Siyaset18 Kasım 2005 00:00

Şemdinli’yle Kosova’nın Arası - Selim Somçağ

Türkiye’yi parçalayıp zayıflatarak bertaraf etmek isteyen güç odakları 1999’dan beri başka bir stratejiye yönelmişlerdir: Bir yandan Türk halkını etnik kökene göre parçalamak,  Kürtlük-Türklük davasını halka indirerek toplumu kutuplaştırmak,  iç savaş ortamı yaratmak,  öbür yandan da halkın devlete olan güvenini sarsmak,  güvenlik güçlerini desteksiz bırakıp yalnızlaştırarak etkisizleştirmek. Halkın etnik çatışmaya sürüklendiği,  devletin çatışmaları durdurmakta yetersiz kaldığı bir durumda ABD önderliğindeki uluslararası bir koalisyon BM ve NATO şemsiyesi altında “barışı sağlamak” adına Türkiye’ye müdahele edecek, daha sonra da Türkiye parçalanacaktır. Plan bu kadar basittir ve burnumuzun dibindeki Yugoslavya’da başarıyla uygulanmıştır. Bu yıl tezgâhlanan Adapazarı,  Trabzon,  daha sonraki Bozöyük olaylarıyla bu planın ilk ayağında önemli başarılar sağlandı,  1990’larda terörün en şiddetli dönemlerinde bile ortaya çıkmamış olan bir kitlesel  Türk-Kürt gerilimi bir ölçüde de olsa yaratıldı. Şemdinli ile planın ikinci ayağı uygulamaya konuldu. Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik saldırılar Sevr’den beri en üst aşamasına ulaşmışken kamuoyunun önemli bir bölümünün PKK gözlüğüyle güvenlik kuvvetlerine yönelik kuşkucu bir yaklaşım içine girmesi sağlandı,  toplumun içine nifak sokuldu. Senaryo başarıyla sahneye konurken devlet büyük ölçüde seyirci kaldı.   levitra and diabetes diabetes sexuality treatment sexual dysfunction in diabetesnaproxennatrium go naproxen kruidvatescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholcialis walgreen coupon site cialis couponoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin

Şemdinli’de 9 Kasımda bir kitapçı dükkânında bomba patlamasıyla başlayan olaylar dizisinin bir haftalık bilançosuna bakalım:   Olayın hemen ardından kalabalık bir grup Şemdinli hükümet konağına doğru yürüyüşe geçti,  hükümet konağını basmaları güvenlik güçleri tarafından engellendi.  Göstericiler şehir içinde barikatlar kurarak PKK lehine ve devlet aleyhine slogan atmaya başladılar.   Bu izinsiz “protesto” gösterisi hava karardıktan sonra da devam etti;  karanlıkta kalabalığa ateş açılınca  bir kişi öldü,  iki kişi yaralandı.   Ertesi gün izinsiz gösteriler Hakkâri’ye sıçradı.   Bir sonraki gün Diyarbakır,  Van ve Doğubeyazıt’ta bu olayı protesto etmek amacıyla izinsiz gösteriler yapıldı,  göstericiler güvenlik güçleriyle çatıştı.      15 Kasım Salı günü Şemdinli’nin komşu ilçesi Yüksekova’daki izinsiz gösteri güvenlik güçleriyle göstericiler arasında saatler süren silahlı çatışmaya yol açtı.   İki polis panzeri yakıldı,  üç kişi öldü,  7’si polis 16 kişi yaralandı.   Aynı gün Şemdinli’de bir uzman çavuş militanlar tarafından kaçırılıp tartaklandı.   16 Kasımda benzer olaylar Hakkâri il merkezinde tekrarlandı.   Bir grubun PKK sloganlarıyla hükümet konağına yürümek istemesi üzerine güvenlik güçleriyle militanlar arasında silahlı çatışma çıktı,  iki kişi ağır yaralandı.   Dün Yüksekova’da 15 Kasımdaki izinsiz gösteride ölenlerin cenazeleri PKK bayrakları ve Öcalan posterleriyle kaldırıldı.   Yine bir grup hükümet konağına yürümeye teşebbüs etti.   Bütün bu gösterilerde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine sloganlar atıldı,  Türk bayrağı yıkıldı,  Atatürk büstleri parçalandı.   Kısacası olaylar hızla devlete karşı isyan,  ayaklanma boyutuna ulaştı.  

Olaylar zincirinin başlangıcındaki patlama olaylara kalkışanların iddia ettiği gibi bir çete tertibi olsa dahi bunun kimseye devlete karşı ayaklanma,  kamu malına zarar verme,  Türkiye’nin bağımsızlık sembollerine saldırma ve PKK lehine tezahüratta bulunma hakkını vermediği açıktır.   Bu böyleyken hâlâ medyanın önemli bir bölümünün ve bazı yetkililerin Susurluk edebiyatından dem vurarak  bu ayaklanmalara karşı net bir tavır alamadıkları görülüyor.    Aslında başından beri medyanın bu konuya yaklaşımı sorunu dürüstçe yansıtmaktan çok sorunun bir parçası ve kışkırtıcısı olmak yönündeydi.

Malûm medya bombalama olayının ardından derhal bir Susurluk kampanyası başlattı.   Susurluk ve çete edebiyatı bomba olayının failinin devlet görevlisi olduğu iddiasına dayanıyordu.   İddianın sahibi ise dükkânında bomba patlayan şahıs ve çevresiydi.   Daha sonra malûm medya dışında kalan sorumlu medya tarafından bu şahsın PKK’nın ilk silahlı eylemlerinden olan 1984 Şemdinli baskınında teröristlere kılavuzluk yaptığı,  15 yıl hapis yattıktan sonra hükümetin geçen yıl AB’nin talimatıyla çıkardığı “Dağa Dönüş” af yasasıyla tahliye edildiği ortaya çıkarıldı.   Zaten olayı derhal “derin devlet operasyonu” olarak damgalayıp Susurluk edebiyatını başlatan da terör örgütüydü.   Şemdinli’de bomba patladıktan 15 dakika sonra olayın görüntüleri Danimarka’dan yayın yapan bölücü örgütün sesi Roj TV’de yayınlanıyor,  olayın ertesi günü (ne hikmetse hâlâ CHP’de durabilen)  CHP Hakkâri milletvekili Esat Canan Roj TV’ye çıkarak devlet görevlilerini suçluyordu.   Bu arada ÖDP,  TKP gibi dış odakların güdümündeki sol maskeli topluluklar Susurluk edebiyatını İstanbul’a,  Muğla’ya taşıdılar.  13 Kasımda Diyarbakır’da yapılan "Kürt Sorununa Demokratik Çözüm” mitinginde konuşan Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Şemdinli olayının ikinci Susurluk olduğunu iddia etti.   Mitinge katılanlar PKK bayrakları ve “Dağlara Çıkacağız” yazılı afişlerle yürüdüler.

Şemdinli’deki bomba olayı yargıya intikal etti;  sonucu hep beraber göreceğiz.   Bu işin ayrıntıları o kadar da önemli değil.   Önemli olan şu:    Türkiye 19 yıldır “düşük yoğunluklu savaş” boyutuna yükselmiş terörle mücadele eden ve  bu mücadelede onbinlerce insanını yitirmiş bir ülke.   1999’da Öcalan’ın yakalanmasıyla hızı kesilen terör ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle yeniden tırmanmışa geçmiş,  Irak’ın kuzeyinde de facto bir kukla Kürt Devleti kurulmuş,  binlerce PKK militanını barındıran bu kukla devlet bütün resmî dairelerini İskenderun Körfezinden Erzincan’a,  Erzurum’a,  Kars’a kadar Türkiye topraklarını kendi sınırları içinde gösteren haritalarla donatmış.   Kukla devletin iki kukla lideri Barzani ve Talabani başta ABD olmak üzere her gün başka bir NATO müttefikimiz tarafından devlet başkanı protokolüyle ağırlanıyor.   ( Bir Papa eksikti,  geçen gün o da Barzani’yi kabul ederek rahata erdi. )   Yurt içinde ise hepsi bu kukla oluşumun topraklarından ülkemize sızmış olan teröristler bu yıl içinde özellikle uzaktan kumandalı mayınlar ve bombalarla çok sayıda güvenlik görevlimizi şehit etmişler.    Şemdinli’de ise 6 Ağustosta ilçe jandarma Karakoluna bomba atılmış,  iki er şehit olmuş,  4 asker ağır yaralanmış.   1 Kasımda kasabadaki jandarma misafirhanesine 300 kg C-4 atılmış,  7 güvenlik görevlisi,  16 vatandaş yaralanmış.   İşte bu Türkiye’nin büyük medyası Şemdinli’de Ağustostan beri yaşanan PKK saldırılarının ardından gelen bir terör olayını günlerce tamamen PKK mensuplarının,  Roj TV’nin yorumlarına dayanarak yansıtabiliyor,  kukla devletle sınırdaş bir kasabadaki mahiyeti henüz netleşmemiş bir olaydan yola çıkarak Türkiye Cumhuriyetinin güvenlik güçlerini töhmet altında bırakacak,  halkın devlete olan güvenini sarsacak bir Susurluk kampanyası başlatabiliyor.   Devletin bekasını,  Türk vatandaşlarının can güvenliğini ilgilendiren böylesine hassas bir konuda Osman Baydemir veya ÖDP,  TKP ağzıyla konuşabiliyor.   Sanki Türkiye 19 yıldır terörle savaş boyutunda bir mücadele vermemiş,  sanki Batı medyası ve terör örgütü bu 19 yıl içinde kendilerini haklı, Türkiye Cumhuriyetini haksız ve suçlu göstermek için sayısız provokasyon düzenlememiş,  sayısız yalan haber üretmemiş gibi,  sanki 2005 yılında PKK terörü Türkiye’de ve Şemdinli’de yeniden gemi azıya almamış gibi...   Olayın baş kahramanının tescilli bir PKKlı olması bile bu medyada en ufak bir soru işareti uyandırmıyor,  bu kişi günler boyu masum bir yurttaş gibi ekranlarda dakikalarca konuşturuluyor,  onun tanıklığıyla devletin güvenlik görevlileri çete mensubu ilân ediliyor.  

Medyadaki bu durumun sebepleri malûm,  onlara burada girmeye gerek yok.   Fakat şu tespiti yapmak önemli:   Ayrılıkçı terör örgütü,  daha doğrusu onun arkasındaki emperyalist merkezler Türk kamuoyunda psikolojik üstünlüğü ele geçirmişlerdir.   Kritik anlarda belli bir süre için de olsa medyadaki manşetler bu merkezler tarafından belirlenmekte,  böylece bir olay gerçeğe bazen 180 derece ters biçimde yansıtılabilmekte,  hükümet,  TBMM ve kamuoyu bu şekilde manipüle edilebilmektedir.   Bu üstünlük yeni değildir,  fakat daha önce bu boyuttaki bir manipülasyon ekonomik olaylar,  iç politika,  IMF,  Annan planı gibi daha az kritik ve kamuoyunun hakkında net fikir sahibi olmadığı konularda denenmişti.   Şemdinli olayı ile operasyon yeni bir aşamaya yükseldi.    Bölücü terör gibi hayatî öneme sahip ve Türk halkının hakkında çok kesin ve açık tavır almış olduğu bir konuda manipülasyon yapıldı ve önemli ölçüde başarılı oldu.   Çok büyük ihtimalle baştan sona bir istihbarat operasyonu olan bir vaka derhal bir isyan provasına dönüşür,  güvenlik kuvvetlerine ateş açılır,  Türk bayrağı yakılır,  Atatürk büstü parçalanırken Türkiye’nin çoğunluğu Susurluk edebiyatıyla oyalandı.   Bu Türkiye’yi Yugoslavyalaştırma,  Güneydoğu’yu Kosovalaştırma planlarında önemli bir aşamadır.  

Türkiye’de devlet ülkenin bütünlüğünü ve kendisini koruma görevine bütün imkânlarını kullanarak sahip çıktıkça,  Türk halkı ülkeye yönelik tehditlerin niteliği ve bunlara karşı verilen mücadele hakkında aydınlatıldıkça halk devletle kenetlenecek ve her türlü emperyalist saldırı püskürtülecektir.   Türkiye bunu 1990’larda dosta ve düşmana göstermiştir.   Dolayısıyla Ön Asya’ya yönelik emperyalist planların önünde kale gibi duran Türkiye’yi parçalayıp zayıflatarak bertaraf etmek isteyen güç odakları 1999’dan beri başka bir stratejiye yönelmişlerdir:   Bir yandan Türk halkını etnik kökene göre parçalamak,  Kürtlük-Türklük davasını halka indirerek toplumu kutuplaştırmak,  iç savaş ortamı yaratmak,  öbür yandan da halkın devlete olan güvenini sarsmak,  güvenlik güçlerini desteksiz bırakıp yalnızlaştırarak etkisizleştirmek.   Halkın etnik çatışmaya sürüklendiği,  devletin çatışmaları durdurmakta yetersiz kaldığı bir durumda ABD önderliğindeki uluslararası bir koalisyon BM ve NATO şemsiyesi altında “barışı sağlamak” adına Türkiye’ye müdahele edecek,  daha sonra da Türkiye parçalanacaktır.   Plan bu kadar basittir ve burnumuzun dibindeki Yugoslavya’da başarıyla uygulanmıştır.   Bu yıl tezgâhlanan Adapazarı,  Trabzon,  daha sonraki Bozöyük olaylarıyla bu planın ilk ayağında önemli başarılar sağlandı,  1990’larda terörün en şiddetli dönemlerinde bile ortaya çıkmamış olan bir kitlesel  Türk-Kürt gerilimi bir ölçüde de olsa yaratıldı.   Şemdinli ile planın ikinci ayağı uygulamaya konuldu.   Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik saldırılar Sevr’den beri en üst aşamasına ulaşmışken kamuoyunun önemli bir bölümünün PKK gözlüğüyle güvenlik kuvvetlerine yönelik kuşkucu bir yaklaşım içine girmesi sağlandı,  toplumun içine nifak sokuldu.   Senaryo başarıyla sahneye konurken devlet büyük ölçüde seyirci kaldı.  

Bu olay son değildir,  bir denemedir.   Türkiye kendi medyasının milletin bekasını ilgilendiren konularda millî tutum almasını sağlayamadıkça bu tür tertipler artacak ve ülkemizi parçalama planı gittikçe daha çok mesafe alacaktır.   Türkiye devletinin bu denli acz içine düşmesinin temel sebebi ise AB sürecidir.   Türkiye Aralık 1999 Helsinki  Zirvesinde AB adayı ilân edildiğinden beri devletin terör ve bölücülükle mücadelesi gittikçe zaafiyet içine düşmüştür.   Terörle mücadele için gereken her şey AB süreci adı altında yaratılan psikolojik terör ortamında AB uğruna ortadan kaldırılmıştır.   Öcalan’ın idam edilmesi AB uğruna engellenmiş,  olağanüstü hal,  Devlet Güvenlik Mahkemeleri AB için kaldırılmış,  AB’nin talebi üzerine binlerce PKKlı terörist dağlara salınmış,  terörle mücadele mevzuatı ve Millî Güvenlik Kurulu AB uğruna iğdiş edilmiştir.      Zaten 1997’de Türkiye’nin üyelik başvurusunu reddeden AB’nin Öcalan yakalandıktan sonra anîden fikir değiştirmesinin,  ABD’nin de AB’yi buna yöneltebilmek ve Türkiye’yi kandırmaca üyelik sürecinde tutabilmek için çırpınmasının temel sebebi budur.   Türkiye’ye silahla kabul ettirilemeyen Türk devletini ve Türk halkını AB havucuyla narkozlayarak yapılacaktır.   Diyarbakır’daki 13 Kasım mitinginde Osman Baydemir’in “Şemdinli’den çıkan sesi Ankara ve Brüksel duymalı” demesi çok anlamlıdır.   1999 Aralığında Ecevit hükümetiyle başlayan devletin reflekslerinin uyuşturulma süreci Kasım 2002’de her şeyini AB sürecine bağlayan AKP iktidarının kurulmasıyla yeni bir ivme kazanmış ve bugünlere gelinmiştir.   İşte, son olarak Danimarka hükümeti ülkesini ziyaret eden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının basın toplantısına Roj TV’nin muhabirini davet etmekte beis görmemiştir.    Eğer ziyaretçi Tayyip Erdoğan değil de Tony Blair olsaydı Danimarka Başbakanı Rasmussen onun karşısına bir IRA militanını dikmeye cesaret edebilir miydi ?

Türkiye’yi yönetenler şunu iyi anlamalı:  Türkiye’de hem ABci,  hem de yurtsever,  milliyetçi olamazsınız.   Hem AB’ye sözde üyelik sürecini destekleyip,  hem de Türkiye’nin birliğine,  bütünlüğüne sahip çıkamazsınız.  “Çıkarım” derseniz kendinizi kandırırsınız,  ama tarihi kandıramazsınız.   Türkiye’de yeniden oluk oluk kan akmaya başlamasının asıl sorumlusu bu hem yurtsever,  hem ABci olmaya çalışan zihniyettir.   Türkiye AB süreci denen tuzakta kaldıkça adım adım Yugoslavya’nın akıbetine doğru ilerleyecektir.   Şemdinli'yle Kosova arasındaki mesafe bazılarının sandığından daha kısadır.