İstihbarat8 Şubat 2006 00:00

AÇIK İSTİHBARAT ÖZEL RÖPORTAJ - 06 Şubat 2006 Pazartesi

Sayın Okuyucu; Açık İstihbarat olarak başlatacağımız bir dizi röportajın ilki olan bu röportaj; Güncel Yayıncılık tarafından Türkçe'ye çevrilen "NATO'nun Gizli Orduları" kitabının yazarı Daniele Ganser ile. Röportaj talebimizi Daniele Ganser'a iletirken; kendisine aynı zamanda kitabı hakkındaki eleştirilerimizi de ilettik ve soracağımız soruları bu bakışaçısı ile soracağımızın özellikle altını çizdik. Daniele Ganser talebimizi kabul etti ve hayli uzun bir soru listesini cevapladı. Türkiye'de bir anda yoğun bir şekilde gündeme oturan "Gladio", "Derin Devlet" tartışmaları ile eşzamanlı olarak gerçekleştirdiğimiz bu röportajın; "Gladio" ismi ile karikatürize edilen ve Devletimiz içerisinde de uzantıları bulunan küresel şebekenin eski yüzünü deşifre ederken, yeni yüzünü gizleme misyonuna hizmet etmemesine özen gösterdik. Neticede; bugün kamuoyuna "şeffaflık", "demokrasi" adı altında pazarlanan süreçlerin, "Eski"'yi deşifre ederken, "Yeni"yi perdelemeye hizmet ettiğini gören Açık İstihbarat; "Yeni NATO"' merkezli küresel emperyalist şebekenin, daha sofistike ve yumuşak metodolojiler kullansa da, "Eski"'si kadar işgalçi ve hegemon bir anlayışa hizmet ettiğini altını çizmeyi görev bilir. cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciemicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg


 
AÇIK İSTİHBARAT

ÖZEL RÖPORTAJ
   
 06 Şubat 2006
Pazartesi



Dr. Daniele
Ganser


"NATO'nun Gizli Orduları"

kitabının yazarı

ve

İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü bünyesindeki

Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nde(CSS) kıdemli araştırmacı


















Sayın Okuyucu;

Açık İstihbarat olarak başlatacağımız bir dizi röportajın ilki olan bu röportaj;
Güncel Yayıncılık tarafından Türkçe'ye çevrilen "NATO'nun Gizli Orduları" kitabının yazarı Daniele Ganser ile.

Röportaj talebimizi Daniele Ganser'a iletirken; kendisine aynı zamanda kitabı hakkındaki eleştirilerimizi de ilettik ve soracağımız soruları bu bakışaçısı ile soracağımızın özellikle altını çizdik.

Daniele Ganser talebimizi kabul etti ve hayli uzun bir soru listesini cevapladı.

Türkiye'de bir anda yoğun bir şekilde gündeme oturan "Gladio", "Derin Devlet" tartışmaları ile eşzamanlı olarak gerçekleştirdiğimiz bu röportajın;

"Gladio" ismi ile karikatürize edilen ve Devletimiz içerisinde de uzantıları bulunan küresel şebekenin eski yüzünü deşifre ederken, yeni yüzünü gizleme misyonuna hizmet etmemesine özen gösterdik.

Neticede; bugün kamuoyuna "şeffaflık", "demokrasi" adı altında pazarlanan süreçlerin, "Eski"'yi deşifre ederken, "Yeni"yi perdelemeye hizmet ettiğini gören Açık İstihbarat;
"Yeni NATO"' merkezli küresel emperyalist şebekenin, daha sofistike ve yumuşak metodolojiler kullansa da, "Eski"'si kadar işgalçi ve hegemon bir anlayışa hizmet ettiğini altını çizmeyi görev bilir.

Ganser'in kitabı; bu açıdan bakıldığında, "Eski"'yi deşifre etme yönüyle derli toplu; ama "Yeni"'ye yeteri kadar ışık tutmama konusunda ise yukarıdaki tezimizle paralel bir çalışmadır.

Kitapta; Kanada'ya hiç yer verilmemesinden tutun da, kitapta ülke ülke ele alınan bölümlerin birden ve sanki 1990'lardan sonra tarih durmuş havası yaratılarak sona ermesi gibi ayrıntılar bu bağlamda dikkat çekicidir.

Bu tespitlerimizi ; Bay Ganser'ın ortaya koyduğu emeği ve değerli çalışmasını gölgelemek maksadı ile ortaya koymuyoruz. Amacımız; aynen Bay Ganser'a da yaptığımız gibi; siz okuyucularımızın da, röportajı okurken, kitaba yaklaşımımızdaki ana tespitlerimizi gözönüne almanız içindir.

Saygılar

Açık İstihbarat

 
 
Röportajın sonunda soracağımız soruyu baştan soralım. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra devreye sokulan; NATO'nun gizli, sözde güvenlik altyapısının hala faal olduğunu düşünüyor musunuz? Faal ise; ne şekilde ve ne derecede?
  SSCB'nin yıkımından dolayı anti-komunist şebekelere doğal olarak ihtiyaç yok. Fakat yeni işlevlere sahip başka şebekelerin varlığı mümkün fakat konu ile ilgili verileri bilmiyoruz. Lütfen; NATO'nun; bırakın resmi tarihi; gizli orduları ve gizli savaş planları hakkında resmi bir açıklama bile yapmadığını gözardı etmeyin.
Aynen CIA ve diğer gizli servisler gibi. Benim kitabım bu karanlık dünyanın üzerine atılan bir ilk ışık. Ortak tarihimizin bu büyük ölçüde ihmal edilen kısmı ve bunun bugün bile bizi nasıl etkilediğini anlamamız için daha çok zamana ihtiyacımız var.
Son bir kaç hafta içinde; Türkiye'de ki bazı emekli generaller;Türkiye'deki gizli orduların ABD tarafından finanse edildiği ve bazı partilerdeki bazı isimlerin bu gizli orduların mensupları olduklarına dair bilgiler içeren kitapları piyasaya sürdüler. Fakat; bu kitaplarda yansıtılan hava, bir pişmanlık değil, "olayların doğal gelişimi buydu" tarzında. Bu alanda ciddi bir çalışma yapmış biri olarak; bir ülkenin generalinin, ülkesinin en kritik altyapısının bir yabancı devlet tarafından finanse edilmesinden rahatsızlık duymamasını nasıl değerlendirirsiniz?
  Zamanında Nixon doğru bir şekilde ifade ettiği gibi; Soğuk Savaş sırasında, NATO'yu ABD yönetti. Dolayısı ile bütün NATO ülkeleri ABD'ye bağımlı idi ve gizli orduları dahil olmak üzere, ABD'den finansman desteği aldılar. Dolayısı ile General doğruyu söylüyor; bu o günlerdeki olayların doğal gelişimi idi. Ve bu para; Avrupa'nın diğer bölümlerinde olduğu gibi memnuniyetle karşılandı. Bu tabloda zor olan kısım; bu gizli orduların bazılarının Türk Milleti'ne ve Avrupa'daki diğer Milletlere saldırmış olması ki; güvenlik altyapıları insanlara saldırmak için değil korumak için vardırlar ve dolayısı ile bu alanda bir pişmanlık ifadesinin çok daha uygun olacağını düşünüyorum.
Kitabınızda; NATO üyesi olmayan ülkelerin bile bu "güvenlik" şebekesine dahil edildiğini yazıyorsunuz. NATO'nun üye olmayan ülkelere kolunu uzatması için kullandığı mekanizmalar nelerdi ve bunu NATO'nun bugün Gürcistan, Azerbaycan gibi ülkelere ilgisi ile nasıl kıyaslarsınız?
  Doğru söylüyorsunuz; bu şebeke, üye olmayan, İsveç; Finlandiya, İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde bile kurulmuştu. Bu; üye olmayan ülkelerde bir çok başağrısı yaratıyor.

Bu ülkeler; topraklarında gizli orduların mevcudiyetini doğruladılar. Fakat; bunların çoğu hala bu orduların NATO ile bağlantısını reddediyorlar.

Gizli ordular; sözünü ettiğiniz, Gürcistan ve Azerbaycan da mevcut değil. NATO'nun bu ülkelere yönelik mevcut ilgisi; Ortadoğu ve Hazar bölgesi petrollerine erişimi güvene almakla bağlantılı. Bu süreç; jeologların da belirttiği üzere, küresel petrol üretiminin zirveye ulaştığı bir noktada gerçekleşiyor. Dolayısı ile elimizdeki mevcut stratejik çerçeve; benim kitabımda ele aldığım ve SSCB'nin çevrelenmesi olan eski çerçeveden farklı.
Kitabınınızda sürekli ACC(Allied Coordination Center) ve CPC(Central Planning Committee)'den sözediliyor. Bu yapıların; bizim "Derin NATO" olarak adlandırdığımız ve sadece imtiyazlı büyük güçlerin üye olduğu yapılar olduğu anlaşılıyor. ABD'den sonra NATO'nun en büyük ordusuna sahip olmakla övünen Türkiye gibi bir ülke; bu tarz yapılarda adil bir temsil gücüne sahipler mi?
  Emin değilim çünkü ACC ve CPC'nin yazışmalarına erişemedim.

Şu an itibarı ile bu yapıların varolduğunu; doğrudan SHAPE'e bağlı olduklarını biliyoruz ve tabi, Türk generallerin de bu toplantılara davet edildiğini varsayabiliriz. Adil bir temsil hakkına sahip olup olmadıkları veya bu yapılar içerisinde; NATO'nun tek Müslüman ülkesi olması dolayısı ile Washington ve Londra tarafından ayrımcılığa maruz kalıp kalmadıklarını bilemem.

İtalyan generaller, ACC ve CPC'deki rolleri ile ilgili konuştular. Türk generallerin de hikayenin kendi taraflarını anlatması ilginç olurdu.

Bildiğiniz üzere; tarih binlerce parçadan oluşur ve her zaman için değişen ve gelişen bir mozaik olarak kalır.
Zamanında Türkiye'de özel kuvvetlerin komutan yardımcılığını yapan isimlerden biri olan General Yirmibeşoğlu; bir üniversitede gerçekleşen konferansta şu sözlerle kayda geçti : "Afganistan'dan Londra'ya kadar; NATO ve CIA tarafından kontrol edilen uyuşturucu ticareti ile finanse edilen bir narco-demokrasi zinciri mevcut". Bu cümle ilgili yorumunuz ne olurdu ve sizce; dünyadaki en önemli uyuşturucu üretim merkezlerinden biri olan Afganistan'ın, NATO'nun kontrolü altına girmesi tesadüf mü?
  Bu çok hassas bir soru.

ABD'li Profesör Peter Dale Scott yıllardır; aralarında CIA'in de bulunduğu istihbarat servisleri; gizli operasyonlarını finanse etmek için uyuşturucu ticaret yollarını vergilendirir ve uyuşturucu baronlarından elde ettikleri paraları; parlamentoların ve sokaktaki insanın bile farkında olmadığı operasyonların finansmanı için kullandığı tezini işler. Tabi ki; bu bir suçtur ve gizli servislerin görevi uyuşturucu baronları ile savaşmaktır.

Fakat ABD'li gazeteci Michael Ruppert da; ABD'li gizli servislerin uyuşturucu ticareti ile bağlantılı olduğunu haberleştirmişti. Bu konunun daha fazla akademik ışık altında incelenmesi lazım ama büyük ihtimalle konu elle tutulamayacak kadar sıcak. Uyuşturucunun Afganistan'dan Avrupa'ya doğru hareket ettiğini biliyoruz ve bu yolları vergilendirenler kar ediyorlar. Fakat bu vergilendirmeyi yapan sorumluları bulmak, bu karanlık işteki rollerini ortaya çıkarmak ve mahkeme önüne çıkarmak, çok zor olacaktır.
Kitabınızın belli noktalarında, NATO'nun gizli ordularına bazı uluslararası şirketlerin teknik destek sağladığını duyuruyorsunuz Bugün NATO ile derin bağları olan hangi küresel şirketleri sayabilirsiniz?
  Kitapta sözedilen firma Almanya'nın AEG Telefunken firması. NATO'nun ACC'si çok-gizli kalmak zorunda olduğu için; NATO'nun gizli ordularının ihtiyaç duyduğu gizli haberleşmeyi sağlamak için dizayn edilen edilen Harpoon sistemleri; Almanya'nın istihbarat servisi BND üzerinden satın alındı. Büyük ihtimalle; bütün Gladio orduları, 6000 kilometre menzile sahip olan ve dolayısı ile Atlantik ötesi şifreli radyo haberleşmesine imkan veren bu sistemleri kullandı. Bugün tabi ki; büyük askeri şirketler NATO ile beraber çalışıyor. Dünyanın en büyük üçü; Lockheed Martin, Boeing ve Northrop Grumman; bunların hepsi ABD şirketleri ve hemen ardından İngilizlerin BAE Systems ve ABD'nin Raytheon şirketi geliyor. Bu şirketler "barış" işinde olduklarını söylüyorlar çünkü ürettikleri askeri ekipmanlar ile güvenlik sağlıyorlar fakat bazıları bunların işinin "savaş" olduğunu ve güvensizlikten/politik şiddetten kar ettiklerini söylüyorlar. ETH'de (Swiss Federal Institute of Technology - ETH) barış ekonomileri ile savaş ekonomilerini ayrıştıran bir araştırma projemiz mevcut fakat tahmin edebileceğiniz gibi hayli karmaşık ve bir o kadar ilginç bir konu
"Savaş Ekonomileri" ve "Barış Ekonomileri"nden sözediyorsunuz fakat; bu ikisi arasında çizgi çekmenin kabusa dönüşebileceği bir teknolojik travesti çağında yaşıyoruz. Ve bir çok "barış teknolojisinin", "savaş teknolojisinden" kaynaklandığını (Internet, deterjan, v.s.) gözönüne alırsanız, güvenlik sağlayan altyapılar inşa ederek zengin olan işadamları ile ilgili sözleriniz iki ucu keskin kılıç olarak karşımızda duruyor...örnek olarak; İstanbul'da NATO fonları ile inşa edilen yeni havaalanını (Sabiha Gökçen) bir güvenlik arttırıcı mı, bir güvenlik tehdidi olarak mı görmeniz gerekiyor; özellikle gözüken ticari rolü dışında, bu üssün aynı zamanda, ABD'nin bölgedeki faaliyetleri için bir gölge üs görevi gördüğünü gözönüne alırsanız. Bir bakış açısı ile bu havaalanı güvenliği arttırıyor; diğer bakış açısı ile burası İstanbul'u birilerinin hedef tahtasına yerleştiriyor...
  "Barış ekonomisi"'nin çıkış noktasının teknoloji değil; bu farkedilmesi gereken önemli bir nokta. Örnek olarak kereste üreten ve dolayısı ile ağaç üretip, kesen bir şirket olabilirsiniz. Güney Amerika'da bazı şirketler bunu, yerel insanlarla çatışıp, bütün ağaçları kesip, arkalarında bir harabe bırakarak yapıyorlar. Bu yıkıcı bir iş tarzı ve nefret ve şiddete yol açtığı için biz buna "savaş temelli iş" diyoruz. Başka şirketler ise; bölgenin insanları ile konuşup, onlarla işbirliği içinde ağaçları keser ve sosyal sistem ve eko sistem bozulmasın diye kestiklerinin yerine yenisini ekerler ve aynı zamanda kar elde ederler. Bu barış temelli iştir.
Türkiye'de NATO için gerçekleştirdikleri altyapı çalışmaları üzerinden servet edinmiş bazı işadamlarımız mevcut. Sermaye elitleri ile askeri elitler arasındaki ilişkilere kitabınızda yeterli yer verilmemiş. Siz; askeri elitlerin endüstriyel/finansal oligarşiyi beslediğine ve bu ilişkinin, doğru bir şekilde denetlenip, dengelenmediği takdirde, bir ülkedeki demokratik ortama büyük bir tehdit oluşturabileceğine inanıyor musunuz?
  Savaş sektörü çok tehlikeli bir şeydir. Fakat dikkatli olmalıyız; her askeri altyapı inşa eden, savaş işinde anlamına gelmez. Esas soru; bu altyapının insanları korumak için mi, öldürmek için mi inşa edildiğidir? İnsan güvenliğini arttırmış mıdır? Eğer insan güvenliğini arttırıyorsa, bazılarının bu işten zengin olması ile ilgili bir problem görmüyorum. Sosyal olarak kabul edilemez olan ise, insanların başkalarını öldürme veya başkalarının öldürmesine yardımcı olmak işinden zengin olmasıdır. Genel bir seviyede konuşursak; birbirimizi öldürmeye son vermenin bir yolunu bulmalıyız; şiddet girdabından kurtulmalıyız. Bir çoğumuzun sahip olduğu korku ve nefret duygularına karşı bu çok zor fakat belki de mümkündür.
NATO'nun yeni düşman olarak; "Komunizm" yerine "İslam"'ı koymak konusunda hayli istekli olduğu görülüyor. Kamuoyu artık daha çeşitli kaynaklardan bilgilendiği ve eski korkutma taktiklerinin farkında olduğu için güvenlik elitlerinin artık çok daha zarif ve dolaylı hareket etmeleri gerektiği gerçeğini gözönüne alırsak; bir Müslüman ülke olarak, Türkiye'nin bu "yeni düşman yaratma sürecinde" rolü nedir?
  Doğru. NATO'nun yeni düşmanı militan İslam ve NATO şu anda iki İslam ülkesinde; Afganistan ve Irak, savaş veriyor. Bu sanırım Türkiye için işleri hayli zorlaştırıyor. Türkiye'deki insanların bir çoğu Müslüman ve Müslüman arkadaşlarımdan biliyorum ki; Müslümanlar birbiri ile savaşıp, birbirini öldürmek istemez. Tabi ki; kendimi tekrarlamış olacağım ama Hristiyanlar da Müslümanları veya Müslümanlar da Hristiyanları öldürmemeliyiz. Bizler korku ve nefrete batmış durumdayız ve bu bizi mutlu kılmıyor. Dolayısı ile değişmemiz gerektiğini düşünüyorum. Eğer herkese yetecek kadar petrol yoksa; güneş, rüzgar, su, jeotermal enerji ve "biomass" gibi alternatif enerji kaynaklarına yönelmeliyiz. Fakat öncelikle; bundan 50 sene sonra nerede olmak istediğimize dair karar vermek durumundayız.
Tabiki hiç kimse; Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin "birbirlerini öldürmemeye karar vermekten" ibaret; "Komşunu Sev Politikasını" uygulamasına karşı çıkamaz fakat siz gerçekten, "sevmeye" veya "nefret" etmeye kitlelerin karar verdiğini mi düşünüyorsunuz? Yoksa; kamuoyunu oluşturma gücü olanlar, kendi makro hedefleri doğrultusunda kitleleri ve tepkilerini şekillendirme gücüne sahipler mi; aynen NATO'nun, "Sol"'un ve "Sağ"'ın kulağına birbirlerine saldırmaları gerektiğini fısıldaması gibi?
  Burada hem kitleler, hem de elitlerin bir rolü sözkonusu. Doğru; elitler zamanla kitleleri manipule ederek, birbirlerinden nefret etmelerini ve birbirlerini öldürmelerini sağlarlar - klasik bölerek yönet (divide et empera) prensibi. Diğer taraftan; kitleler sadece kurnaz elitlerin kurbanı değildirler; bazen hayatlarında ve dünyada iyi gitmeyen şeyler hakkında suçlayabilecekleri ve nefret edecekleri bir düşman olsun isterler. Açık olan bir şey var ki; şiddet girdabından kurtulmak istiyorsak; bazı elitlerin maskesini düşürüp, savaşların ve terörün nasıl manipule edildiğini ortaya koyabilmeliyiz. Fakat aynı zamanda kitleler olarak kendimize odaklanmalı ve nefrete son vermeliyiz. Ayrıca manipulatif elitten nefret etmenin de doğru bir fikir olduğunu düşünmüyorum çünkü bu da yeni ayrışmalara ve daha sonra kan dökümüne neden olur. Dolayısı ile ben şu kuralı inanıyorum: Düşmanını sevmeye çalış. Ve en azından eğer sevemiyorsan; en azından bir insan olarak saygı duy ve onu öldürme.
Kitabınız; İkinci Dünya Savaşı sırasında baş düşman olan Hitler ve adamlarının (Gehler ve "Klaus Barbie" gibi), Batı'nın ve özellikle ABD'nin, yeni güvenlik yapısının oluşturulmasında oynadıkları başat role ışık tutuyor ve ne ilginçtir ki; İkinci Dünya Savaşı'nda halkın gözünde işgalcilere karşı verdikleri direniş mücadelesi ile kahramanlaşan Komünistler ise yeni sistemin yeni düşmanı haline dönüşüyorlar. Nazilerle; Komünistler arasındaki rol değişimi; "İslamcıların" Soğuk Savaş öncesi ve sonrasındaki rol değişimine çok benziyor. Bir zamanlar müttefik olan radikal "İslamcı" güçler, şimdinin düşmanları...?
  Bu doğru. Ve bunun arkasındaki stratejik düşünce çok basit : Düşmanımın düşmanı dostumdur. İkinci Dünya Savaşı sırasında, ABD'nin düşmanı Nazi'lerdi ve dolayısı ile ABD komünistlere yardım edip, direniş mücadelelerinde Nazilere karşı onları destekledi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu değişti. Yeni düşman Komünistlerdi ve dolayısı ile ABD; Komünistlerle mücadelede bazı Nazi'leri işe aldı. Ayrıca; Komünistlere karşı savaşlarında bazı Müslümanlara da yardımcı oldular. Soğuk Savaş sonrasında bu yeniden değişti. Yeni düşman Balkanlardaki Sırplardı ve ortodoks Hristiyan olan Sırplara karşı 1990'larda Müslümanlara destek verildi. 2001 yılında; büyük oranda komplike 11 Eylül saldırıları sebebiyle bu ortam yine değişti. Müslümanların hedef tahtasına oturtulmasından bu yana; Müslümanlara karşı savaşta yardımcı olabilecek herkes destekleniyor. Bu çok eski bir oyun ve bir çok acıya neden oluyor. Söylediğim gibi; bir noktada bu oyunları oynamaya son vermeliyiz. Bizi mutlu kılmadıkları gibi, çoğumuzu üzüyor.
NATO son zamanlarda Israil ile stratejik işbirliği anlaşması zeminini sağladı ve İsrail'in bölgede kendisi dışındaki nükleer silahlara yönelik tahammülsüzlüğü ve bölgedeki agresif duruşu gözönüne alındığında, bu stratejik işbirliği NATO'yu nasıl etkileyecek?
  Bu bağlamda önümüzdeki en büyük soru; 2006 yılında İran ile bir savaş yaşanıp yaşanmayacağı. NATO'nun terörizmle savaş bahanesi ile bu savaşa dahil olmak isteyebileceği olası. Ben şahsen böyle bir savaşa karşıyım. Fakat duyduklarım ve gördüklerim yüzünden; ki emin olamıyorum, dikkatli olmazsak bu savaş gerçekleşecek ve bir çok acı ve kaosa yolaçacak. Bazıları İran'la savaşın çoktan başladığını söylüyor...psikolojik seviyede...siz de biliyorsunuz ki, savaşlar uçaktan ilk düşen bomba ile değil, savaşın engellenemez ve gerekli olduğu yolunda halkı ikna etmek üzere dizayn edilmiş psikolojik harbin radyo, televizyon ve diğer medya üzerinden yayılması ile başlar. Bu psikolojik harp işe yaramaktadır. Bir çok insan; dünyayı daha güvenli kılmak ve atomik silahların sayısını azaltmak için daha fazla savaşa ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Fakat bildiğiniz gibi ben bir tarihçiyim, ve söylemek zorundayım ki, bilimsel veriler bu tezi desteklememektedir. 20. yüzyıla baktığımızda, savaşların atomik silahların azaltmadığı görülmektedir. Aksine; korku ve güvensizlik duygusu yaratarak, hükümetleri güvende olabilmek için nükleer silahlara sahip olmaları gerektiğini düşünmeye zorlamaktadır. Benim ülkem İsviçre bile; bir zamanlar ordusu için nükleer silah üretmek istedi. Bunu yapmadığımıza memnunum. Nükleer silahlar küresel güvenliği teşvik etmedi aksine işleri daha da zorlaştırdı. Bugün ya bu şiddet girdabından kurtulacağız ya da küresel nükleer savaşla karşı karşıya kalacağız.
İran hikayesinin nasıl gelişeceği konusunda küresel tahmin yarışına katılırsanız; sizin bu konu ile ilgili tahmininiz ve takviminiz ne olurdu? "İlk bomba"yı beklerken gözlerimizi hangi temel işaretlere karşı açık tutmalıyız?
  İran; bütün şüphelerin ötesinde; 2006 yılının en önemli hikayesi ve barış araştırması yapan herkesin ana odağında olmalı. İran'ın petrol satışını euro üzerinden gerçekleştirip, gerçekleştiremeyeceğine görmemiz lazım. Bu henüz gerçekleşmedi fakat İran Mart'tan itibaren petrol satışında doları bırakıp, Euro'ya geçmeyi planlıyor ve bu hem dolar, hem de ABD için büyük bir darbe olur. Belki saldırı öncesinde bir sahte terör operasyonu ile kitleler kızdırılabilir. Fakat ümit edelim olaylar böyle gelişmez ve Mart veya Nisan'dan sonra İran'la bir savaşla karşı karşıya kalmayız. Dolayısı ile gözlemlenmesi gereken iki işaretten biri petro-euro; diğeri de sahte bir terör operasyonu.
NATO gün geçtikçe daha fazla teknolojik araştırmayı finanse ediyor ve üniversiteleri ve akademisyenleri fonluyor. Yeni akımın; güvenlik anlayışları NATO perspektifi ile şekillenmiş bilimadamları ve akademisyenler ağı oluşturmak olduğu gözleniyor. Yayınladığınız veya yayınlamadığınız bir çalışmanız bu yeni akım üzerine bir ışık tutuyor mu?
  Hayır; bu konuda fazla bir bilgim yok. Tek bildiğim; bu kitabı yazmam için NATO para vermedi.
Kitabınızda; Kanada'yı "Sovyetler Birliği'ne çok uzak olduğu" gerekçesi ile inceleme dışı tutuyorsunuz. Bu gerekçenizin ayakları pek yere basmıyor çünkü ABD'de "Sovyetlere" en az Kanada'nın uzak olduğu kadar uzak. Ayrıca; Kanada'nın, özellikle depremler alanında, NATO tarafından fonlanan bazı çok kritik teknolojik çalışmaların odağında olduğunu ve ayrıca yüksek güvenlikli bazı özel üslere evsahipliği yaptığını biliyoruz. Kanada'yı bugünkü genel tabloya nasıl yerleştirirsiniz?
  Kanada'nın küre üzerindeki net etkisi konusunda emin değilim. Bir açıdan bakıldığında, Kanada, insan haklarını ve doğaya saygıyı teşvik eden bir güç. Bir çok Kanadalı tanıyorum ve bu çabaları konusunda samimiler. Sözünü ettiğiniz; Kanada'daki gizli politikalar konusunda, bunları bilmediğimi söylemek zorundayım. Fakat haklısınız; birilerinin bu konuya eğilmesi lazım. Kanada'yı da kitabıma dahil etmeliydim fakat biliyorsunuz; 10 farklı dilde 15 ülkeye ait fazlası ile veri ile boğuşmak zorundaydım.
Kitabınızda Türkiye ile ilgili bölümün; solcu bakış açısından ve Türkiye'deki güvenlik yapısına karşı önyargıları olduğunu itiraf eden bir Kürt yazarın kitabından kaynaklandığı gözleniyor. Türkiye'deki hiç kimse; "hiç bir kötülük yapılmadı" iddiasında değilse de, Türkiye'nin Kürtçü ayrılıkçı hareketle mücadelesinin, "komünizmle mücadelesine" göre farklı bir mantığı ve dinamiği mevcut. Bu farklılığı; birinin taşra kökenli, diğerinin şehirli olması gibi teknik gerekçelerle açıklayabileceğimiz gibi, bir ülkenin kendi birliği koruma refleksi gibi daha felsefi boyutlarda da açıklayabiliriz. Bu konu hakkında hangi duruşa sahip olursanız olun; soğuk savaş "anti-komunist mücadele" ile "anti-ayrılıkçı mücadelenin" dinamiklerini ayrıştırmak çok daha akademik olmaz mıydı; ne de olsa hiç bir NATO ülkesi böylesine geniş çaplı bir ayrılıkçı tehditle karşı karşıya kalmadı; bu tehdidi ister "gerçek" , ister "yapay" olarak kategorilendirin.
  Bu doğru. Kaynak olarak bu kitabı kullanmamın sebebi; Almanca'da Türkiye'deki kontr-gerilla üzerine yazılmış tek kitap oydu. Keşke; Türkiye'deki gizli ordularla ilgili İngilizce daha fazla eser olsaydı. Ve aynı zamanda; "Komunizme" karşı savaşla, ayrılıkçı bir grupa karşı savaşın aynı olmadığı da doğru. Sorun; bu iki savaş, gizli orduların askerleri tarafından bizzat birbirine karıştırıldı. Bu olmamalıydı. Ve bu durumda karşımıza şu soru çıkar: Bu diğer ülkelerde de gerçekleşti mi? Ve bu noktada, 1960'larda kolonisi olan Cezayir'i bırakmak istemeyen Fransa'da da bunun gerçekleştiğini gözönüne almalısınız. Orada da; ayrılıkçı bir harekete karşı müdadele eden gizli ordunun askerleri sözkonusu, halbuki onların bir Sovyet işgaline karşı hazırlıklı olması ve bu olaylara karışmaması gerekirdi.
Kitabınızda; NATO merkezli güçlerin nasıl sağcı gruplarla işbirliği içinde olduğundan sözediyorsunuz fakat solcu grupların nasıl manipule edildiği konusuna çok az değiniyorsunuz ki; değindiğiniz noktalardan bir tanesi; savcı Doğan Öz'ün MİT'in sol grupları nasıl manipule ettiğini ortaya koyan raporu. NATO'nun; solcu ve sağcı gruplara sızma/etkileşme oranının ve şeklinin farklı olduğunu mu düşünüyorsunuz?
  Hayır; bence aynı. Fakat kitapta bunu yapamazdı çünkü kitabı daha da uzatmam gerekirdi. 1945-1990 arasında Avrupa'daki militan sola nasıl sızıldığının ve manipule edildiğine dair bir başkasının kitap yazması lazım. Militan sağa nasıl sızıldığına yoğunlaştım çünkü en fazla veri o alanda mevcuttu. Fakat haklısınız; özellikle İtalya'da bir kaç vakada gözlemlediğim ve kitabımda değindiğim üzere, aşırı militan sola da sızılmış ve manipule edilmiş.
Türkiye'de; kamuoyu bünyesinde, 1980'ler öncesinde "Sağ-Sol" çatışması yaratmak için kullanılan taktiklere benzer taktiklerle, Türkleri ve Kürtleri birbirine düşman kılmaya yönelik yeni bir fay hattı yaratılmaya çalışılıyor. (Bu noktada yazara uzunca Şemdinli'deki olaylar anlatıldı) Şemdinli'deki olaylarla ilgili; kimin sorumlu olduğunu belirlemek için, açığa çıkarılması gereken çok nokta mevcut fakat özetlemek gerekirse; ister Türkiye'nin bir ücra kasabasındaki bombalama olsun; ya da Londra bombalamaları veya Fransa'nın şehirlerindeki ayaklanma; "Gladio"'nun geçmişteki benzer taktikleri ile yeniden işbaşı yapmış olabileceğine dair emareler mevcut. Bu konuda bir kitap yazmış deneyimli bir akademisyen olarak; "Gladio"'nun tekrar işbaşı yaptığına dair işaretler görüyor musunuz; görüyorsanız nasıl, ne zaman ve nerede?
  Bu bayağı uzun ve karmaşık bir soru. Söyleyebileceğim şu ki; Soğuk Savaş'ın gizli orduları tarafından kullanılan "gerilim stratejisi" büyük ihtimalle bugün hala kullanılıyor. Bu nasıl işliyor? Devlet mensupları - genellikle istihbarat servisleri, özel kuvvetler veya polisten - militanlarla etkileşime geçip onlara bir operasyon yaptırırlar veya bizzat kendileri böyle bir operasyon yaparlar. Bu operasyonlar genellikle başarılı olur. Çünkü çok hızlı bir şekilde nefret ve korkuya sebep olurlar. Bu hızlı bir şekilde bir ayrılık yaratır; Müslümanlarla Hristiyanlar; Türklerle Kürtler, Hutularla Tutsi'ler arasında. Aslında farketmez; bu strateji her yerde mükemmel bir şekilde işler. Buna karşı en iyi antitod; uyanık olmak, kolayca aldanmamak ve nefret, korku duygularına yenik düşmemektir çünkü bu duygular üzerinden manipule ediliriz. Hepimizin bu duygularımızı günlük olarak güvenlik kontrolünden geçirmemiz lazım yoksa daha fazla şiddete yönlendiriliriz.
NATO'nun yeni organizasyonel yapısını nasıl değerlendiriyorsunuz? özellikle terörizmle sözde savaşı doğrultusunda hızlı müdahale güçleri uygulamasını?
  NATO çok daha büyüdü; bu ortada, şu anda 26 ülkeden oluşuyor. Soğuk Savaş sırasında 16 üyesi vardı. Diğer taraftan bir çok kişi; Soğuk Savaş sonrasında artık Komunizm tehdidi ortadan kalktığına göre NATO'nun kapatılabileceğini savundu. 1990'ların başında, NATO'nun varlığını nasıl meşru kılacağına dair ciddi bir kriz yaşanıyordu. Balkan savaşları ve terörizme karşı sözde savaşı ile NATO kendine yeni bir rol buldu. Bu rolün iyi bir rol olup olmadığına veya yüzyıl sonra tarihçilerin NATO hakkında neler yazacağına emin değilim. Çünkü Soğuk Savaş döneminde NATO diğer ülkelere saldırmıyordu; duruşu agresif değildi. Fakat bu değişti ve NATO Bosna, Sırbistan, Afganistan ve Irak'ın bombalanmasında rol aldı. Afganistan ve Irak'taki savaşlar için öne sürülen gerekçe terörizmin azaltılmasıydı. Fakat biliyoruz ki; bunun tam tersi sözkonusu. Sözde "Terörizme Karşı Savaş" ya bir başarısızlık ya da bir yalan. Eğer gerçekten terörizme karşı bir savaş sözkonusu ise; bir başarısızlık ile karşı karşıyayız çünkü görüyoruz ki, Müslüman ülkelerin işgali daha fazla terör yaratıyor, daha az değil. Eğer; bu terörizmle sözde savaş, petrol üzerinde kontrolü sağlamak ile ilgili olup, terörizmi azaltmak gibi bir kaygısı yoksa, bir yalanla karşı karşıyayız.
Çalışmalarınız sırasında, diğer uluslararası organizasyonlar bünyesinde faaliyet gösteren, başka gizli güvenlik aygıtlarına rastladınız mı? Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren; "Blue Print" isimli gizli bir istihbarat örgütünden sözediliyor. Böyle bir organizasyon veya organizasyonlarla ilgili bir bilginiz mevcut mu?
  Hayır
Dünya gündemini belirleme gücüne sahip, ulusötesi gizli veya açık cemaatlerin varlığına inanıyor musunuz ve eğer inanıyorsanız, bu yapıların, NATO gibi yapılar üzerine nasıl bir etkileri mevcut ve hangi kanallar üzerinden?
  Bir çok insan bana bütün dünyayı yöneten gizli uluslararası gruplar hakkında soru yöneltiyor. Ben onlara her zaman bu konu hakkında ikna olmadığımı söylüyorum. Gizli grupların olduğu ve NATO içinde ve dışında gücün suistimalinin sözkonusu olduğu bir gerçek. Bu insana dair bir şey; gücü suistimal ederek zengin ve güçlü olmak çok kışkırtıcı. Fakat bizim ismini bile bilmediğimiz ve hakkında fazla bir şey yapamayacağımız aşırı güçlü bir karanlık güç tarafından manipule edildiğimizi söylemek çok mantıklı değil. Ben çok daha basit bir açıklama olduğunu düşünüyorum.

Bizler insanlarız ve bu yüzden her zaman seçme hakkına sahibiz. Eğer öldürmemeyi seçerseniz ve korku ve nefret tarafından hükmedilmeyi reddederseniz, hiç bir gizli grup sizi zorlayamaz. Dolayısı ile; "onlar", kimlerse, bu güce sahip değiller. Kendi yaşamlarımızı yönlendirme gücüne sahibiz. Fakat çoğu zaman bu gücü kullanmaktan korkuyoruz. Hepimizin kurban olduğu yolundaki teoriye inanmıyorum. Tam tersine; hepimizin bu sahnedeki oyuncular olduğunu ve düşüncelerimiz, duygularımız, sözcüklerimiz ve davranışlarımızla hayatımızı nasıl şekillendirdiğimizden sorumlu olduğumuzu düşünüyorum.
Son bir soru olarak; kitabınızdaki bir anektoda dönersek; Belçika ile ilgili bölümde, bir ABD özel kuvvetler ekibinin, 1984 yılında bir polis istasyonuna nasıl gizli bir baskın düzenlediğini anlatıyorsunuz. Pentagon'un Özel Kuvvetleri'nin Başkan'a dahi haber vermek zorunda olmayan bir "neo-con" ekibin kontrolünde olduğunu gözönüne alırsak, bu ekiplerin küre çapında, ne tür yasadışı, terörist faaliyetlerde bulunduğunu düşünüyorsunuz?
  Bilmiyorum. Fakat güç gerekli kontroller ve dengelemeler olmadan faaliyet gösteriyorsa, çoğu zaman gücün suistimali, manipulasyon ve kanlı olaylarla karşılaşırsınız.
  Sıkışık takviminizde, bu uzun röportajı cevapladığınız için çok teşekkür ederiz; Bay Ganser.

 
 

Şubat 2006
www.acikistihbarat.com
bilgi@acikistihbarat.com
Her türlü hakkı Açık İstihbarat'a aittir.
İzinsiz olarak kısmen veya tamamen kullanılamaz.