KIRMIZI ÇİZGİLERİMİZ VAR MIYDI ,YOK MUYDU??
Hatırlar mısınız, bir zamanlar Türkiye’nin “kırmızı çizgileri” vardı. TSK’nın üst kademesi, ABD’nin Irak’a yönelik (son) operasyonundan önce, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti oluşumuna kapı açacak gelişmeleri “Türkiye’nin kırmızı çizgisi” olarak ilan etmiş ve bunu “savaş sebebi” sayacağımızı bildirmişti. “Kırmızı çizgi” lafının edilmesinin ardından çok da uzun olmayan bir süre geçti. MİT Müsteşarı’nın “Federal Kürt Bölgesi Başkanı” Barzani'yle görüştüğü duyuldu. Ondan önce de zaten askeriyenin komuta kademesinden, “realite” kelimesine vurgu yapılan bir açıklama gelmişti bu konuyla ilgili. “Kırmızı çizgi”den neredeyse artık hiç söz eden olmayacaktı. Neyse ki şu “içki içilen yerlerin mahalli idareler tarafından belirlenmesi” meselesi çıktı da kavramın tamamen ortadan kalkması önlendi. Artık kırmızı çizgi, içki içilen yerlerle ilgili bir kavram. Olsun!coupons for cialis 2016 prescription savings cards prescription drug cardsclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilo
Hatırlar mısınız, bir zamanlar Türkiye’nin “kırmızı çizgileri” vardı. TSK’nın üst kademesi, ABD’nin Irak’a yönelik (son) operasyonundan önce, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti oluşumuna kapı açacak gelişmeleri “Türkiye’nin kırmızı çizgisi” olarak ilan etmiş ve bunu “savaş sebebi” sayacağımızı bildirmişti.
Bu bizim geleneksel Irak –ve Kürt- politikamızın gereğiydi.
Türkiye’nin, hemen yanı başında bir Kürt devleti oluşturulmasına karşı çıkışının gerekçesi, kendi Kürtlerinin de bu gelişmeden etkilenerek bölücü fikirlere eğilim duymaları ihtimaliydi. Açıkçası, Irak’ın kuzeyinde oluşacak bir Kürt devletinin Türkiye Kürtleri için de cazibe oluşturması ve giderek bu unsurların Türkiye’den kopmaya yönelmeleri tehlikesi söz konusuydu. Oluşturulmak istenen devletin, batılı emperyalist güçlerin elinde oyuncak –ve bölge ülkelerine karşı kullanılacak bir silah- olacağı da muhakkaktı.
Bunun için, o zamanlar “Irak’ın toprak bütünlüğü” temel siyasetimizdi. Ama (birinci) Körfez harekatı’nın komşu ülkeyi fiilen üç parçaya bölmüş olduğunun –ve Kürdistan’ın fiilen kurulmakta olduğunun- farkında değilmiş gibi davranmak başını kuma gömen deve kuşunun davranışını andırmıyor da değildi. (Kürdistan’ın adım adım inşa edildiği o süreç boyunca Türkiye’yi yönetenlerin kılı bile kıpırdamadı.)
“Kırmızı çizgi” lafının edilmesinin ardından çok da uzun olmayan bir süre geçti. MİT Müsteşarı’nın “Federal Kürt Bölgesi Başkanı” Barzani'yle görüştüğü duyuldu.
Ondan önce de zaten askeriyenin komuta kademesinden, “realite” kelimesine vurgu yapılan bir açıklama gelmişti bu konuyla ilgili.
Ondan önce de “Kürdistan ordusunu Türkiye eğitecek” diye haberler çıkmıştı, inanmamıştık. Sonradan bu da –bir anlamda- doğrulandı. Bir zamanlar kurulmasını savaş sebebi (kime karşı?) sayacağımızı açıkladığımız Kürdistan’ın ordusunu eğitmenin dışında, imarı için de katkıda bulunacaktık üstelik.
“Kırmızı çizgi”den neredeyse artık hiç söz eden olmayacaktı. Neyse ki şu “içki içilen yerlerin mahalli idareler tarafından belirlenmesi” meselesi çıktı da kavramın tamamen ortadan kalkması önlendi. Artık kırmızı çizgi, içki içilen yerlerle ilgili bir kavram. Olsun!
KIRMIZI ÇİZGİ VAR MIYDI, YOK MUYDU?
Bizim MİT Müsteşarının Kürdistan ziyaretinin arkasından, CIA başkanı da –tarihinde ilk olmak üzere- Ankara’ya geldi. Bazı meslektaşlarımız her iki ziyaretin de Türkiye’nin kuzey Irak’taki PKK kamplarından rahatsızlığını ve şikayetlerini ilgililere anlatması için zemin teşkil ettiğini söylüyorlar.
Biz zaten Amerikalılarla Irak’ı konuşurken konuyu hep PKK meselesine getiriyoruz; boyuna Kandil Dağındaki teröristlerin imhasını, sınırımızdan sızmaların önlenmesini, şunu, bunu talep ediyoruz; daha doğrusu özetle PKK’nın etkisinin azaltılmasını istiyoruz. (“Kürdistan” adı altında “uydu” bir devlet oluşturulmasına karşı çıkmıyoruz artık.) Karşı taraf da habire nazlanıyor…
Peki, ABD ne diye bizim bu alandaki isteklerimize cevap vermiyor. (Yoksa, bazı aklı evvellerin iddia ettiği gibi, “tezkere”yi geçirmedik diye bize ceza mı veriyor?)
PKK’nın etkisinin azaltılması ABD’nin işine gelmiyor mu?
Bu soruya cevaben bir başka soru gündeme geliyor:
Öyle olsaydı PKK’nın başını yakalayıp bize teslim eder miydi?
Dikkat ederseniz, burada bir “teslim eden” var, bir de “teslim alan”. Teslim alan tarafın bu alış verişten ne kazandığını, ne kaybettiğini veya karşılık olarak hangi bedeli ödemiş olduğunu ayrıca sorgulamak lazım.
Sahi biz Apo’yu niye teslim almıştık?
Bu sorunun cevabı da şu sorunun cevabına bağlı:
Apo kimler için tehdit oluşturuyordu?
PKK terörü can ve mal güvenliğimiz açısından bir tehlike oluşturuyordu. Binlerce vatandaşımızı kaybettik. Milyarlarca dolara mal oldu PKK terörü. Bu doğru. Ama ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü için bir tehdit oluşturduğu iddiası sağlam bir temele oturmuyordu galiba. Bilakis Apo yakalandıktan sonra “bölücü” anlayış güç kazandı. Bölücü Kürtçülüğün siyasallaşmasının, terörden daha yıkıcı, daha zararlı olduğu ortaya çıktı.
Şimdilerde ortaya çıkan bir gerçek daha var: Apo ve örgütü Türkiye’den ziyade Barzani ve Talabani önderliğindeki Irak Kürdistanı için tehdit oluşturmaktaydı. Apo’nun tam da Irak savaşı öncesinde yakalanıp bize teslim edilmiş olmasını bu bakımdan da değerlendirmek lazım.
Buradan bakıldığı zaman, yukarıda sormuş olduğumuz soruların büyükçe bir kısmı cevaba kavuşabiliyor. Yani, “ABD neden PKK’nın başını yakalayıp bize teslim etti?” sorusuyla başlayan sorular silsilesine cevap buluyoruz.
Ama hala cevapsız olan bazı sorularımız var.
Onlardan biri de şu:
Kırmızı çizgi var mıydı, yok muydu?
KENDİ TALEPLERİNİ BİZE SATIYORLAR
Bu noktada bir başka sorunun da cevaplanması gerekiyor. Kandil Dağındaki teröristleri neden teslim etmiyor ABD’li dostlarımız? Niye nazlanıp duruyorlar? Tezkere kararından dolayı kendilerinden özür dilemediğimiz için mi?
Hiç alakası yok. Sorunun doğru cevabını bulmak için biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor:
Türkiye’nin derin devleti tarafından uluslar arası Kürt hareketi içinde bir denge oluşturması amacıyla kurdurulduğu söylenen PKK, son dönemde kısmen ABD’nin kontrolünde olan, ama ABD dışındaki bazı güçlerin de kısmen nüfuz edebildiği bir yapı arz ediyordu. Başlangıçta Türkiye’yi hedef alan ve memleketimizi kana bulayan örgüt, giderek uluslar arası -hatta küresel- siyasetin de piyonu olarak kullanılmaya başlanmıştı. Bu cümleden olmak üzere, mesela, Bakü-Ceyhan petrol hattının güzergahının güvensiz olduğunu göstermek gibi bir vazife de üstlenmişti.
PKK’nın mevcudiyetinden ve feodaliteyi çözmeye yönelik politikasından rahatsızlık duyanların başında ise Barzani ve Talabani aileleri geliyordu. Ama zaman zaman çatıştıkları bu gücü batılı patronlarının istekleri doğrultusunda zaman zaman da kolladılar, himaye ettiler. Ancak Irak’a yönelik –ikinci- harekatın gerçekleşeceği ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürdistan kurulması projesinin hayat bulacağı belli olunca tamamen cephe aldılar PKK’ya.
İşte böyle bir ortamda Öcalan yakalandı ve bize teslim edildi.
Aslında, PKK ile mücadelede belirli bir başarıya ulaştığımız ve bu yüzden örgütün -ve destekçilerinin- çıkış yolu aradığı, bunun için taktik ve strateji değişikliğine gittiği bir sırada, Suriye'den kovulan Apo'yu teslim almak belki de Türkiye'nin çıkarına değildi. Ama bunu o zaman pek düşünen olmadı.
Şimdi de diyoruz ki zamanında Apo’yu bize paketleyip gönderen en yakın müttefikimiz, şimdi neden Kandil Dağındaki teröristlerin kellesini bizden esirgiyor?
Yoksa dostlarımız, aslında kendi çıkarlarına olan bir şeyi bize bir bedel karşılığında vermenin hazırlığını mı yapıyorlar?