Ekonomi7 Şubat 2006 00:00

Babalar gibi satanlar - Taylan Bilgiç

AKP Hükümeti, nesiller boyunca işçi ve emekçilerin alınteriyle inşa edilen kamu kuruluşlarını hızla elden çıkartırken, Batı’da (yani bu iştah açan kuruluşların esas alıcılarının olduğu ülkelerde) epey farklı gelişmeler yaşanıyor. Dünyanın en büyük çelik üreticisi olan Mittal, geçtiğimiz haftalarda Avrupalı çelik devi Arcelor’u “yutmak” için ani bir hamle yaptı. Türkiye’ye de ilgi duyduğu bilinen Mittal, Arcelor’u satın almak için 22.5 milyar dolarlık bir teklifte bulundu. Arcelor; Lüksemburglu Arbed, İspanyol Aceralia ve Fransız Usinor şirketlerinin birleşmesiyle 4 yıl önce kurulmuş bir “Avrupa Birliği” devi. Şirket, Avrupa’nın en büyük çelik tedarikçisi konumunda. Buna karşılık, merkezi İngiltere’de bulunan Mittal, ABD’ye en çok çelik sağlayan şirket durumunda. 55 yaşındaki Lakshmi Mittal, Forbes dergisinin araştırmasına göre, dünyanın en zengin üçüncü kişisi. new prescription coupons sporturfintl.com online cialis coupons

Mittal’ın Arcelor’u satın almak istemesi, varolduğu ileri sürülen “serbest piyasa”ya göre gayet makul bir öneri. Teklif edilen para epey büyük, nitekim teklifin duyulmasının ardından Arcelor’un borsadaki değeri yükselişe geçti; yani “yatırımcılar” teklifi olumlu karşıladılar.
Mittal’ın hedefleri de gayet “makul”: Arcelor’un yutulmasıyla birlikte şirket, dünya çelik piyasasının yüzde 10’una hakim hale gelecek. Üstelik hem ABD, hem de AB’nin en büyük tedarikçisi olacak. “Yenilenen” Mittal; 27 ülkedeki 61 tesisinde 350 bin personel çalıştıran devasa bir şirket haline gelecek.
Ama Fransız hükümetinin bu teklife tepkisi, umulmadık sertlikte oldu. Başbakan Dominique de Villepin, “temel sektörleri yabancılardan korumak amacıyla ekonomik yurtseverlik” çağrısı yaptı. Villepin, “Ekonomik yurtseverlik, hem hissedarların, hem de şirket patronlarının harekete geçmesini gerektirir” diyor ve patronlara “sermayelerini, bu tür saldırılara karşı korunacak şekilde yeniden organize etmelerini” tavsiye ediyordu.
Yutulmakla karşı karşıya kalan Arcelor yönetimi, geri durmadı. Şirket, Mittal’ın kârlılığının “istikrarsız” olduğunu ilan ederek, bu teklifi püskürtmek için “her yolun deneneceğini” açıkladı. Fransa ve Lüksemburg hükümetleri, Mittal’e karşı Arcelor’u korumak için ellerinden gelen çabayı sarfedeceklerini ilan ettiler.
Bu “ekonomik yurtseverlik” ilanına ilk tepki İngiltere’den geldi. İngiliz Sanayi ve Ticaret Bakanı Alan Johnson, Fransa’nın tutumunun “küreselleşme dalgasına karşı olduğunu” açıklayarak, “temel sektörlerin yabancıların eline geçmesine karşı önlem alma”nın “boşuna” olacağını söyledi. Görüldüğü gibi İngiliz bakan, “serbest piyasa”yı kahramanca savunmaktaydı!
Bu “kahramanlığın” ne kadar ikiyüzlüce olduğu, şubat ayının ilk günlerinde ortaya çıktı. Rus enerji devi Gazprom, İngiliz enerji şirketi Centrica’yı satın almak istediğini açıkça ifade etti. 12 milyon hane ve işyerine doğalgaz sağlayan Centrica’nın satın alınması, Rusya’nın İngiliz enerji sektöründe söz sahibi olması anlamına gelecekti. Ama hazırlanan teklif, elbette ki “serbest piyasa”ya uygundu!
Peki, Fransa’yı “piyasaya aykırı davranmakla” suçlayan İngiliz yetkililerin tutumu ne oldu? The Guardian’dan aktaralım: “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Centrica ile ilgili verilebilecek tekliflerin titizlikle inceleneceği, asıl önemli olanın İngiliz tüketiciye enerji tedarikinin güvenliği olduğu bildirildi.” (3 Şubat 2006)
Sıra bir İngiliz şirketine gelince, Bakan Johnson’un da “ekonomik yurtsever” kesildiği anlaşılıyor!
Küreselleşme ve piyasa yalanlarının ardında yatan pazar kavgalarını, emperyalist çekişmeleri gözler önüne seren bu tip örnekler, istisna değil. Geçtiğimiz sene, Çinli enerji tekeli CNOOC’un Amerikan şirketi Chevron’u satın alması, Bush yönetiminin müdahalesiyle engellendi. Yine geçen yıl, Amerikan Pepsi’nin Fransız Danone ve Evian şirketlerini satın alması, doğrudan hükümet müdahalesiyle bloke edilmişti. Örnekler çoğaltılabilir.
Burada önemli olan, kendi şirketlerini “gözbebekleri gibi” koruyan emperyalist devletlerin, Türkiye gibi onlarca azgelişmiş ülkeye özelleştirmeyi bir “kurtuluş reçetesi” olarak dayatması. Bu özelleştirmeler ile üç otuz paraya elden çıkarılan TEKEL, TÜPRAŞ, Telekom gibi ulusal değerler, genellikle aynı Batılı ülkelere ait şirketlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin eline geçmekte.
Bu “mülkiyet devri”nde AKP Hükümeti gibilerine biçilen rol ise, “babalar gibi satmak”tır. Onlar da kendilerine verilen bu görevi “layıkıyla” yerine getiriyorlar!