Türkiye´nin B Planı - Anıl ÇEÇEN
Türkiye, yıllardır aldatılmış bir eşin sonradan uyanması, ayılarak kendine gelmesi aşamasındadır. Yıllarca Avrupa ve Amerika tarafından ülkemize tek doğru diye dayatılan politikaların ve çözümlerin aslında tek olmadığı, onların çıkarlarına uygun olduğu ve bu nedenle de ülkemizin büyük zararlar içine sürüklendiği ortaya çıkmıştır. Nasıl aldatılan eşler tepki gösterirlerse, Türkiye de böylesine bir tepki sürecine girmiştir. Türk halkının uyanmasından rahatsız olan emperyalist merkezler, ulusal tepkiyi önlemek ve bunu başka yönlere kaydırabilmek çabası içindedirler. Özellikle son seçimlerde böylesine bir manipülasyon okyanus ötelerinden hazırlanarak uygulamaya konulmuştur. Yarım yüzyıl boyunca merkez sağ ve sol partiler liberal politikalara zorlanarak batının çıkarları doğrultusunda Türkiye'yi yönettikleri için, halk sağdaki ve soldaki partilere tepki göstermiş ve önemli sayıda seçmen sandıklara gitmeyerek batının dümen suyundaki partileri protesto etmiştir. Dış zorlamalara teslim olan partiler. meclis dışında bırakılmış ve önceki seçimde dışarıda kalan bir parti ile yeni kurulan bir başka parti meclise girmişlerdir. Bu aşamada halkta yükselen tepki oyları, büyük basın ve medya aracılığıyla kanalize edilmiştir.naproxennatrium go naproxen kruidvatsitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effectsabilify idippedut.dk abilify
Kısaca özetlediğim bu tablo, Edirne'den Hakkari'ye kadar bütün seçmenlerin gördüğü ve anladığı bir durumu yansıtmaktadır. Bu nedenle aynı oyunların yeniden oynanması mümkün değildir. Bir toplum ancak bir kez kandırılabilir. Yeniden aynı oyunlar oynanıyorsa, o toplum için geri kalmış tanımlaması yapılabilir. Ben, Türk halkının o kadar geri kalmadığı düşüncesindeyim. Çünkü 12 Eylül sonrası dönemde her seçimde başka bir parti öne çıkmıştır.
Türk seçmeni son dönemlerde hiçbir partiye birinci parti olma şansını tanımamaktadır. Her partiye umut olarak göründüğü aşamada destek verilmekte ve iktidarda denenmektedir. İktidara gelen partiler işbaşında iken, dış yönlendirmelerle halkın çıkarlarına ters hareket ettikleri görülmekte, bu yüzden de kitlelerin desteğini yitirmektedirler. Böylesine olumsuz bir aşamaya sürüklenen iktidar partileri, ertesi seçimlerde ya meclis dışında kalmaktadırlar, ya da çok az oy alarak, seçmen tarafından cezalandırılmaktadırlar. Artık bu doğrultuda Türk seçmeninin kararlı bir tutumu vardır.
Oy verdiği ve desteklediği partinin kendisini zor duruma düşüren yabancı programlara yönelmesini, seçmen affetmemekte, gelecek seçimlerde bir başkasını deneyerek, geleceğe dönük beklentileri doğrultusunda umudunu korumaktadır. Günümüzde aynı durum geçerlidir ve seçmen yeni bir iktidarın nasıl oluşabileceğinin arayışı içindedir. Böylesine bir iktidar adayı bulduğu an, eskileri silerek Türk halkının geleceğe dönük umutları doğrultusunda Türk seçmeni gene yeni bir formül deneyecektir.
Seçim yılına girilmesi ile beraber kamuoyunda bu konu öne çıkacak ve tartışılacaktır. Ortada yeni bir iktidar adayı görünmemektedir. Yapılan kamuoyu yoklamalarına bakılırsa, şimdiki iktidar partisinden daha fazla oy alacak bir siyasal parti henüz öne çıkmamıştır. Yeni seçimlerde de bugünkü iktidar partisinin en az üçte bir oranında oy kaybedeceği hatta gelişmelere göre bu miktarın yarıya yakın olabileceği tahminleri yapılmaktadır. Bu nedenle, seçim yılına girerken iktidar partisinin telaşa kapıldığı ve üç yıllık iktidarı döneminde sürekli olarak ihmal ettiği halk kitlelerini bir şeyler vermeye hazırladığı anlaşılmaktadır.
Ne var ki, IMF ve Dünya Bankası engellerini aşabilmesi çok zor görülmektedir. Dünya kapitalist sisteminin bu iki bekçisi, emperyalist kapitalist yoldan iktidarların ayrılmasını önlemek için ellerinden geleni uygulamaktadırlar. Bu nedenle de kendi halkına bir şeyler verme durumunda olan ulus devlet iktidarlarının önünü kesmektedirler. Günümüzün iktidarı böylesine bir engeli aşabilmiş değildir. Aynı durum devam ettiği sürece Türk seçmeni de bu iktidardan desteğini çekerek, yeni bir iktidarın önünü açacaktır. Son dönemlerdeki Türk seçmen tercihi, her partiye tek seçimlik şans tanıma doğrultusundadır.
Türk halkının ulusal çıkarları ile dünya kapitalist sisteminin ekonomik çıkarları karşı karşıya geldiği bu aşamada, seçmenin tercihi her zaman için Türkiye'nin çıkarlarından yana olacaktır. Kapitalist sitemin programlarına öncelik veren iktidarlar, bir daha başa gelme şansını elde edemeyeceklerdir. Son seçimler böylesine bir doğrultuyu öne çıkarmaktadır. Kesin bir alternatif olmazsa, Türk seçmeni gene seçim sandığına gitmeyerek bütün partileri cezalandırabilir. Seçmeni sandığa götürecek bir alternatifi, bu yüzden siyasal partiler acilen oluşturmak durumundadırlar. Tek bir parti bunu yapmazsa, ulusal doğrultudaki partiler bir araya gelerek, bir milli programı Türk halkına sunabilmelidirler.
Sağdan ya da soldan hazırlanacak farklı programlar, Türkiye'nin gene bir yerlere çekilmesini neden olacaktır. Bu nedenle, Türk ulusunun birlik ve beraberliğini sağlayacak milli bir program etrafında birleşilmelidir. Ancak böyle bir program ile Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılda yoluna devam edebilir. Atatürk Samsun'a çıkmadan arkadaşları ve belirli çevrelerle bir araya gelerek bir milli kurtuluş programı yapmış ve bunu güçlü bir örgütlenme ile uygulamıştır. Programın hazırlanması için bütün ulusalcı ve milliyetçi kesimlerin katılacağı geniş bir kurultay toplanmalı, birkaç günlük bir çalışma ile her kesimin isteklerini dikkate alan bir ulusal program ortaya konulmalıdır.
Yurt düzeyinde çalışmalar yapan bütün Kuvayı Milliye, Müdafa-i Hukuk, Reddi İlhak ve Ulusal Güç Birliği çalışmalarını yürüten öncü kadrolar bir araya gelmeli ve Türkiye'nin birliği doğrultusundaki bütün kesimlerin eşit olarak katılacağı bir ulusal kurultayı başkent Ankara'da düzenlemelidirler.
İstanbul, Edirne, İzmir, Trabzon, Van, Diyarbakır gibi kentleri bölge başkenti konumuna çıkarma girişimlerine karşı, bütün bölgelerden gelecek katılımcılarla, Kuvayı Milliye'nin başkenti olan Ankara'da Ulusal Kurultay toplanmalıdır. Üç yıl önce Ankara'da yapılmış Ulusal Kurultay'ın daha geniş katılımlı olarak toplanması, 2006'nın ilk üç ayı içinde gerçekleştirilmedir. Ancak bu yoldan bir ulusal program ortaya konabilir. Emperyal güçlerin ulusalcıları ve Kuvayı Milliyecileri bölmeye çalıştıkları dikkate alınarak, bu konuda çok hassas ve dikkatli davranılmalıdır. Bütün ulusalcıların tek merkeze bağlanması, emperyalistlerin en çok çekindikleri husustur.
Yaşamsal öncelik Türkiye Cumhuriyeti'nin bekâsıdır. Türkiye'nin bir devlet ve ülke olarak var olan hakkı öncelikle gündeme getirilmelidir. İsrail'in var olma hakkı olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin de var olma hakkı vardır. Bu iki hak, Kuzey Irak'ta karşı karşıya geliyorsa, bu durumun müttefiklerimizle yeniden görüşülmesi ve bir sonuca bağlanması gerekmektedir. Aynı doğrultuda, Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile çakışan ve karşı karşıya gelen ulusal çıkarlarımızın yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye dost ve müttefikleri yeni dönemde bir durum değerlendirmesi yaparak, kendisinin ayakta kalacağı bir yolu hem komşularına hem de müttefiklerine kabul ettirmek zorundadır. Türkiye'nin var olma hakkını ve bu doğrultuda ulusal çıkarlarını koruyacağını herkese kabul ettirecek bir ulusal program acilen hazırlanmalıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkemizin önüne çıkartılan ve dıştan zorlama ile dayatılan A planlarının iflas etmesi karşısında, Türkiye de kendisini korumak ve yeni koşullarda yoluna devam edebilmek için bir B planı ile ortaya çıkma hakkına sahip bulunmaktadır. Türkiye'nin B Planı, bütün devletlerin önce kendilerini korumak ve değişen koşullara ayak uydurarak ayakta kalabilmek fikri üzerine oturmalıdır. Uluslararası düzene göre, Birleşmiş Milletler'e üye olan her devlet, diğer devletlerle eşit koşullarda var olmak ve değişen koşullarda varlığını korumak hakkına sahip bulunmaktadır. Her devlet önce kendi varlığını savunur, daha sonra yeni koşullara ayak uydurarak yoluna devam etek ister. Üçüncü aşamada ise gücünü artırmak için diğer devletler ya da komşuları üzerinde baskı kurmak ister. Emperyalizm bu yüzden devletler arası çekişmeleri gündeme getirir.
Her devlet birbiri ile ilişki içinde iken , ilişki kurduğu devletler üzerinde etki ve baskı kurmak ister. Bu tür eğilimler yüzünden bütün devletler kendi çıkarları doğrultusunda ayakta kalmak ve mücadele ederek emperyal baskılara karşı koymak durumundadır. Türkiye de batılı dost ve müttefikleri tarafından sürekli olarak dış baskıya maruz bırakıldığı için, B planı bu tür dıştan yönlendirmelere son vermek amacını öncelikli olarak taşımalıdır.
Birinci A planı Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasıdır. Elli yıl Avrupa kapılarında süründükten sonra bu plan iflas etmiştir. İngiltere'nin koptuğu, Almanya ile Fransa'nın yollarının ayrıldığı bir Avrupa Birliği, gelecekte ayakta kalamaz. Bu nedenle, geleceği belirsiz bir Avrupa Türkiye için artık A planı olamaz. Ayrıca, Türkiye'nin üyeliğinin sürekli olarak ertelendiği ve gelecekte en az bir çeyrek asırlık müzakere dönemi gündeme geldiğine göre Türkiye artık zaman kaybedemez. Lütfen dostlarımız bizi üyelik vaadi ile oyalamasınlar. Dünya yeniden kurulurken, Türkiye Avrupa kapılarında eskisi gibi oyalanamaz. Aksi taktirde, yeni dünya düzeni Türkiye üzerinden devlet ve toplum yapımızı yıkarak kurulabilir ve biz buna seyirci kalabiliriz. Böylesine vahim bir ihtimali dikkate alarak, Avrupa ile ilişkilerin bir an önce yenilenmesi ve bu aldatma ve oyalama planlarına artık bir son verilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda, B Planı Avrupa Birliği'ne alternatif olacak bir bölgesel yapılanma olmalıdır.
ABD'nin küresel hegemonya planı olan Büyük Orta Doğu Projesi de Türkiye'nin B Planı olamaz. Çünkü son yıllarda ABD tarafından bir alternatif A planı olarak zorla ülkemize dayatılıyordu. ABD ile Türkiye'nin dünyanın merkezi coğrafyasında çıkarları çatıştığı için BOP hiçbir biçimde Türkiye için B planı olamaz. Olursa, ılımlı İslam iktidarları ile Türkiye'nin laik ve çağdaş cumhuriyet düzeni yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.
Türkiye ve İsrail Kuzey Irak'ta oluşturulan kukla etnik devlet konusunda karşı karşıya geldiği için, Büyük İsrail Projesi de Türkiye için B planı olamaz. Bölgenin en küçük ülkesi olan İsrail'in dünyanın merkezi alanına egemen olabilmesi için ABD ordusunun işgal planları Irak'ın parçalandığı gibi Suriye, İran, Mısır, Arabistan ve Türkiye'nin de parçalanması ve ortaya çıkacak otuz kırk civarındaki küçük devletçiklerin eyalet olarak Kudüs'e bağlanacağı bir Orta Doğu Birleşik Devletleri'nin kurulması gerekmektedir. Bu plan doğrultusunda eski Osmanlı interlandındaki bütün devletler dağıtılacağı için Türkiye de bölge ülkesi olarak dağıtılacaktır. Kuzey Irak üzerinden başlamış olan bölge ülkelerini dağıtma ve parçalama operasyonu, Türkiye'nin güneydoğu bölgesine taşınmak istenmekte ve böylece Sevr haritasının önü açılmak istenmektedir. Kudüs merkezli Büyük İsrail, bir Orta Doğu Birleşik Devletleri çözümünü bölge ülkelerine bölünme doğrultusunda dayatılıyorsa, Türkiye'nin bölge ülkeleri ile bir araya gelerek böylesine bir emperyalist dayatma senaryosuna karşı çıkması zorunludur.
Tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrası dıştan dayatılan Sevr anlaşmasına karşı çıkıldığı gibi, yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi bu nedenle yeniden gündemdedir. Bu doğrultuda İsrail ve Türkiye'nin çıkarları karşı karşıya geldiği için Büyük İsrail Projesi Türkiye açısından bir B planı olamaz.
Siyaset: Atatürk'ün kurduğu gibi, onun ilkelerine ve modeline bağlı kalarak, yirmi birinci yüzyılda yoluna devam etmesini sağlayacak bir B planı ile Türkiye bu darboğazdan kendisini kurtarabilir. İçinde bulunduğumuz bölgeye emperyal güçler dışarıdan müdahale edebilmek için Türkiye'yi komşuları ile karşı karşıya getirmekteler ve kendi çıkarları doğrultusunda ülkemizi kendisinin olmayan bir emperyal savaşa alet etmek istemektedirler. Böylesine emperyal planlara karşı Türkiye Cumhuriyeti'ni var edecek ve yoluna devam etmesini sağlayacak bir B planı düşünülmelidir. Böylesine bir B planı ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün dış politikasına dönülerek sağlanabilir. Bu da günümüz koşullarında Türkiye'nin komşuları ile yeni bir Sadabat Paktı yapmasıdır.
Dünyanın merkezinde var olan ülkelerin emperyalist dış baskılara karşı bir araya gelmesiyle oluşturulacak yeni Sadabat Paktı sayesinde bölge devletleri Merkezi Devletler Birliği adı altında bir gevşek konfederasyon oluşturabilirler ve böylece komşu devletler birbirlerine güvence sağlayarak, emperyal hesaplar uğruna kışkırtılacak savaşlarda birbirlerine karşı kullanılamayacak bir güvenlik şemsiyesi oluşturabilirler. Batılı emperyalistler merkezi alanın coğrafyasını kendi çıkarlarına göre yeniden düzenlemek istedikleri için haritanın değişmesi doğrultusunda bölge savaşlarını Irak benzeri bir süreçte tırmandırmak istemektedirler. Yeni Sadabat Paktı işte böylesine bir tehlikeli senaryoya karşı bölge ülkelerinin geleceğini Türkiye ile beraber koruyacak ve bölgedeki tüm emperyal saldırılara karşı yeni bir güvenlik kuşağı yaratarak, bölge dışı bütün emperyal güçleri merkezi alanın dışına çıkartacaktır.
Rusya'nın, Sovyetler Birliği sonrasında yaptığı gibi bir gevşek konfederasyonun Bağımsız Devletler Topluluğu benzeri biçimde bu bölgede kurulması da, dünyanın merkezi alanındaki otorite boşluğunun doldurulmasını gerçekleştirecek ve bölge dışı emperyal güçlerin saldırılarına karşı Merkezi Devletler Topluluğu adı ile bir bölgesel birlik gündeme getirilecektir. Yeni bir kutup merkezi bu bölgede böylesine bir birliktelik ile gerçekleştirilirse o zaman emperyal güçlerin Orta Doğu'da hegemonya mücadelesine girmelerine izin verilmeyecektir.
Türkiye'nin gelecekteki Milli Programı böylesine bir B planına yönlendirilebilir. Bu doğrultuda ülkede tüm ulusalcı ve millici güçlerin bir araya gelmeleri sağlanabilir. Onların geniş katılımı ile sağlanacak bir milli hükümet; İran, Suriye, Azerbaycan, Irak ve Gürcistan ile bir araya gelerek bir bölgesel devletler birliği oluşturulabilir. Böyle birliğin içine Bulgaristan gibi eski Osmanlı eyaleti bir devlet de alınabilir. Türkiye ve İran öncülüğünde oluşturulacak bölgesel birlik içinde, mevcut devletler var oldukları biçimde yer alacaklardır. Emperyal projeler bölge devletlerini parçalayarak, bir bölgeselleşme istemektedirler. Bölge devletleri de bu parçalanmaya karşı var oldukları biçim ve siyasal yapıyı koruyarak, birleşerek bir bölgeselleşme modeli ortaya koymak zorundadırlar. Atatürk'ün Sadabat Paktı ve Balkan Paktı modeli, bu açıdan bölge ülkelerine yön göstermektedir.
Eski Osmanlı ülkeleri İran'ı da yanlarına alarak, bir bölgesel gevşek konfederasyonu bölünmeden ve parçalamadan gündeme getirmeli, güçlerini birleştirerek, Batılı emperyalistlerin bölgeyi dağıtarak ele geçirme senaryolarına artık bir son vermelidirler. Güçlerini birleştirerek, batılı emperyalistlerin bölgeyi dağıtarak ele geçirme senaryolarına artık bir son vermelidirler. İşte Türkiye'nin B planı böylesine bir çözümü gündeme getirmeli, bölge ülkelerine kabul ettirmeli ve bölgeye saldıran emperyalistlere karşı da devreye sokulmalıdır. B planı hem Türkiye Cumhuriyeti'nin, hem de komşuları olan bölge devletlerinin gelecekleri açısından bir güvence getirmeli, bölgede güvenliği sağlayarak, üçüncü dünya savaşına giden sürece bir son vermelidir. Bundan sonra, bölgede Avrupa gibi bir ortak Pazar gündeme getirilebilir, eski cento gibi bir bölgesel savunma teşkilatı kurulabilir, RCD gibi kalkınma örgütü yeniden oluşturulabilir.
B planı, emperyalistlerin Türkiye ve komşularına dayattığı savaş ve dağılma içeren tüm girişimlere karşı barış ve birlik içinde bütünleşmeyi siyasal bir alternatif olarak dünyanın merkezi bölgesinin geleceği için uygulama alanına bir an önce aktarabilmelidir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler örgütünden yardım talep edilebilir ve dünyanın diğer ülkeleri ile işbirliği sağlanabilir. B planı gerçekleşirse Türkiye yoluna devam edebilir.