KURŞUN ADRES SORMAZ - Hüseyin Mümtaz
Güneydoğu’daki onbir İl’e Çevik Kuvvet Şube Müdürlükleri kurulup, gerekli araç,teçhizat ve malzeme yardımı yapılacakmış.. Daha yok muydu beyler? Hala yok muydu? Neden yoktu? Yüksekova’daki cenaze töreninde düzeni kırmızı kolbantlı “görevliler” sağlamış. Hangi düzeni? Devlete sövme, PKK bayrağı açma, Öcalan posteri taşıma düzenini. Bu “düzen”de hangi sloganlar atılmış? “Vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur”, “Kana kan intikam”, “Burası Kürdistan, Kürdistan’dan çıkış yok”, “Hepimiz birer Apo’yuz”, “PKK halktır, halk burada”, “T.C kimliği istemiyoruz”,“Geliyor geliyor, Apo’cular geliyor.”, “Roj TV bizimdir, kapatılamaz”, “Terörist T.C”, “Gever Ovası, Apocular Yuvası”, “Serok Apo”, “Terörist devlet.” Ve bütün bunlar olurken, “tahrik olmasın diye” güvenlik güçleri ortalıkta görünmemiş. “Tam siper” yapmaları emri verilmiş.levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesnew prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponsdiscount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription carddiscount drug coupons is-aber.net printable coupons for cialiscialis walgreen coupon cialis discount cialis couponmicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mgdiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards
Hakkari Valisi diyor ki; “Polise ateş etmemeleri emrini verdik ama karşı taraf silahlı. Ne zamana kadar polisin ateş etmesini engelleyeceğiz?”
Neden polise öyle denmiş?
Memleketin burasında ayrı, orasında farklı kanunlar mı uygulanıyor?
Farklı rejimler mi var?
Güneydoğu’da Kürtlere pozitif ayrımcılık mı uygulanıyor?
Burada suç olan şey orada değil mi?
Gösterilen müsamahanın sırrı nedir?
Oralar AB’nin vesayeti altında mı?
Hani “manda ve himaye kabul edilemez” idi?
Yoksa Erdoğan, Gül ve Çiçek’in “Türkiye 3 Ekim’den itibaren yeni bir sürece girmiştir” demelerinden bunun mu anlaşılması lâzım?
Yeni bir sürece mi girdik gerçekten?
Parçalanma, ayrışma, bölünme süreci?
Onun için mi 29 Ekim’de Diyarbakır’da Vali Atatürk posterlerini “tahrik olur” diye indirtmiş.
Peki bu ülkenin “kutsalları”?
Yüksekova’da “cenazeye” katılan ve slogan atanların üzerinden jetler geçmiş..
Jetlere yuh çekmişler, ıslıklamışlar.
Nüfus cüzdanlarını sallayıp “TC kimliği istemiyoruz” demişler.
Yangınlardayım..
Ruhumun, “Ya sev, ya terk et” noktasındayım.
Hem TC kimliğini sevmeyip, hem de terk etmeyenlerin, bulundukları yerde kalabilmek için oraları alırken ödediğimiz bedeli faiziyle birlikte karşılamaları gerektiği düşüncesindeyim
Aldığımız fiyata veririz.
Güçleri, cepleri,en önemlisi yürekleri yeter mi?
Aslında “TC kimliği istemiyoruz” demeleri konunun ayrışma noktasıdır.
Biz kimseyi zorla Türk yapmıyoruz, “sen ille de Türk olacaksın” demiyoruz.
Sadece onlar “biz Kürdüz” dedikçe Türklüğümüzü hatırlatmak zorunda kalıyoruz.
“TC kimliği istemiyoruz” lâfı, kebap ve şiş teorisyenlerinin, yâni, “Bizi birleştiren üst kimlik TC kimliğidir” palavrasının da iflâsıdır.
Vali diyor ki; “DEHAP’lı belediye başkanları Kürtçe konuşarak halkı sakinleştirip, kepenkleri açtırdı. Bir tek onları dinliyorlar”..
Devlet Türkçe konuşamadığı için meydan Kürtçe konuşanlara kalıyor.
Güvenlik güçlerini siperlere çektiğiniz için güvenliği sağlamak kırmızı kolbağlı “özel görevlilere” kalıyor.
Bir zamanlar “Özel Kuvvetler”in kol gezdiği meydanlar “özel görevlilere” bırakılıyor.
Bir zamanlar anaya, avrata, bacıya sövülünce adam öldürülen memlekette devlete, bayrağa, vatana dil uzatılıyor, kimsenin çıtı çıkmıyor.
Murat Yetkin’in, “isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey askerî bir askerî yetkili”si (19.11.2005 Radikal) "Olaylara şiddetle tepki göstermemiz, olayları çığrından çıkarabilir" diyor ve devam ediyor: "Şu anda bölgede daha sıkı güvenlik önlemine ihtiyaç yok. Daha sıkı önlemle, belki PKK'nın tuzağına düşmüş oluruz. Bölgede yeterli güvenlik gücü var. Şu an müdahale etmememizin nedeni, olayın soğumasını sağlamak."
Devam ediyor Murat Yetkin’in yetkilisi; “1984'ten bu yana böyle bir şey görmedik. 1984-99 arası çatışma vardı, çoğunlukla dağlarda oluyordu. Şimdi, Hakkâri'de, bunun şehre inmeye başladığını ve halka yayıldığını görüyoruz. Binlerce kişi toplanabiliyor, yönlendirilebiliyor. Merkezlerde asker ve polis lojmanları, evleri saldırı altında. Bölgedeki halk teröre karşı diyoruz, ama ayrılıkçılığa karşı değil. Oralardaki vatandaşlar siyaseten ayrılıkçılığa kaymış durumda. Buna göre önlemler geliştirmek lazım. PKK ve DEHAP aynı örgütlenmenin parçaları. Yalnızca o bölgede değil batıya göçmüş bölge halkı üzerinde de etki ve baskıları var. -Sen-ben- diye konuşmaya başladılar. Batıdaki halk da artık –Yeter- demeye başladı.”
Murat Yetkin’in “yetkilisi “bu bahaneleri-mazeretleri bir de bana anlatsa ya..
Yahut da külahıma..
Cevabı bu 30 Ağustos’ta emekli edilen Tolunoğulları’ndan Hurşit Paşa isminin gizlenmesini istemeden, açıkça veriyor. (18.11.2005 Gözcü)
“Bu provokasyonu da geçmiş. Planlı, programlı bir şey. Bunun derin devlette, saçma-sapan konularla işi yok. Görünen köy kılavuz istemez. Terörizmin üçüncü boyutu bu. Silahlı boyutu 15 Ağustos 1984’de Eruh-Şemdinli baskınlarıyla başladı, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın 16 Şubat 1999’da yakalanıp Türkiye’ye gelene kadar devam etti. Sözde, kendilerince uydurulmuş ‘ateşkes’i 2004 yılının haziran ayında bozdular. Silahlı propagandanın yanı sıra arada konuyu siyasi platformlarda gündeme getirip siyasallaşma çabalarının arkasından etnik bölücü harekete geçildi” diyor.
“Üçüncü Boyut”, kitabın yazdığına göre “Hareketin siyasallaşması, terör örgütünün siyasal temsilci gibi görünmeye çalışma” safhasıdır.
Yeterli dış desteği sağlamıştır örgüt ki, artık masaya siyasi isteklerini koyma noktasındadır.
“Şiddet işi raydan çıkarır” diyen Murat Yetkin’in yetkilisi ortada ray filan kalmadığını, artık farklı güzergâhlarda farklı trenlerin gitmeye başladığını görmüyor mu?
Genelkurmay’ın son günlerdeki “tavrını” beğenen iki kesim var.
Biri Taha Akyol; “Genelkurmay'ın tavrı dikkatinizi çekti mi? Binlerce insan PKK bayraklarıyla, Öcalan posterleriyle, zafer işaretleriyle yürüdü! Bu konuda Genelkurmay da "Ezeriz, yok ederiz!" gibi eski tip bir bildiri yayımlamadı. Bütün bunlar duyarsızlık değil, akıllılıktır! Milliyetçilik, dövüldükçe kabaran bir duygudur. PKK bunun için "halka ateş açılmasını" istiyor” diyor..(19.11.2005 Milliyet)
Meğer “milliyetçilik” kabarmaması gereken bir duyguymuş, da haberimiz yok..
İkincisi Yunanlılar..
To Vima Gazetesi, Türkiye’de büyük tartışmalar yaratan yeni bröve için şunları yazıyor: “Eski brövede Mustafa Kemal’in Küçük Asya Savaşı’ndaki figürünün yanı sıra sancaklar ve silahlar vardı. Yenisinde Atatürk ve sancaklar yok. Belki de anlamlı bir değişiklik söz konusu.
Gazete; ‘Türk Kara Kuvvetleri’nde sembollerin önemini bilen çevrelerin bu değişikliği önemli saydıklarını belirterek, “Sözkonusu çevreler, Türk ordusunda Kemalizm ve ‘Yunanistan düşman’ imajı için yeni bir yaklaşımın sözkonusu olabileceğini söylediler’ diye devam ederek yeni brövenin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün inisiyatifi ile hazırlanmasının ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda kullanılmaya başlanmasının da ayrı bir önem taşıdığını vurguluyor.
Bakın Yunanistan bile bröveden sadece Atatürk’ün değil, “Sakarya’daki Atatürk”ün kaldırıldığını fark etmiş.
Sancak ve silahların yokluğunu fark etmiş.
Şimdi akla şöyle bir soru geliyor..
Acaba Atatürk’ün, sancakların, mızrakların, kılıç ve tüfeklerin yer almadığı bir bröve, çevreye duyarlı bir STÖ’nün mü amblemidir?
Uzun süreler ortalıkta görünmeyen, ama kritik zamanlar ve konularda karanlık fondan çıkar gibi fikir beyan etmeyi görev bilen Fırat kıyılarının dingin mir çocuğu esip köpürmüş:
"Birileri gayrımeşru yollarla yönetimi ele geçirmek iddiası içinde. Faili meçhullerin failleri, bu fiillerinin gerekçelerini, devleti koruma adına kişisel servetlerinin hesabını verdikten sonra bize akıl vermelidirler" demiş.
Oysa bu aralar “devleti ele geçirmeye çalışan birileri”, bildiğin gibi sadece Hakkâri yöresinde kıymetli okuyucu..
Devletin kendini koruma içgüdüsü ise iğdiş edilmiş. Pasifize edilmiş, hareketsizleştirilmiş, etkisizleştirilmiş.
Devlet sindirilmiş.
Polisin askerin elinden silahı alınmış, alınmamışsa bile ateş etme denilmiş,
Dahası polise “ortalıkta görünme” denilmiş.
Meydanı “özel görevliler”, Kürtçe konuşan, konuştuğu zaman kitleleri yöneten, okulları, kepenkleri kapatıp açtıran mahalli liderler, belediye başkanları almış.
Kürtçe konuşup kepenk açtırmak deyince MGK’nın MGK olduğu zamanlardaki Genel Sekreterlerinden Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun “Askeri ve Siyasi Anılarım”ının 2’inci Cilt, 246’ıncı sayfası geliyor aklıma..
29 Mart 1990 günü Sabri Paşa Köşk’teki bir terör zirvesinden önce devrin İçişleri Bakanı’nın telefonla Diyarbakır’ı aradığını, “oranın lisanı ile” konuştuğunu söyleyerek kepenkleri kaldırttığını hikaye eder..
1990’daki İçişleri Bakanı 2005’te de İçişleri Bakanıdır beyler..
Kepenkler yine kapatılmaktadır, yine ve ancak Kürtçe konuşulunca açılabilmektedir.
Erdoğan; böyle fırsatları hiç kaçırmadığı halde İsviçre maşına gidememiş, soran gazeteciyi azarlamıştır.
Demek ki “durum” ciddidir.
“Durum” ciddidir de “vazife” nedir?
Bu “durum” karşısında “vazifemizin” ne olduğunu söyleyecek kimse yok mu?
Aloooooo… Hatlar mı kesik?
Sesim geliyor mu?
Orada kimse var mı?
Diyarbakır’da “Kürt sorunu vardır”ın arkasından tırmanan olaylar Erdoğan ve “kurmaylarının” ezberini bozmuştur.
İpin ucunu kaçırmışlardır, artık olayların arkasından gitmeye başlamışlardır.
Olayları kontrol edemez hâle gelmişlerdir.
Madem bize kimse bir şey söylemiyor, Demirel’in hoşuna gitmese de ne olacağını, ne yapacağımızı, “vazife”mizin ne olması gerektiğini düşünmenin tam sırasıdır.
Bilgi birikimi ve “teçhizatımızı” gözden geçirmenin de.. 21 Kasım 2005
“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’İNCİ ALAY HERYERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”