Demirel-Babacan İttifakı ve Gerçekler - Selim Somçağ
Türk ekonomisi aşırı değerli döviz kurunun kıskacında içinden çürüyen bir ağaç gibi yavaş yavaş eriyip yok olmaktadır. Kendi üretim kapasitenizi, işgücünüzü yok edip borç parayla ithal mal tüketerek günü geçirmek Türkiye gibi bir ülke için emin bir intihar yoludur. Tabiî bu sıcak para ve IMF bağımlılığının çoktan bir millî güvenlik sorununa da dönüştüğünü söylemeye gerek yok. 2003 yılında, Türkiye’yi Amerikan askerinin işgal etmesine yol verecek 1 Mart tezkeresi öncesinde Başbakan Erdoğan’ın AKP meclis grubuna “Türkiye’nin çok borcu var. Bu tezkere geçmez, Amerika’nın vaat ettiği para gelmezse sizin maaşlarınız bile ödenemez” diye şantaj yaptığını unuttuk mu yoksa? IMF programıyla Türkiye millî güvenliğinin borç para karşılığı pazarlanmasını tartışabilen bir ülkeye dönüşmüştür. Osmanlı da 1881’de Duyûn-u Umumiye’nin kurulmasıyla bu yola girmişti, sonunun gelmesi çok gecikmedi.fusidinezuur voetschimmel fusidinezuur creme fusidinezuur acnebuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus
Devlet Bakanı Ali Babacan geçen hafta bir basın toplantısı düzenleyerek 2005 yılının ekonomik gelişmelerini “değerlendirdi”, yani hükümetin, daha doğrusu IMF’nin ekonomik icraatını övdü. Babacan’a göre ekonomide her şey toz pembe, tek sorun cari açık, o da abartıldığı kadar önemli değil, çünkü cari açık üç yıldır konuşulmasına rağmen Türkiye’ye sermaye gelmeye devam etmiş. Tabiî enflasyonun % 8’e düşmüş olması da başlıbaşına büyük bir başarı, âdeta bir ekonomi mucizesi! Babacan’ın bu gerçek ekonomik tabloyla ilgisi olmayan övünmelerine Süleyman Demirel’den destek geldi. Demirel’e göre de enflasyonun düşmesi büyük başarı; yani Baba’nın Babacan’ın söylediklerinin özüne itirazı yok. Yalnızca küçük bir ekleme yapıyor: “Mesele sadece bunların marifeti deği. Arkalarında IMF var, zaten uygulanan bir program var.“ Yani Demirel’e göre de ortada başarılı bir tablo var ama başarı yalnızca AKP hükümetinin değil, AKP’nin ve IMF’nin.
Şimdi bu masal âleminden gerçeklerin dünyasına dönelim. 80 küsur yıllık ömrünün çoğunu siyasetin ve devletin tepelerinde geçirmiş Demirel bile Türk ekoomisindeki mevcut tabloda başarı görüyor ve bu başarılı sonuçtan dolayı IMF’ye şükranlarını arz ediyorsa demek ki Türkiye’nin ekonomik düşünceyi kavrama konusunda daha çok mesafe alması lâzım. Bu uzun yolculuğa birkaç küçük ama sağlam adımla başlayabiliriz:
1. Ekonomide daima bileşik kaplar kanunu geçerlidir. Yani her şey birbirine bağlıdır. Ekonominin bir cephesindeki gelişmeler başka cepheleri de muhakkak etkiler. Çoğu zaman da bir cepheyi düzeltmek için alınan tedbirlerin başka cephelerde olumsuz etkileri olur. Yani bir şeyleri onarırken başka şeyleri bozmanız eşyanın tabiatındandır. Bu yüzden makroekonomi bir “trade-off”lar manzumesidir ve makroekonomik yönetim bir dengeleri ayarlama sanatıdır. Bu temel gerçeğin başka bir sonucu da makroekonomik durumun ancak bir bütün olarak değerlendirilebileceği ilkesidir. Kısmî değerlendirmeler hiç bir anlam ifade etmez. Mesela bugünkü tablo için “İşsizlik patladı, tekstil battı ama, enflasyonun düşmesi iyi oldu” demek saçmadır, çünkü her üç olgu da aynı tablonun parçası ve aynı dinamiklerin ürünüdür.
2. Türkiye’de enflasyon esas olarak döviz kurlarının gerilemesi sonucunda düşmüştür. Yetkililer de bu açık gerçeği “istikrar, merkez bankası bağımsızlığı” gibi ezoterik kavramlarla bulandırmaya çalışsalar da inkâr edememektedirler, çünkü bu konudaki veriler tartışmaya yer bırakmayacak kadar nettir.
3. Kurların gerilemesi bir yandan enflasyonu düşürürken, öbür yandan da dış ticaret açığını büyütmüş, büyüyen dış ticaret açığı da cari açığı patlatmıştır. Bu da tartışma götürmez bir gerçektir. Nitekim IMFci cephe bu gerçeğe de itiraz edememektedir. Bu konuda uyguladıkları taktik susarak gerçeği kamuoyundan gizlemeye çalışmaktır. IMFci cephenin cari açıktan söz ettiğini duyabilirsiniz, fakat bunların ağzından “Cari açık düşük döviz kurundan kaynaklandı” sözünü duyamazsınız. Ama medya mensupları bunlara “Cari açığın sonu ne olacak?” gibi anlamsız sorular yerine “Cari açık neden patladı?” diye soracak olsalar verecek cevap bulamazlar. Demek ki enflasyonun gerilemesiyle cari açığın patlaması aynı madalyonun iki yüzüdür. Dolayısıyla mevcut tabloda enflasyonun düşmesine sevinenler aynı zamanda cari açığın patlamasına da sevinmektedirler. IMF’yi enflasyonu düşürdü diye kutlayanlar, aynı zamanda IMF’yi cari açığı patlattığı için de kutlamaktadırlar.
4. Peki cari açığın patlaması ne anlama gelmektedir? Cari açık sorunu IMF cephesinin göstermeye çalıştığı gibi bir kırılganlık riskinden mi ibarettir? Yani bütün mesele günün birinde cari açığı finanse eden yabancı sermaye akışı kesilir de, döviz krizi olur meselesinden mi ibarettir? Tabiî ki hayır. Cari açığın asıl zararı ekonomik durgunluk, işsizlik ve yoksullaşma yaratmasıdır. Cari açığın altında yatan olgu ithalatın patlamasıyla dış ticaret açığının büyümesidir. İthalatın patlaması ise daha önce yurt içinden karşılanan iç talebin yurt dışından karşılanması, bu da yurt içindeki üretken faaliyetin, katma değer oluşumunun bir bölümünün tasfiye edilmesi demektir. Düşük döviz kurunun diğer zararı da Türk ihracatçısının giderek azalan kâr marjlarına mahkûm olması, ürettip sattıkça zenginleşeceğine fakirleşmesidir (Bunun en canlı örneğini tekstil ve konfeksiyonda görüyoruz). Nitekim son dönemde birçok Türk sanayi şirketi üretimini tasfiye ederken, geri kalanlar da daha düşük katma değer oranıyla, yani daha düşük kâr ve ücret seviyeleriyle çalışmaktadır. Bu da sermayedarı ve işçisiyle Türk insanının, Türkiye’nin yoksullaşması demektir. DİE’nin ürettiği hayalî büyüme rakamları ve makyajlı işsizlik anketleri ne derse desin, Türk insanının son beş yıldır gittikçe yoksullaştığını, Türk sanayiindeki sermaye birikimi sürecinin kesintiye uğradığını, birçok sanayicinin şirketini cebinden para koyarak ayakta tuttuğunu işin içindeki herkes bilmektedir. Buna karşılık döviz sıkıntısı yoktur, çünkü Türkiye dış ticarette net olarak para kazanamasa da ülkeye sıcak para akmaktadır. Böylece döviz bolluğu ve düşük enflasyon ortamında Türkiye bir yandan kendi sanayiini yavaş yavaş tasfiye eder, insanlarını yoksul ve işsiz bırakırken bir yandan da borç parayla giderek artan boyutta ithal mal tüketerek başka ülkelerin sanayilerinin değirmenine su taşımakta ve dış borcunu her geçen gün katlamaktadır. İşte bazılarının başarılı bulduğu, alkışladığı tablo budur.
Gerçi ortada DİE'nin ürettiği yüksek oranlı büyüme rakamları mevcut. Mevcut da, bunların bir istatistik aldatmacası olduğunu 2003'ten beri dellilleriyle ortaya koyuyorum, DİE'den de çıt çıkmıyor, çünkü verecek cevabı yok (Büyüme rakamlarındaki çarpıtmayla ilgili son yazıma bkz.: "Büyüme Yalanında Son Durum". ) Aslında bu rakamlardaki şişirmeyi görmek için iktisatçı olmaya da gerek yok. DİE’nin yalancı büyüme rakamları gerçeği yansıtıyorsa beş yıldır iflâslar, boşanmalar, başta kapkaç olmak üzere her türlü adî suç neden devamlı artmaktadır? Gebe kadına gasp amacıyla gündüz gözüyle yol ortasında saldırmak gibi Türkiye tarihinde eşi görülmemiş olaylar neden bugünlerde ortaya çıkmaktadır? Ekonomi yılda % 9’larla büyüyorsa ülkedeki işsiz sayısı neden her geçen gün çığ gibi artmaktadır? Ortadirek vatandaşın kredi kartı borçları neden bir toplumsal sorun boyutuna ulaşmıştır? TSK Güneydoğu’da terörün engellenmesi için neden hükümete Et Balık Kurumunun yeniden devletleştirilerek doğuda faaliyete geçmesini önermiştir? Bu tablolar büyüyen ve gelişen bir ekonominin manzarasına mı, yoksa çöken, günden güne yok olan bir ekonominin manzarasına mı benzemektedir? IMF cephesi bütün bunları ekonomide her şeyin toz pembe olduğu iddiasıyla nasıl bağdaştırmaktadır?
Bu tablo bir çılgınlık ve intihar tablosudur. Bunun içinde sevinilecek, övünülecek bir şey bulmak için ekonomi cahili veya fena halde kötü niyetli olmak gerekir. Türk ekonomisi aşırı değerli döviz kurunun kıskacında içinden çürüyen bir ağaç gibi yavaş yavaş eriyip yok olmaktadır. Kendi üretim kapasitenizi, işgücünüzü yok edip borç parayla ithal mal tüketerek günü geçirmek Türkiye gibi bir ülke için emin bir intihar yoludur. Tabiî bu sıcak para ve IMF bağımlılığının çoktan bir millî güvenlik sorununa da dönüştüğünü söylemeye gerek yok. 2003 yılında, Türkiye’yi Amerikan askerinin işgal etmesine yol verecek 1 Mart tezkeresi öncesinde Başbakan Erdoğan’ın AKP meclis grubuna “Türkiye’nin çok borcu var. Bu tezkere geçmez, Amerika’nın vaat ettiği para gelmezse sizin maaşlarınız bile ödenemez” diye şantaj yaptığını unuttuk mu yoksa? IMF programıyla Türkiye millî güvenliğinin borç para karşılığı pazarlanmasını tartışabilen bir ülkeye dönüşmüştür. Osmanlı da 1881’de Duyûn-u Umumiye’nin kurulmasıyla bu yola girmişti, sonunun gelmesi çok gecikmedi.
Görüldüğü üzere Türk ekonomisinde üretken fiziksel sermaye ve işgücünün giderek eriyip çürümesinden ve ancak IMF’ye, yani başta ABD olmak üzere Batı ülkelerine itaat ve bağımlılık sayesinde sürdürülebilen zehirli bir parasal istikrardan başka hiç bir şey yoktur. 2000 yılından beri Batı’nın Türkiye’yi önce ekonomik olarak zaafiyete uğratıp ele geçirme, sonra da siyaseten tasfiye etme planı adım adım yürümektedir. Hal böyleyken ekonomik, sosyal, siyasî ve askerî olarak ateş çemberinin içine itilmiş bir Türkiye’nin bütün sorunlarını AKP iktidarına endekslemek, Demirel gibi bütün siyasî ömrü Amerikancılıkla ve idare-i maslahatçılıkla geçmiş, hâlâ IMFcilikte AKP’yi de sollayan bir kişiden veya benzerlerinden medet ummak büyük gaflettir. Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak varlığını sürdürebilmesinin ilk şartı emperyalist güçlerin elinden ekonomik şantaj kartını almak ve IMF programının ekonomide ve sosyal dokumuzda yarattığı zaafiyeti ve tahribatı onarmaktır. Bu yapılmadan ne Kıbrıs’ı, ne Ege’yi, ne İstanbul’u, ne de Güneydoğu’yu savunabilirsiniz. Bunun ilk şartı da ekonomiyi IMF ve sıcak para bağımlılığından kurtaracak olağanüstü tedbirleri alarak IMF’yi evine göndermektir. İmkânları Türkiye’nin çok altında olan bir Arjantin bile IMFsiz geçirdiği üç yıl sonunda IMF’ye olan borçlarının tamamını ödeyip bu kurumu kapı dışarı ettikten sonra, bunu Türkiye’nin yapamayacağını ileri sürmek için ya dünyadan habersiz, ya da birilerinin kurtarıcı olarak pompalamaya çalıştığı muhterem zevat gibi göbeğinden emperyalist odaklara bağlı olmak gerekir. Gün idare-i maslahat günü, ehven-i şercilik günü değildir. Atatürk’ün dediği gibi, ehven-i şer şerlerin en kötüsüdür. Türkiye kısa zamanda ekonomiden başlamak üzere her sahada millî ve bağımsızlıkçı bir yönelime girmezse karanlık bir tünelin içinde kaybolacak, varlığını sürdürebilmek için çok ağır bedeller ödeyecek ve belki de buna rağmen parçalanacaktır. Hâlâ idare-i maslahatçılık ve ne şiş yansın ne kebapçılıkla bu ülkenin çıkarlarını koruyabileceğini zanneden, türbe ziyaret eder gibi siyasî mevta kapısı aşındıran anlı şanlı zevata duyurulur