Siyaset17 Kasım 2005 00:00

Büyük resim - Hasan Ünal

Amaç açık. Susurluk hikayeleriyle bölgedeki polis timlerinin morali bozulmuştu. Sıra şimdi jandarmada. Zaten Katılım Ortaklığı Belgesi’nde köy koruculuğu sisteminin derhal lağvedilmesi talebi var. Jandarma bölgeden çekilip, köy koruculuğu da lağvedilirse, bölge tam manasıyla PKK’nın etkili denetimine bırakılmış olur. Ortalama Kürt kökenli insan, devletin bu bölgeyi PKK’ya bıraktığını düşünerek onlara yamanmanın yollarını aramaya başlar.Ardından bir kaç ilde toplu kalkışma ve zorla yönetime el koyma senaryoları devreye girer. Derken mesele, bir çatışma bölgesi statüsü kazanır ve arkasından da Türkiye’ye ‘madem ki orada bir çatışma var; o halde bölgeye uluslararası barış gücü yerleştirmek lazımdır’ denilmeye başlanır. Nasıl olsa bu hükümetin kabul etmeyeceği her hangi bir şey, içine sindiremeyeceği bir muamele görünmüyorlevitra and diabetes diabetes sexuality treatment sexual dysfunction in diabetesdiscount drug coupons click free discount prescription cardcialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer couponkamagra link kamagra gel

Şemdinli’de başlayan ve hafta sonunda Güneydoğu’nun büyük bir bölümüne sıçrayan, sonra da Yüksekova’da toplumsal çatışma görüntüsü kazanan olayların perde arkasını iyi anlamak lazım. Bir anda ortaya atılan ‘Susurluk’ dedikoduları ne taraftan bakılırsa bakılsın inandırıcı görünmüyor. İşin kötüsü bu ‘derin devlet’ senaryoları aslında resmin bütününü gizlemeye yönelik girişimlere benziyor.
Zaten hadise üzerine başlatılan soruşturma, işin bir örtülü operasyon olduğu ihtimalini azaltıyor. Ama hadise üzerine patlak veren olaylardan amacın ne olduğunu tesbit etmek mümkün. Özetle söylemek gerekirse, bir gün saat 12.15 sularında Şemdinli’nin tek pasajındaki tek kitapçı dükkanına bir bomba atılıyor. İki dakika içinde yüzlerce kişilik bir kalabalık toplanarak, olayı jandarma özel timlerinin yaptıklarını söyleyerek galeyan oluşturuyor.
Pasajın etrafında bulunan jandarma personeline saldırıyor. Polis noktasını tahrip ediyor. Devlete ait bütün semboller ve bayrak tahrip ediliyor ve bir aralık şehrin girişine PKK el koyuyor. Bu arada müzakere/mütareke basını ve televizyonları ‘Susurluk’ yaygarasını yaymaya başlıyor. Bu sayede toplu ayaklanma gösterisinin üstü örtülüyor. Kitapçının PKK’lı olduğu; on yılı aşkın bir süre içerde yattığı ve AKP’nin dağa dönüş affı sayesinde çıktığı ısrarla gizleniyor. Bir kaç gün içerisinde bölgenin pek çok il ve ilçesinde toplu kalkışma senaryoları devreye sokuluyor. Her yerde PKK bayrakları, her yerde Öcalan posterleri vs.
Amaç açık. Susurluk hikayeleriyle bölgedeki polis timlerinin morali bozulmuştu. Sıra şimdi jandarmada. Zaten Katılım Ortaklığı Belgesi’nde köy koruculuğu sisteminin derhal lağvedilmesi talebi var. Jandarma bölgeden çekilip, köy koruculuğu da lağvedilirse, bölge tam manasıyla PKK’nın etkili denetimine bırakılmış olur. Ortalama Kürt kökenli insan, devletin bu bölgeyi PKK’ya bıraktığını düşünerek onlara yamanmanın yollarını aramaya başlar.
Ardından bir kaç ilde toplu kalkışma ve zorla yönetime el koyma senaryoları devreye girer. Derken mesele, bir çatışma bölgesi statüsü kazanır ve arkasından da Türkiye’ye ‘madem ki orada bir çatışma var; o halde bölgeye uluslararası barış gücü yerleştirmek lazımdır’ denilmeye başlanır. Nasıl olsa bu hükümetin kabul etmeyeceği her hangi bir şey, içine sindiremeyeceği bir muamele görünmüyor.
Kıbrıs’ta da aynı senaryo zaten devrede. Amerika’yı ziyaretinin ardından Türkiye karşıtlığı konusunda cesareti artmış görünen Mehmet Ali Talat, Ek Protokol’ün TBMM tarafından onaylanması halinde nasıl bir stratejiyi devreye sokacağının işaretlerini geçtiğimiz aylarda ortaya koydu. Önce milli makyajlı laflarla Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek Ek Protokol’ü onayladığı; bu durumda Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin çıkarlarının giderek farklılaştığı yönünde başlayacak olan propagandalar, bir süre sonra ‘Türkiye bizi sattı’ noktasına varır.
Ardından ‘Türkiye bizi satmışken egemenlik ve siyasi eşitlik iddiasında bulunamayız’ lafları, nihayette ‘biz bir an evvel AB vatandaşları olalım ve AB hukuku içerisinde kendimizi savunalım’ tezine dönüşecektir. Ondan sonrası kolay. Önce AB vatandaşları olarak Rumlara teslim olmak gerekecek. Bunun için de Türk askerinin adadan çekilmesi şart. Bu da mevcut şartlarda pek zor olmayacak. AKP hükümeti ‘Kıbrıs halkı böyle istiyorsa biz ne yapalım’ mazeretine sarılacak. Ve sonuçta başta Amerika ve İngiltere olmak üzere AB’nin de dahil olduğu bir koro Türkiye’ye ‘adadan çık’ demeye başlayacak.
Yani ‘kuzu kuzu’ çekilme senaryosu gerçekleşecek. Güneydoğu’ya yabancı barış gücü yerleştirilir ve Kıbrıs’ta toptan teslime gidilirse hiç şaşırmayalım. Bu günler pek uzağımızda görünmüyor. Görmek isteyen gözler için her şey çok açık...