ve Roma uygarlığı ile muharref Hıristiyanlığın ortak eseri hükmündeki Batı dünyası hayata, insana ve Allah'a (c.c.) karşı her zaman daha üstün ve daha güçlü olmanın hesabını yapan bir dünyadır!.. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tüm dünya uluslarından daha akıllı olduklarına, dünyayı yönetme hakkının yalnızca kendilerinde olduğuna inanırlar. Bu bağlamda, yakın geçmişte "Doğu halklarının düşünemediğini, kendilerini temsil edemediklerini ve bu yüzden Avrupalılar tarafından yönetilmeleri gerektiğini kanıtlamak için Renan ile Marks'ın bilimsel çaba sarf ettiklerini" bilmekteyiz. Çağımızda bile hala aynı düşünce ile hareket eden Batı insanı ve uygarlığı, bu yüzden kendi dünyası dışında kalan hemen her milletin kanını ve canını talep eden bir Molok (uğruna insan kurban edilen eski bir Filistin Mabudu) edasıyla davranmaktadır. Şahin Uçar'ın yerinde tespitiyle, böyle bir davranışı ancak ortaçağların barbar kavimlerine bile rahmet okutan, ahlâksızlık ve kapitalizmin sömürgecilik hevesiyle tabiatı ve dünyayı bir global pazar yapıp yağmalamaya çalışan, yağmacı ve bu yağmacılığa direnmek isteyenleri ise hiç düşünmeden imha edebilen hunhar ve ikiyüzlü bir uygarlık (Uçar, 2002; 30-61) sergileyebilir ki, bu da Batı uygarlığından başkası değildir.
Batılılaşma paradigması, hem "öteki"ni hayatın dışına itme içgüdüsü üzerine kurulan pragmatist bir kültür hem de hayatın gerçek yönünü ıskalayan bir anlayışa dayandığından, kültürel ve çevresel çöküşü de beraberinde taşır. Çılgınlığını haklı çıkarmak için düşmana ihtiyaç duymaktan bıkmayan, çeşitli bahanelerle her yeri kasıp kavuran Batı uygarlığının etkisiyle dünyamız düne göre bu gün daha derin bir krizde bulunmaktadır. Üstelik, -demokrasi adına- bu krizden çıkmanın yolunun ise, beriki dünyaya (Batı dışındaki dünya) her türlü zulmü yaşatmaktan geçtiğine inanılır. En basitinden Batılı insan, İslâm'ı her zaman karmaşık önyargı penceresinden gözlediğinden, kendine ait en güçlü miraslardan birinin "İslâm'a duyulması gereken kin" olduğuna inanmaktadır. Nitekim, 11 Eylül'ün hemen akabinde Bush'un Haçlı Seferi (Crusade) deyimini kullanmış olması, Alman vatandaşı olan Suriye asıllı Bassam Tibi'nin, Avrupa'nın İslam tehdidi altında olduğunu sık sık dile getirmesi, Bernard Lewis'in Avrupa nüfusunun çoğunun gelecekte Müslüman olacağını iddia ederek Batılıları ajite etmeye çalışması ve Türkiye'nin üyeliği bağlamında Time dergisinin kısa bir müddet önce -provakasyon amaçlı da olsa- yayınlamış olduğu başörtülü Mona Lisa fotoğrafı, hemen bütün Batı toplumunun İslam'a karşı olan ön yargısını ve hasmane tutumunu gözler önüne sermeye yetmektedir. Böylece, işin adı üyelik veya ortaklık da olsa iki farklı dünyanın yakınlaşmasından beklenen, birinin diğerini behemehal alt etmek zorunda olmasıdır!..
Aslında Batılı paradigma, insana şaşı baktıkça batan bir anlayışı resmetmektedir. Bugün, batılıların ellerinde bomboş bir kabuktan ve içi boşaltılmış bir sözcükten öte (Fransız Devrimi'nden kalma sözde demokrasi) hiç bir inandırıcı argümanlarının kalmadığını bütün dünya bilmektedir. Nitekim daha düne kadar insanlığa gerçek bir sosyal adalet düzeyi getirebileceğine inanılan, ancak uyguladıkları çifte standart ve yaptıkları katliamlarla ellerindeki tek argüman olan demokrasiyi bile emperyalist emellerine alet edip fahişeleştiren, onu maddecilik telâkkisine peşkeş çekenler yine kendileri olmuştur. Dünyamızın önemli enerji kaynakları, stratejik merkezleri ve her türlü zenginliği Batının hizmetinde olmak zorundaymışçasına tarih boyunca bu alanda Batı toplumunda hiç bir aykırı sese, dolayısıyla Rosa Parks ve Vivian Malone'lere asla tahammül edilmemiştir. Galiba her şey aynen Thomas Schelling'in dediği gibi. Bugün, "Beşte birinin zengin, beşte dördünün de fakir olduğu bir dünyada yaşıyoruz; zenginler zengin ülkelere, fakirler de fakir ülkelere ayrılmış; zenginler çoğunlukla açık tenli, fakirler ise esmer tenli; fakirlerin çoğu genellikle okyanusların ayırdığı ve zenginlerden uzakta bulunan ücra vatanlarda yaşıyor"(Falk, 2001; 16-17).
Günümüzde dünya, korku dolu bir yere dönüştü. Hiç kimse geleceğinden emin değil. Her gün biraz daha yalnızlığa mahkum edilerek kendine ve çevresine yabancılaşan günümüz insanının düşmüş olduğu bunalımın temelinde Batı uygarlığının şövenist ve ben merkezli (egosantrik) anlayışı yatmaktadır. Bu anlayış, içinde yeryüzünün tüm karanlıklarının gizli olduğu bir Gayya kuyusunu andırmaktadır. Geçmişte Endülüs'e, günümüzde ise Irak ve Afganistan'a yapılanlarda olduğu gibi, Batı dünyası sırf kafa karıştırmak ve halkı yanlış mecralara sürüklemek için aslı astarı olmayan senaryolar üretmeye, gerçek yapıcıları yıkıcı, suçluları ise kahraman olarak lanse etmeye alışık bir dünyadır. Hayatın tüm alanlarından tecrit edilmiş halde yaşasanız bile, canları istediğinde; "sağlıklı işlenmesine kendilerinin engel olduğu mevcut demokrasinin patolojisi" olarak sizi görür ve bu bahane ile üzerinize bomba yağdırırlar!.. Lenin'in dediği gibi, "kendilerini asacak ipi bile satmaktan imtina etmeyen kapitalist anlayışın kimseye nefes aldırmaya niyeti yok." Dünyanın, soğuk savaş döneminde SSCB ve ABD'den çektiği yetmezmiş gibi, bugün ABD'nin yanına yeni bir güç daha monte edilmeye çalışılmaktadır ki bu Hobbes'un sözünü ettiği Leviathan devlet olma yolunda ilerleyen AB'den başkası değildir. Oysa, Rousseau'nun da belirttiği gibi: "devlet ne kadar büyürse hürriyet de buna paralel o kadar azalır." Örneğin, Batının yayılmacı emelleri sayesinde bugün dünyamızdaki demokrasi yönetemeyen bir demokrasidir. Kullandıkları gayrı insani yöntemler sayesinde Batı medeniyetine ait her şey taşlaşarak eskimiş ve artık insanı cezbetmemektedir. Bu durumda, ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeyen bir kararsızlık berzahında dolaşacağımıza, asıl yapmamız gereken şey; Allah'a götürmeyen bütün yolların çıkmaz yol olduğunu idrak ederek; "bize ayak bağı olan köleleştirici bir uygarlıktan ve bu uygarlığın medeni kurumlarından kurtulmak, dolayısıyla medeniyet ötesi bir çağa geçerek Medine'yi yeniden kurmaktır" (Uçar, 2002; 60).
Unutulmamalıdır ki kapitalizm şeyleşmeyi, şeyleşme de kendine ait olan her türlü değeri unutuşu (Mankurtlaşmayı) beraberinde getirir. Bu nedenle kimse, AB'yi Türkiye'yi her alanda ayağa kaldırmak için sabırsızlıkla bekleyen dostlar meclisi zannetmesin!.. Orası, geçmişi ve bugün yaptıklarıyla tam bir Gayya kuyusu gibidir. Dolayısıyla, yıllardan beri siyasi kaos, anarşi, darbeler, ekonomik kriz, faiz ve dış borç sarmalıyla uğraştırılarak fakirleştirilen, yoksullaştırıldığı ölçüde güvensizleştirilen ve böylece yegane beklentisi "iş" ve "aş" olan ülkemiz insanının AB'yi iyi tanıması gerekir. Osmanlı toplumu olarak Tanzimat'tan hayır gördük mü ki AB'den de görelim? İki yüz yıldır pençesinde bulunduğumuz açmazları, geçirdiğimiz hafakanları, bir türlü yakamızı bırakmayan medeniyet ve kültür bunalımlarını ne ile izah edeceğiz? Tanzimat'la başlayan Batılılaşma maceramız Osmanlıyı dağıttığı gibi, 3 Ekim (2005) tarihi de -kimi çevrelerin pompalamaya çalıştıkları zafer naralarının aksine- Türkiye için bir tür "El-Nekbâ"ya (Filistinlilere göre felaket günü) dönüşebilir!.. Nitekim kapitalist paradigmanın insana mesajını: "ya bize çalışırsınız ya da sizi hayatın dışına atarım!.." biçiminde özetlersek, bu yargıya ulaşmak hiç de kehanet sayılmaz. Avrupa Birliği'nde bizi bekleyen iki ihtimal var. Birinci ihtimal; avdet edeceğimiz toplumun hakimi, ikinci ihtimal ise oranın "hadimi" olmaktır. AB kapısını çalan olarak oranın hakimi olmak bizim için hayli güç olduğuna göre bize ikinci ihtimal daha yakın durmaktadır. Bilmeliyiz ki iktidarlar, hiçbir zaman hakimler ile hadimler arasında birebir ilişki temeline dayanmaz; bilakis "güçlü olanın diğerlerinin patronu olduğu" kuralını sabitler.
Türkiye'ye AB adaylığı yolunda yeşil ışık yakan Batılılar, 50'yi aşkın İslâm ülkesinin her biriyle tek tek uğraşacaklarına; sahip olduğu tarih ve temsil ettiği kültürel misyonu gereği içlerinde lokomotif olarak gördükleri Türkiye'ye yaptıracakları her şeyi diğerlerine de kolaylıkla kabul ettirebileceklerinin farkındadırlar. Onlara göre, bir yığın İslâm ülkesiyle uğraşılacağına, Türkiye'nin yönü Batıya sabitlendiği sürece İslam dünyasının farklı medeniyet iddiası kendiliğinden iflas etmiş olacaktır. Bu nedenle Sevr ve Mondros'tan bu yana içinde bulunduğumuz son 5-6 yıl (1999-2005) Batı emperyalizminin Türkiye üzerinde en fazla egemenliğini hissettirdiği yıllar olarak tarihe geçecektir. Önümüzde farklı seçenekler varken, durduk yerde insanımızı manevi soykırıma uğratacak zehirli bir ankebût ağına yakalanmanın, kendi içinde dilimlere bölünerek parçalanmanın, kimliksizleşerek bir haymatlosa (aidiyeti olmayan) dönüşmenin ne anlamı var? Batının esas özlemi, -Huntington'un tezinde yer aldığı gibi- Türkiye'nin parçalanmışlığı değil mi? Böyle bir Türkiye'nin değil hinterlandındaki milletlere, kendine bile hayrı olmayacaktır. Unutmayalım ki milli kültür ve değerlerimize yabancılaşma furyası böyle devam ederse, Oktay Sinanoğlu'nun da yerinde tespitiyle bu milletin çocukları yakın gelecekte şahsiyetinden ve değerlerinden arınmış birer kadavra olarak "Dedesini İngiliz holiganı (magandası) zanneder. İşte, bizi bekleyen köleleştirilme tehlikesi!..." (Sinanoğlu, 2002; 102).
AB'ye karşı Türkiye'nin durumu, aşkı uğruna demir dağını delmek zorunda bırakılan Ferhat'ın durumunu andırmaktadır. Oysa Anadolu insanı, dünyayı kasıp kavuran vahşi kapitalizmin yeryüzündeki iki mabedinden biri olan AB'ye Türkiye'nin üye olarak "global şirketlere kendi halkının alın terini pazarlayan, kendi ülkesinin ekonomik menfaatlerini gözetmek yerine, uluslararası şirketlerin pazarlamacı işbirlikçisi konumuna düşerek onlara kendi halkını -ya da bölgesindeki milletleri- soydurmak için yardımcı olan bir devlet" (Uçar, 2002; 61) olmasını istememektedir. Nitekim halkımızın kendi devletinden böyle bir beklentisi de vaki olmamıştır. Bunun anlamı, Türkiye'yi tümüyle Avrupa'dan ya da diğer dünya uluslarından koparmak değildir. Türkiye Batılılaşmadan, ekonomik ve sosyal alanda sürdürülebilir bir kalkınma trendini her zaman gerçekleştirebilir. Önümüzde, sınırları Saraybosna'dan Endonezya'ya kadar uzanan bir dünya var. Öncelikle bu coğrafyada (inanç ve kültür coğrafyamız) bizi medeniyet ötesi çağa ulaştırabilecek yeni bir paradigmayı netleştirip, bunu hayata geçirmek için çaba sarf etmeliyiz. Başka bir ifade ile Türkiye, hemen her şeyin yek diğerini yutmaya çalıştığı bu acımasız çağda, AB'nin hizmetçiliğine soyunacağına, kendine ait inanç ve kültür coğrafyasında kendi dinamiklerine dayalı yeni Medine'sini kurmak için gayret sarfetmelidir. Hz. Ali'nin (r.a.) diliyle Türkiye'ye söylenebilecek yegane söz: "Hastalığın kendi nefsindedir ama görmüyorsun, ilacın da kendindedir ama şuuruna varmıyorsun!.." (Uçar, 2002; 64) sözüdür.
Bir ülkenin geleceği konjonktür üzerine değil, gerçekler üzerine bina edilmek zorundadır. Kendi değerler dünyamıza tümüyle kapalı kalarak bu ülkeyi bize hediye edilmiş oyuncağımız olarak göremeyiz. Bu nedenle Türkiye, Batılılaşma düşüncesinin etkisiyle 200 yıldan beri hemen her alanda yaşamakta olduğu kültür ikileşmesinden kendini kurtarmalıdır. Bilmeliyiz ki bu ikileşme, ülkenin ve toplumun ilerlemesine değil, bunalımda kalmasına hizmet eder. Bundan ötürü ülkemiz, AB kapısında beklemeyi bırakıp önce yıllardan beri düşman ilan ettiği geçmişiyle barışmalı ve eğitimden ekonomiye hemen her alanda kendi geleneğine dönüş yapmalıdır. Toplumsal gerçeklerimiz bunu gerektiriyor. Bizim, AB üyeliğine değil, öncelikle çağımızın Selimiye'sini inşa edebilecek mimara, yeni şeyler söyleyebilecek tefekkür ehline, varoluş nedenimize uygun bir düşünce ve hayat tarzına, yeni bir zaman, mekan ve tarih telakkisine, karşılaştığımız problemleri Müslüman'ca algılama biçimine ve içtimai alanda her yönüyle yeni bir inkılâba ihtiyacımız bulunmaktadır. İnsanlığı kasıp kavuran küresel köleleştirme düzeninin yegane müsebbibi olan vahşi kapitalizmin kıtamızdaki ortaklarından biri olmaya soyunmak bizi her şeyden evvel ruhen yaralar. Çünkü kendi insanının kalbine ve ruhuna hiç bir zaman fiyat etiketi koydurmayan bir vahiy medeniyeti geleneğinden geliyoruz. Bu köleleştirme düzenini tümüyle reddetmek dururken, çağımızda kapitalizmin kötürüm hale getirdiği, "HAYIR" çığlığını bile dillendirmeye mecali kalmamış asrın biçare insanına bir darbe de biz mi vuracağız?
Vaktiyle, Amerika'nin idealist misyoner mühendislerinden Hamlen'e arazi satarak İstanbul surlarının yanı başına yabancı bir kolejin kurulmasına vesile olan Ahmet Vefik Paşa'ya karşı, bu davranışını millî bir vicdan yaralanması olarak değerlendirerek onu affedemeyen Sultan II. Abdülhamit'in, Ahmet Vefik Paşa öldüğü zaman nâşının, vâsiyeti gereğince Eyüp'teki aile kabristanına gömülmesine müsaade etmeyerek Protestanlara sattığı arazinin hemen önünde defnedilmesini emrettiğini ve böylece onun "Kıyamete kadar Protestanların çan seslerini işitmesini" temenni ettiğini (Topçu, 1998; 39) hepimiz bilmekteyiz. Bu nedenle AB tramvayına binmeden önce Türkiye'nin kültürü, misyonu, tarihi, bugünü ve geleceğiyle bir İslâm ülkesi olduğu hususu bir daha hatırlanmalı ve bu milletin Müslüman vicdanı ve milli irfanı hesaba katılmalıdır!..
Bizim, Batıya benzemek yerine, yaşadığımız çağı kendi adımıza yeniden inşa etme gibi bir sorumluluğumuz bulunmaktadır. Bergson, Spengler ve Russel gibi filozofların da önceden tahmin ettikleri gibi Batının tam bir çöküş; Doğunun ise bir kalkış içerisinde olduğu/olacağı bir dönemde Türkiye'nin tümüyle Batıya yamanması asla anlaşılır değildir. Her şeyden önce burada geleceğimiz yok. "AB rüzgarı bahanesiyle ülkeyi dönüştürme hesabı peşinde olanlar, Türkiye'nin kısa vade içinde AB istikametinden ayrılmaya zorlanarak kendi kendini restore etme ihtiyacı ile baş başa kalabileceğini göz ardı etmektedirler. Bu restorasyon dönemi, şimdiye kadar kazanılmış demokratik mevzilerden bir kısmını kaybetme ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek yeni ekonomik ve toplumsal krizlerle memleketimiz bir başka 'avara kasnak' boşluğuna düşebilir. Dolayısıyla Türkiye, üçüncü bir ihtimalden ziyade ya bu krizin bedelini ödeyecek ya da AB yolunda parçalanacaktır" (Alkan, 2005). Bu duruma karşı koltuklarımıza sırtımızı dayayıp çene çalmakla kendimizi kurtaramayacağımız gibi, Batının elinde ehlileşmesi gereken birer "öteki" olmaktan da sıyrılamayız. O halde, AB laboratuarında birer hammadde gibi öğütüleceğimize, çareyi "öz"de arama bilinciyle hareket edip, dünyada olup bitenleri doğru yorumlayarak kendi dünyamızın dirilişi için kafa yormalıyız!.. Hâsıl-ı kelâm, herkes bilmelidir ki Türkiye'nin güneşi DOĞU'dan doğmadıkça, Anadolu sıkıntılarından sıyrılamayacaktır!..
KAYNAKÇA
1- ALATLI, Alev (2004). Aydınlanma Değil, Merhamet! Gogol'un İzinde -1, Yedinci Basım, Everest Yayınları, İstanbul.
2- ALKAN, Ahmet Turan. "Türkiye'nin Yakın Geleceği Üzerine Serbest Spekülasyonlar, ss.36-39", Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı: 81, Yaz 2005, Ankara.
3- FALK, Rıchard (2001). Yırtıcı Küreselleşme, Çeviren: Ali Çaksu, Küre Yayınları, İstanbul.
4- SİNANOĞLU, Oktay (2002). Hedef Türkiye, Otopsi Yayınları, İstanbul.
5- TOPÇU, Nurettin (1998). Büyük Fetih, Üçüncü Baskı, Dergah Yayınları, İstanbul.
6- UÇAR, Şahin (2002). İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek Yayıncılık, İstanbul.
hasancan8@mynet.com