Kim soracak? - Doc. Dr. Oya Akgönenç
Bir Anı, bir Anekdot:Kurtuluş savaşı öncesinde gerçekleştiği anlatılan bir olayı sizlerle paylaşarak konuya başlamak istiyorum:Birinci Dünya Savaşı kaybedilmiş, düşman yavaş yavaş vatanı işgale başlamış. Bu arada Mustafa Kemal, geniş yetkilerle Ordu müfettişi olarak Samsun’a gönderilmiş, yurt içince dolaşıp teşkilatlanmaya ve mücadeleye başlamaya çalışıyor. Sene 1919.Bir gün yolda giderken, arabasını durdurup yolun kenarında karasaban’la tarlasını süren bir genç ile konuşmaya başlıyor. (Özellikle bazı isimleri vermeyeceğim. Maksat, kimseyi üzmek değil, olaylardan ders çıkartmaktır). Atatürk, o sıralarda henüz Mustafa Kemal, genç köylüye diyor ki, “bak vatan işgal altına giriyor, sen burada ne yapıyorsun?” Genç de, “Vallah bey, benim için vatan işte şu tarla. Onu sürer, verim alır, bir şeyler kazanırsam, benim derdim yok, işim halledildi demektir” diye cevap veriyor. Ata birşey demiyor, yola devam ediyor, ama canı çok sıkılmış, derin düşüncelere dalmış gidiyor. levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescialis coupons printable link discount prescription drug cardcialis manufacturer coupon drug coupon drug coupon cardnaproxennatrium go naproxen kruidvatrenovation vejle link renovacialis sample coupon prescription card discount cialis manufacturer coupondiscount card prescription racindirt.com prescription drugs discount cards
Saatler sonra yol dönüyor. Güneye inerken, yolda başka bir genç görüyorlar. Adamcağız, sağa-sola koşturup, her geçen vasıtayı durdurmaya çalışıyor. Mustafa Kemal şöföre durmasını söylüyor, “hayrola delikanlı, bir sıkıntın mı var? Niye böyle telaşlısın, niye tüm vasıtalara koşturuyorsun?” diye soruyor. Genç heyecanla cevap veriyor: “Bey, ben Erzurumluyum. Duydumki birileri bizim oraları birilerine vermiş, ben de oraya yetişip, ‘kimin malını, kime veriyorsunuz?’ demek için vasıta arıyorum” demiş. O zaman, derin bir nefes alan Mustafa Kemal, “bu insanlar var oldukça, bu vatanı henüz mavhedemezler” diyerek, azimle bir sonraki toplantıya gitmiş. (Bu olay gerçekleşmiş ve doğrulanmış anılar arasında yer almıştır).
Zaman Çarkı Dönerken:
Sene 2005, tam tamına 86 yıl geçmiş yani ortalama 3 nesil. O zamanki gençlerin torunları veya torunlarının çocukları bugün bu toprakların verimini, zenginliğini, ulaştığı refah seviyesinin rahatını yaşıyor ve verimini topluyorlar. Ama bütün bunlar bizlerden önce gelen nesillerin fedakarlıkları ve çalışmaları sayesinde olabilmiş şeyler.
Şu anda toplumda olanlara ve toplumun bazı temsilcilerine bakalım:
- “Vatan ve Millet sevgisinin ifadesi şu anda nedir?” denirse, acaba nasıl bir cevap alınır? Eminim, eskiye nazaran çok daha sığ ve çok kısıtlı yorumlar gelir.
- “İdeal veya vizyon veya gelecek için ne istersiniz?” denirse, yine bir analizden ziyade, medya’nın şişirip, uçurduğu ve hükümetin de çok büyük bir başarıymış gibi sunduğu AB hikayesi karşınıza çıkar. Neden? Çünkü başka seçeneklere ve tartışmalara doğru dürüst imkan verilmiyor da ondan.
- Bugün, Avrupa Birliği’nin Türkiye’den istediği tavizlerin ne kadar tehlikeli olduğu anlatılır ve “bu şartlara neden razı olmaya çalışıyorsunuz?” derseniz, alacağınız cevap, “iş imkanlarım artacak, belki bir yolunu bulup, kapağı Avrupa’ya atabilirim, belki 10-15 yıl sonra para gelebilir” gibisinden çok sığ, çok dar ve çok çıkarcı cevaplar alırsınız. Çünkü toplum artık bencil ve maddeci olmaya başlamıştır. Yüksek mefkureler artık, “çağdaş kabul edilmemektedir”. Dolar ve çıkar yüksek mefküreler haline gelmeye başlamaktadır. Üstelik bu zanların çoğu da yalnıştır.
- AB müzakereleri sürecinde, “Kıbrıs elden gidiyor, bu Milli Güvenliğimizin zaafa uğraması demektir” diyorsunuz. Cevap olarak, “Dünyada sınırlar kalkıyor, benim saham güvende oluyor, hiç zararı yok” gibisinden garip bir cevap alıyorsunuz. Diğer ülkelere bir bakın: Fransa, İtalya, Almanya, Yunanistan hiç sınırlarını açmadılar hatta her anlaşma metnine, “vize olmadan, izin olmadan Türkler, şayet ileride üye olsalar bile vizesiz giremezler” şeklinde açık madde yazıp önümüze koyarak “bunu imzalamamızı talep ettiler” derseniz, görürsünüz ki, bu durumu bilen de yok, buna aldıran da. Halk, kendini kandırmaya ve bir hayal peşinde koşmaya o kadar şartlamış ki, adeta söylenecek söz kalmıyor.
- “Mecliste, milli servet ve en iyi gelir getiren tesisler neden satılıyor?” diye bir tartışma açılamıyor bile. Kazara biri soracak olursa, “elbette satarım, hem de babalar gibi satarım” cevabı ile karşılaşıyor ama neden sorusunun cevabını hâlâ alamıyor ve buna aldırmıyor da. Garip değil mi?
- Irak’ta savaş ve işgal başlıyor, binlerce masum müslüman ölüyor ama yine bu günler gibi Noel zamanı devlet büyüklerimiz, oradaki ‘büyük güç’ün askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için duacı oldukların ifade eden iyi temennilerde bulunuyorlar, ama işgal altında ölenler için bir şey denmiyor. Bunu soran da olmuyor. Demek ki yeni oyunun kuralı buymuş!
- Ermeniler talep ve küstahlıklarını her geçen gün arttırıyor. Bu arada hükümette olanlar, sırf Avrupalıları memnun etmek için kendi ülkemizde bizleri “katil ve barbar” olarak nitelendiren, yalan ve iftiralar ile töhmet altında bırakan bir konferans yapmalarına izin ve hatta destek veriyor. Bu konferanslarda, Türkler suçlanırken, bu töhmetlere karşın neden Ermenilerin Ruslara yardım ettiği, neden Fransızlarla birlikte Anadoluyu işgal ettiği, neden Türk köylerini basıp, katliam yaptığı sorulmuyor ve bunları dile getiren konuşmalara da izin verilmiyor. Bunu herkes bilmelidir.
Bu tutumun, 1918 yılında, sırf işgal güçlerini memnun etmek için Ermenilerin kışkırtması ve İngilizlerin talebi ile asılan Yüzbaşı Kamil beyin hazin hikayesinden pek de farklı değil. O zaman İngiliz ve Fransızlar, bir de azınlık Ermeniler memnun ediliyordu, şimdi 2005 yılında acaba kimler memnun ediliyor? “Acaba aktörler yine aynı mı?” diye sormakta fayda var.
- Güneydoğu’da olaylar tırmandırılıyor. 1915’ten bu yana o yörelere yardım eden, müdahale etmeye gayret edenler hiç değişmedi, ama en azından 1919’larda, birileri toplu halde direnişe geçti ve bu yurt ve vatan hepimizindir diyebildi. Şimdi 2005’te ‘bu suali soracaklar var mıdır ve nerededir?’.
Kıssadan Hisse:
Etrafımızda ve içimizde olaylar çok ciddi bir şekilde ve tehlikeli biçimde gelişiyor. Postmodern bir işgal başlamış durumda. Bu arada idarenin başında olanların havasını yansıtan bir olayı da anlatmadan geçemiyeceğim: Geçenlerde bir elçilik resepsiyonunda, şimdi AKP’li milletvekili olan eski tanıdıklara rastladım. “Bize karşı çok sert yazıyorsun ,ama bize yarıyor, oylarımız artıyor” dediler. Cevabım şu oldu: “Hayır, yazdığım şeyler sadece memleket ve millet için duyduğum endişeleri dile getirmektedir. Benim derdim siz değil. Siz kendi oylarınızın hesabındasınız. Oylarınızın arttığını iddia ediyorsunuz. Siz koltuk ve iktidar peşinde ve derdindesiniz, ben ise vatan ve gelecek derdindeyim.”
Bu ülkenin içine sürüklendiği girdaptan kurtulabilmesi için, kendinden önce vatanı düşünen, fedakarlık gerekince ilk defa “ben” diyebilen, her şeyi üç kuruşluk kazanç ile ölçmeyen, “bu topraklar bana emanettir” mesuliyetini hissedebilen, yürekli insanlar lazım. Kısacası bize şimdi, “Kim, kimin hakkını kime veriyormuş? Kim kimin toprağını kime peşkeş çekiyormuş, hesap soracağım” diyebilen, delikanlı adamlar, yani adam gibi adamlar lazım. Böyle olanların da doğru adreste toplanıp, doğru hedefe yönelmeleri lazım.