İran: Büyük Tehdit! Ama Kime? (II) - Ergin Yıldızoğlu
ABD/İngiltere medyasına bakınca ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Bir taraftan askeri müdahale olasılığından söz ediliyor, diğer taraftan gerçekleştirilmesinin önündeki engeller ballandıra ballandıra anlatılıyor (örneğin, Simon Jenkins, Guardian, 20/01, Fareed Zakaria, Newsweek, 30 Ocak sayısı). İran'a yönelik askeri bir saldırının en ısrarlı savunucularından Michael Ledeen bile National Review'daki yazısında askeri müdahale olasılığına hiç değinmiyor. BM Güvenlik Konseyi'nden yaptırımlar ve ambargo kararı çıkma olasılığı da yine aynı medya tarafından ''çok zor'' biçiminde yorumlanıyor, ''Batı'' içindeki çelişkiler, Rusya ve Çin'in isteksizliği vb... vurgulanıyor (örneğin, C.A. Robbins, Wall Street Journal, 23/01).
Pazartesi günü yazımda, ABD'nin küresel imparatorluk projesiyle, İran'ın bölgesel hegemonya projesinin çatıştığına dikkat çekmiştim. ABD'nin bu çelişkiyi, çözmektense belli bir yönde yöneterek imparatorluk projesi kapsamında kullanmayı planladığını düşündüren belirtiler de var.
Sorun küreselleştiriliyor mu?
Bir küresel hegemonyacıyla, bölgesel hegemonya adayı arasındaki çelişki, çözülebilir bir çelişkidir. Örneğin, İran'a yönelik askeri, ekonomik tehditlerin dozu arttırılır, ekonomik-siyasi işbirliğinin olası kazançları gösterilir, böylece İran yönetici sınıfı ve seçkinleri içindeki bazı kesimlerin iştahı kabartılır. İran'da son genel seçimlerde, ekonomik anlamda liberal eğilimi oldukları söylenebilecek, iyi eğitimli genç bir kuşağın meclise girdiği (MERIP, Kış 2004) reform yanlısı bir kesimin varlığı düşünülürse, bu yaklaşım daha da kolay sonuç alabilir. Üçüncüsü, İran'ın ekonomik ve siyasi enerjisini bölgesel hegemonya sorunları içinde tüketmesine yardımcı olacak biçimde, bölge ülkelerinin İran'a direncini güçlendirecek politikalar izlenir. Rejimin hegemonya stratejisi tıkandıkça, işbirliğinin çekiciliği artar, bir rejim değişikliği olasılığı gündeme gelmeye başlar. Ancak, böyle olmuyor, adeta İran, bölgesel bir sorun olmaktan küresel bir tehdit kategorisine yükseltilmeye çalışılıyor. Bunun arkasında da sanırım, ''imparatorluk'' projesi var.
ABD/İngiltere medyasına bakınca ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Bir taraftan askeri müdahale olasılığından söz ediliyor, diğer taraftan gerçekleştirilmesinin önündeki engeller ballandıra ballandıra anlatılıyor (örneğin, Simon Jenkins, Guardian, 20/01, Fareed Zakaria, Newsweek, 30 Ocak sayısı). İran'a yönelik askeri bir saldırının en ısrarlı savunucularından Michael Ledeen bile National Review'daki yazısında askeri müdahale olasılığına hiç değinmiyor. BM Güvenlik Konseyi'nden yaptırımlar ve ambargo kararı çıkma olasılığı da yine aynı medya tarafından ''çok zor'' biçiminde yorumlanıyor, ''Batı'' içindeki çelişkiler, Rusya ve Çin'in isteksizliği vb... vurgulanıyor (örneğin, C.A. Robbins, Wall Street Journal, 23/01).
Özetle Batı medyasında İran'a yönelik sinyallerde bir bulanıklık söz konusu. Siz, İranlı yönetici olsanız, bu görüntü karşısında, pazarlık gücünüzün yükselmekte olduğunu düşünerek tutumunuzu katılaştırmaz mısınız? Böylece de ''kendinizi olduğunuzdan daha güçlü görmeye'' ( Sun Tzu, Strateji Sanatı ), inisiyatifin size geçtiğini sanmaya başlarken aslında bir başka stratejiye alet olmaya hazır hale gelmez misiniz?
Uygarlıklar çatışması
Bu başka strateji, ABD'nin, Avrupa ile ittifakını güçlendirecek bir dış politika doktrini oluşturmak amacıyla, salt ekonomik-siyasi değil, soğuk savaş dönemindeki gibi ''uygarlık'' ( ''yaşam dünyası'' - life world) düzeyinde bir ''genel tehdit'' saptama/yaratma çabasıyla yakından ilgili olabilir. Belki de bu yüzden İran sürekli ''Batı'ya'' , ''uluslararası topluluğa'' yönelik bir tehdit olarak sunuluyor. Zakaria'nın işaret ettiği gibi bu taktik işe de yarıyor: ''Batı ittifakı daha şimdiden güçlenmiş görünüyor... Hindistan, Rusya ve Çin'in işbirliğine yatma olasılığı her zamankinden daha güçlü...'' (abç)
Eğer İran, ''uygarlıklar çatışması'' paradigması içine oturtulabilir, yerel hegemonya girişimleri, ''uygarlık çapında'' , ( ''İslam dünyası'' üzerinde) bir hegemonya girişimi olarak sunulabilirse, İran'ın duruşu Batı'ya ''uygarlık'' ( ''yaşam dünyası'' ) düzeyinde bir tehdit olarak kurgulanabilir.
Bu bakış açısının gelişmeye başladığına, Bush yönetiminin sürece bu açıdan yaklaştığına ilişkin kimi gözlemler yapmak olanaklı. Örneğin, CIA ile yakınlığıyla bilinen stratejik analiz şirketi Stratfor'un editörü George Friedman geçen haftaki yorumunda, ''uygarlıklar çatışması'' paradigmasına doğrudan gönderme yapmamakla birlikte İran'ın tutumunu, Ahmedinecad 'ın ilk anda mantıksız gibi gelen sert çıkışlarını, İran'ın, ''İslam dünyası'' üzerindeki giderek zayıflayan, hatta El Kaide'ye kaptırılan liderlik iddiasının geri kazanılmasına yönelik refleksler olarak görüyor, bu bağlamda İran'ın İsrail ve/veya ABD'den gelecek bir saldırıyı memnunlukla karşılayabileceğini vurguluyordu.
Eğer İran böyle bir role inandırıcı bir biçimde oturtulabilirse, salt ''Batı'' bloku için yeni bir ittifak zemini bulmak olanaklı olmakla kalmayacak, Sünni devletlerin liderleri, İran'ın yeni rolünden giderek daha fazla rahatsız olacakları için, ''İslam dünyası'' içindeki Şii/Sünni fay hattının, bölge çapında bir çatışmaya yol açacak biçimde kırılma olasılığı artacak. Böylece İran'ın hem bölgede hem de Irak'taki etkisine karşı önlem alınmış olurken İsrail'in karşısındaki güçler de parçalanmış olacak...
Bu taktik başarılı olabilirse, işte o zaman İran'a karşı bir ABD-Avrupa ortak saldırısı bekleyebiliriz. Ne de olsa İran, pazartesi günü değindiğim gibi, öncelikle ABD'nin imparatorluk projesine yönelik, giderilmesi gereken bir tehdit.