Kaptan, tayfalar ve gemi sahibinin durumu - Arslan Bulut
Şevket Süreyya Aydemir, “Suyu Arayan Adam” da der ki, “Otomat, ruhsuz bir yaratıktır. Belki, ihtilallerin icra organlarında onun geçici olarak bir yeri ve bir fonksiyonu olabilir... Ama, aydın bir insan, bir otomat olursa, bu onun evvela kendi kendini inkar edişidir ki, toplum yapısında onun varlığı, artık toplum için de bir kayıp demektir...” Bugünkü gelişme düzeyimiz, Türk devlet ve toplum yapısında düşünceye verilen önemin her geçen gün azalması, insanlarımızın içinde bulundukları ideolojik veya dini cemaat, cemiyet veya siyasi partinin normlarına göre davranan birer otomat haline gelmesi ile doğru orantılıdır...Türkiye’de belirli kalıpların ötesinde fikirler ileri sürmek, öngörülerde bulunmak, yasal olarak suç değildir ama, bu fikirlerin kendilerini zor durumda bırakacağını zanneden güç sahipleri tarafından fiilen cezalandırılır... Aranan insan tipi, her söylenene evet diyen otomatlardır... Çünkü onlar böylelikle makam, mevki veya ticari imkan elde ederler ve bu sayede para da kazanırlar...new prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponssymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenarenovation vejle site renovacialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer couponkamagra kamagra wikipedia kamagra geloxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin
Kısa, orta ve uzun vadeli öngörülerde bulunan insanların durumu ise bu yapı içinde gerçekten çok zordur. Söylediklerine şüphe ile bakılır. Çünkü onun sözü, yetki sahibi bir otoritenin imzası ile ortaya konulmamıştır... Hele hele ileri sürdüğü öngörüler, yetki veya güç sahiplerinin uygulamaları ile çelişiyorsa, vay haline!
***
2500 yıldır güncelliğini koruyan bir tespit var. 2500 yıl önce, Eflatun’un Devlet’inde Sokrates anlatıyor:
“Bir filoda, ya da bir gemide şöyle bir şey düşünün: Bütün gemicilerden daha güçlü bir gemi sahibi var, ama kulağı iyi işitmiyor, gözü iyi görmüyor, denizcilikten de pek o kadar anlamıyor. Gemicilere gelince, onlar da gemiyi sen daha iyi kullanırsın, ben daha iyi kullanırım diye birbirlerine girmişler, ama hiçbiri kaptanlığın ne olduğunu bilmez, bu sanatı ne zaman, kimden öğrendiğini söyleyemez. Üstelik bu sanatın öğrenilecek bir yanı olmadığını, vardır diyen olursa, ağzını burnunu dağıtacağını söyleyecek kadar ileri gider. Bu gemiciler, donatanın etrafını alırlar, yalvarıp yakarırlar, dümeni bana ver diye... Her biri bir başka ağızdan sıkıştırır onu. Donatan, geminin kumandasını kime verecek olsa, ötekiler onu öldürmeye, ya da gemiden sürmeye kalkarlar... Donatanı adam otuyla, içkiyle, daha başka şeylerle uyuşturup gemiyi ellerine geçirirler, ne var ne yok aşırırlar, bol bol yeyip kafaları çekerler, gemiyi de böylesine gemiciler nasıl yürütürse öyle yürütürler... Kimler, donatanı sıkıştırır ya da kandırır, kendilerine kumandayı verdirirse, onları övgülere boğarlar, eşsiz kaptan, usta gemici sayarlar. Kimlerin yardımı dokunmazsa, onları da bir işe yaramaz diye kötülerler. Bu arada akıllarından bile geçmez ki, gerçek kaptan, havayı, mevsimleri, göğü, yıldızları, rüzgarları, daha birçok şeyi bilen, gemiyi bunlarla yürüten adamdır. Gemicilerin, kimini razı ederek, kimini ezerek başa geçen bu adamlar, gemiyi yürütme ve baş olma sanatının, eğitimle, görgüyle edinilebileceğine bir türlü inanmazlar. Gemilerde böyle kargaşa olunca, gerçek kaptanın başına gelecek nedir? Başa geçen tayfalar, ona dalgacı, geveze, işe yaramaz, kaçık demezler mi?
-Derler
-İşte gerçek düşünürlerin devletteki durumu... Ama gerçek kaptanın tayfalara yalvarıp kumandayı istemesi nasıl beklenemezse, düşünen adamlara da, git zenginlerin kapısını çal denemez. ‘Akıllı, zenginin kapısını çalar’, diyen yalan söylemiş. Doğrusu şudur:
Zengin olsun, fakir olsun, insan hasta oldu mu hekimin kapısını çalar.
İşinin yürütülmesini isteyen herkes de yürütmesini bilene başvurur. Kumandan kalkıp, kendine gerçekten muhtaç olanlara, ‘Aman bırakın, kumanda edeyim’ diye yalvarmaz. Bugün devletlerin başında olanları, demin anlattığımız tayfalara, bu tayfaların işe yaramaz, dalgacı saydıkları insanları da gerçek kaptanlara benzetmekle aldanmazsın...”
***
Türkiye Cumhuriyeti, kurulurken aydın kadrolarının büyük bölümünü Çanakkale’de kaybetmiş olduğu için, çok zorluk çekti... Zaman içinde insanlar yetişti... Bu arada, başka ülkelerin yetişmiş insanlarından da faydalanıldı... Cumhuriyet, fikri hür, vicdanı hür nesiller istiyordu...Ancak, çoğunlukla otomat yetiştirildi. Herkes liderlerden bir yol göstericilik bekledi... Milli, dini veya siyasi kimliğinden soyunan birinin kendine has hiç bir artı değeri yoktu... Türk gençlerinin aşması gereken toplumsal yapı işte budur.