İmralı Hilton'daki Apo'nun "donu" bile garantili! Nede olsa CIA hediyesi, iyi bakmak lazım!
Apo'nun yalnız yiyeceği-içeceğine özen gösterilmiyor, iç çamaşırına konulacak bir kimyasalla zehirlenebileceği olasılığı bile göz ardı edilmeyerek, giyeceği dona, fanilaya, çoraba kadar bir dizi kimyasal analizlerden geçiriliyor. Bununla da yetinilmeyip bir kaç kez çamaşır makinasına konulup yıkandıktan sonra "giyime hazır" hale getiriliyor. APO, ÖLDÜRÜLME KORKUSUNDAN KURTULDUApo'nun bulunduğu İmralı Adası, hava ve deniz trafiğine kapalı. Adada 600 civarında asker, kadroları İnfaz koruma Memurluğu'na aktarılan 30 özel harekatçı polis bulunuyor. Şimdi onlar Apo'yu 24 saat izliyor. Apo, pilli radyosunu dinliyor, gelen avukatları, birinci derecede yakınlarının getirdiği gazeteleri, kitapları okuyor, onlarla sohbet ediyor. Vermek istediği mesajı avukatları aracılığıyla ulaştırıyor. 16 Şubat 1999 tarihi, Apo için "kurtuluş" oldu. Her an öldürülme korkusuyla yaşayan Apo'nun, öldürülmemesi için Devlet trilyonlarca lira masraf etti. Etmeye devam ediyor.cialis coupons printable link discount prescription drug card
Abdullah Öcalan, Kenya'nın başkenti Nairobi'de, Hollanda'nın başkenti Amsterdam'a gidiyorum diye bindiği uçakta hemen etkisiz hale getirilmişti. Apo, kendine geldiğinde gözleri bandajlıydı..
Apo, kendisini “paketleyen”lerin kim olduğunu bilmiyordu. Kaçıranların için üç olasılık düşündü: ülkücü gençler, MİT ya da özel harekat polisleri. Apo, karşısındakilerin kim olduğunu tam olarak bilmeden “beni askere teslim edin” dedi.
Apo’yu uçakla Türkiye’ye getirenler Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda görevli subaylar, GATA'da görevli doktor ve MİT mensuplarıydı. Apo'nun Türkiye'ye getirilişini Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri ancak televizyondan öğrendiler. Ancak o günlerde ilginç bir olay yaşanmıştı. Ankara Emniyet Müdürünün makamına giden iki MİT mensubu, 8 kişiye ait ikişer fotoğraf getirmiş, değişik kimlikler adına bu kişilere pasaport düzenlenmesini istemişti.
8 kişi için Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde değişik kişiler adına pasaport düzenlendi. Fotoğrafları getiren iki MİT mensubuna teslim edildi. O sırada, uçak Esenboğa Havaalanındaydı. Uzun bir yolcululuk, önemli bir görev vardı.
“PARMAK İZİ KARŞILAŞTIRMASI YAPILDI”
Apo, 15 Şubat’ta Türkiye’ye getirildi. Ancak bu herkesten gizlendi. Çünkü kritik bir araştırma henüz sonuçlanmamıştı. Apo’nun Türkiye’ye getirilişinde bulunan bir görevli GÖZCÜ’ye çarpıcı bilgiler verdi. Bazı kaynaklardan da doğrulattığım bilgi o günlerde “müthiş bir kuşku”nun yaşandığını da ortaya koyuyor.
Apo’nun getirilişinde görev alan ve bugün halen görevde bulunan kamu görevlisi, “Aslında Apo, 15 Şubat’ta Türkiye’ye getirildi. Getirdiğimiz kişinin Abdullah Öcalan olduğundan emindik. Ancak, ülke olarak ‘oyuna getirilebiliriz’ kuşkusu nedeniyle açıklama yapılmadı. Apo’nun parmak izi alındı, daha önce alınmış parmak iziyle karşılaştırıldı. Parmak izleri tutunca, durum üst makamlara bildirildi. Parmak izleri birbirini tutunca derin bir nefes aldık. O günlerde Apo’nun benzerlerinden de söz ediliyordu. Apo’nun izini kaybettirmek için böyle bir yola başvurulmuş olabileceği değerlendiriliyordu. Parmak izleri karşılaştırıldı ve getirdiğimiz kişinin Apo olduğu konusunda şüpheler kalkınca Başbakan Bülent Ecevit 16 Şubat’ta Apo’nun getirildiğini açıkladı.”
FOTOĞRAFLAR TUTANAĞA BAĞLANDI
Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye getirildikten sonra gazetelere verilecek fotoğrafları duvara asılan bayrak arasında yer alacaktı. Abdullah Öcalan, bu şekilde fotoğrafının çekilmesine hiç itiraz etmedi. İtiraz etmek şöyle dursun, fotoğrafları çekilirken bayrağı öptü. Ancak bu fotoğrafı sınırlı sayıda görevli gördü. Böyle bir fotoğrafın basına dağıtılması ise uygun bulunmadı.
Abdullah Öcalan'ın fotoğrafları ve video kasete alınan görüntüleri Ankara'da Türk Silahlı Kuvvetleri Foto Film Merkezi'nde bastırıldı, montajı yapıldı. Gece yarısı bir albay ve yanında bazı görevliler Foto Film Merkezi'ne gittiler. Belirlenen gazetelere kaç adet fotoğraf verilecekse o kadar fotoğraf bastırıldı. Bozuk çıkan fotoğraflar orada yine üst düzey görevlilerinin denetiminde imha edildi. Kaç adet fotoğraf bastırıldığı, kaç adet fotoğrafın imha edildiği bile tutanağa geçirildi.
Fotoğrafların basımı kolay olmuştu. Ama Apo'nun uçakta, İmralı'ya götürülürken çekilen filmlerini sabaha kadar izlendi. Hangi bölümlerin televizyonlara verileceği titiz bir seçimle belirlendi.
"AMCA, SENİ TANIYORUM"
Abdullah Öcalan'ın askerler ve MİT tarafından yapılan sorgusundan sonra Öcalan'ı sorgulamak üzere Ankara DGM Savcıları Nuh Mete Yüksel, Talat Şalk ve Hamza Keleş ile birlikte Emniyet'in PKK masasında görevli üç mensubu da İmralı'ya gitmişti. Emniyet mensupları İmralı'ya silahları alındıktan sonra götürülmüştü.
Apo, karşısında beyaz saçlı, beyaz bıyıklı uzun boylu Emniyet mensubuna dikkatli bir biçimde baktı. "Amca seni bir yerden tanıyorum ama çıkaramadım" dedi. Apo'ya tanıdık gelen "Kırbaş" lakaplı Emniyet mensubu, yaklaşık 20 yıldır PKK ile mücadele konusunda çalışma yapan birisiydi. O yıllardır Apo'nun, en yakın adamlarının peşindeydi. Apo'nun, kendileriyle mücadele eden Emniyet mensuplarının önde gelenleri fotoğraflarından ya da Med-TV'deki görüntülerinden tanımış olabileceği değerlendirildi.
"APO'YU ZEHİRLEYECEKLER"
Yıllarca yabancı istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilen, Abdullah Öcalan'ın güvenliği büyük önem taşıyordu. İmralı Cezaevi'nin seçilmesi, Öcalan'ın cezaevinden kaçırılacak endişesiyle değil, tamamen can güvenliğiyle ilgiliydi. Apo'nun yabancı ajanlar tarafından zehirlenip, Türkiye'yi zor duruma düşürmek için sinsi planlar içinde olduğu yolunda önemli duyumlar da alınmıştı.
İmralı Cezaevi'ne gönderilecek personel özenle seçildi. Hatta bazıları İmralı'ya gönderildikten sonra haklarında alınan bazı duyumlar nedeniyle geri çekildi. Apo'ya yiyeceği, içeceği verilmeden önce bunu verecek olan görevliye tattırılıyor, bir süre bekledikten sonra Apo'ya veriliyordu.
Apo'nun yalnız yiyeceği-içeceğine özen gösterilmiyor, iç çamaşırına konulacak bir kimyasalla zehirlenebileceği olasılığı bile göz ardı edilmeyerek, giyeceği dona, fanilaya, çoraba kadar bir dizi kimyasal analizlerden geçiriliyordu. Bununla da yetinilmeyip bir kaç kez çamaşır makinasına konulup yıkandıktan sonra "giyime hazır" hale getiriliyordu.
----.
“APO’NUN HAKLARI HİÇ İHLAL EDİLMEDİ”
Abdullah Öcalan'ın İmralı Adası'nda sorgusunu DGM Savcıları Nuh Mete Yüksel, Talat Şalk ve Hamza Keleş yaptı.
Apo'nun sorgusunu yapan üç DGM Savcısından biri olan Talat Şalk'la konuşuyoruz. Savcı "Abdullah Öcalan'ın insan olarak hakları hiçbir biçimde ihlal edilmedi. Avukatlarıyla, ailesiyle görüştürüldü, istediği gazeteler, kitaplar verildi" diyor ve Apo'nun getirildiği günlerdeki durumu şöyle anlatıyor:
"Abdullah Öcalan İmralı Adası'na getirildiği ilk günlerde avukatlarıyla görüşmesine izin verilmedi. Bunun da sebebi şu: Devlet, Abdullah Öcalan'ın hayatından endişe etti. Çok olağanüstü tedbirler aldı. Abdullah Öcalan'a kin duyan bir sürü insan var. Bir sürü oğlu şehit olan anne var, baba var. Bunların içerisinde polisler de, askerler de olabilir. Onun için ilk önce Abdullah Öcalan'ın hayatını nasıl korurum endişesine kapıldı. Ancak o endişeyi yendikten sonra görüşmeye izin verilebildi. O da Türkiye Cumhuriyeti Devleti için olağan bir tedbirdir."
Abdullah Öcalan'ın eski adıyla gardiyanları, yeni adıyla İnfaz Koruma Memurları aslında Polis Özel Harekat Timlerinde uzun yıllar görev yapmış, PKK'lı peşinde dağlarda koşmuş, vurmuş, vurulmuş kişilerdi. Bunların seçiminde çok titiz davranıldı.
“APO, İDAM EDİLME KORKUSU İÇİNDEYDİ”
DGM Savcısı Şalk, Apo'nun sorgu sırasında halini şöyle anlatıyor:
"Türkiye'ye getirildiği günlerde devamlı idam edilme korkusu taşıyordu. Sorguda kendisine bir fiske bile vurulmamıştır. Sorgu esnasında esprili bir şey oluyordu, gülüyordu. Mesela Öcalan'a ben 'nasıl yakalandığını' sordum, gülerek 'Ben de bilmiyorum. Uyandım, kendimi Türk görevlilerin elinde gördüm' dedi. Daha bir sürü esprisi olmuştur ama bunlar sorgu esnasında lafın gelişi üzerine oluyordu."
Savcı Şalk’a “Apo öldürüleceği kuşkusu taşıyor muydu?” diye soruyorum. Şalk şunları söylüyor:
“Can güvenliğinden endişe ettiğini hiç belirtmedi. Ancak devletin öyle bir endişe taşıdığını biliyorum. Onun hayatını korumak için oraya gelen üç doktor bile özel seçildi. Bu Abdullah Öcalan'a kıymet verildiği için değil, 'Buna bir şey yapılır da devlet olarak zan altında kalırız' diye bütün bu tedbirler alındı. Kaldığı cezaevi normal bir cezaevi değil. Konforlu sayılabilecek bir yer.”
Sorguda bulunan DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, yüksek tansiyonu olan birisi. Apo'nun sorgusu yapılmadan önce, bir doçent doktor ile iki doktorun sağlık kontrolünden geçiriliyordu. Sorguya alınmadan, sorgu sırasında ve sorgu sonrasında da tansiyonu ölçülüyordu.
DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, "Benim tansiyonumun yükselmesinin hiç önemi yoktu. Ama Apo'nun tansiyonu bir derece yükselince doktorlar ne yapacaklarını şaşırdı. Apo'nun üzerine titriyorlardı. O kadar özen gösteriliyordu. Apo'nun hiçbir hakkı ihlal edilmemiştir" diyor. Apo sayesinde, DGM savcıları da sık sık tansiyonlarını ölçtürüyor, hazır gelmişken doktorlara şikayetlerini de söylüyorlardı.
APO, ÖLDÜRÜLME KORKUSUNDAN KURTULDU
Apo'nun bulunduğu İmralı Adası, hava ve deniz trafiğine kapalı. Adada 600 civarında asker, kadroları İnfaz koruma Memurluğu'na aktarılan 30 özel harekatçı polis bulunuyor. Şimdi onlar Apo'yu 24 saat izliyor. Apo, pilli radyosunu dinliyor, gelen avukatları, birinci derecede yakınlarının getirdiği gazeteleri, kitapları okuyor, onlarla sohbet ediyor. Vermek istediği mesajı avukatları aracılığıyla ulaştırıyor.
16 Şubat 1999 tarihi, Apo için "kurtuluş" oldu. Her an öldürülme korkusuyla yaşayan Apo'nun, öldürülmemesi için Devlet trilyonlarca lira masraf etti. Etmeye devam ediyor.