AB12 Kasım 2005 00:00

‘Paris’in Hayalet Banliyölerinde...’ Ataol Behramoğlu

Bu Fransa'yı da, tıpkı ''hayalet banliyö'' gibi, onu az çok içinden yaşayıp tanımış olan anlayabilir. Bu Fransa, temel insan hakları, sosyal haklar alanlarında küçümsenemeyecek bir düzeye ulaşmış olmakla birlikte toplumsal eşitsizliğin en kabul edilemeyecek koşullarda yaşandığı, bunun yanı sıra da kendinden saymadığını küçük görmeye, aşağılamaya koşullanmış bir ülkedir. Sömürgeci, ırkçı geçmişin izleri en derin biçimde varlığını sürdürmektedir ve bunlar, yaşadığımız günlerde tanık olunduğu gibi, gerektiğinde en kaba biçimleriyle ortaya çıkmaktadır. naproxennatrium go naproxen kruidvatescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholcialis walgreen coupon cheap cialis cialis coupon

1980'lerdeki yurtdışı ''sürgün'' yıllarımın ürünlerinden ''Paris Şiirleri'' dizisini oluşturan şiirlerden birinin ilk iki dizesi şöyledir:

 

''Paris'in hayalet banliyölerinde

 

Boğuntunun sessiz çığlığını duydum...''

 

Alışılmadık bir Paris imgesi olsa gerek bu... Ve sözü edilen ''boğuntu'' yu, sadece ''cafe'' lerin, resim galerilerinin, müzelerin, kitabevlerinin, içeriği ve servisiyle gerçekten zarif Fransız mutfağıyla birlikte dünyanın bütün göz zevklerini ve damak tatlarını ayağınıza getiren restoranların, Montmartre ya da Eiffel'in, gizemli Notre Dame'ın, ışıklı feribotların süslediği Seine Nehri'nin Paris'ini değil, bu Paris'i çepeçevre kuşatan ''banliyö'' lerin, yoksul semtlerin gri, ışıksız, kederli yaşamına ortak ya da hiç değilse tanık olmuş biri anlayabilir... Fakat kâğıt üstünde bütün bunların hepsi Paris'tir ve ''asıl'' kenti çepeçevre saran tüm bu banliyölerde yaşayan herkes Parislidir ya da kendini öyle tanımlar... Doğrusu da budur... Paris ve Parisli eninde sonunda bütün bu toplamın ortalamasıdır, öyle olmak zorundadır...

 

****

 

Sözünü ettiğim dönemde, düzgün bir iş (gelir) ve kiralık konut edinme sürecinde, henüz tek göz bir odada yaşamaktayken, ''yasal'' hakkımız olarak HLM (sosyal konut) başvurusunda bulunmuştuk. Bir gün yanıt geldi ve önerilen konutu görmeye gittik. ''Paris'in hayalet banliyöleri'' nde, çoğunlukla kara derili göçmenlerin yaşadığı, bildiğimiz Paris'in belki yüz kilometre dışında, trenden sonra da bir hayli yürüyerek ulaşılan bir yerdi burası... Ana binanın girişinde bir yağ ve pislik kokusuyla karşılandık. Duvarlar, asansörün kapısı ve içi sanki bu kokuyla sıvanmış, ona uygun yazılar ve görüntülerle bezenmişti... Daha ileriye gitmeye gerek görmeyip kentin merkezlerinden birinde bir apartmanın çatı katındaki sekiz metrekarelik odamıza döndük. (Penceresinden hiç değilse Monmartre görünüyordu...) Ve yine hem yasal zorunluluk hem nezaket gereği, önerilen konutu istemediğimizi, insanca yaşanır bir yer olarak görmediğimizi ilgili kuruma yazılı olarak bildirdik. Aldığımız yanıtta; bu yazı sanki hiç yokmuş, sanki ilk başvurumuz ilk kez yanıtlanıyormuş gibi, sosyal konut isteğimizin reddedildiği bildiriliyordu... Açıkça bir ikiyüzlülüktü bu. Söz konusu kurum, önerdiği sosyal konutun ''göçmen'' tarafından geri çevrilmiş olmasını anlayamamış, içine sindirememiş, önceki ''olumlu'' yanıtını yok sayarak ''küstah'' göçmene ''haddini bildirmek'' istemişti... Bu Fransa'yı da, tıpkı ''hayalet banliyö'' gibi, onu az çok içinden yaşayıp tanımış olan anlayabilir. Bu Fransa, temel insan hakları, sosyal haklar alanlarında küçümsenemeyecek bir düzeye ulaşmış olmakla birlikte toplumsal eşitsizliğin en kabul edilemeyecek koşullarda yaşandığı, bunun yanı sıra da kendinden saymadığını küçük görmeye, aşağılamaya koşullanmış bir ülkedir. Sömürgeci, ırkçı geçmişin izleri en derin biçimde varlığını sürdürmektedir ve bunlar, yaşadığımız günlerde tanık olunduğu gibi, gerektiğinde en kaba biçimleriyle ortaya çıkmaktadır.

 

****

 

Faşist eğilimli İçişleri Bakanı ( Nicolas Sarkozy ), ''döküntüler'' (rebut) diye söz ediyor banliyölerde ayaklanan ve çoğu besbelli ki on sekiz yaşın altında olan ayaklanmacılardan... (Bir köşe yazarımız / C. Ülsever /, konuyla ilgili yazısında doğru saptamalar yapmış olmakla birlikte, ayaklanan binlerce genci ''serseriler'' diye niteleyerek Sarkozy ile ağız birliği etmiş oluyor.) Binlerce ''döküntü'' ya da ''serseri'' , bu ''Batı'' toplumunda (ve benzerlerinde) bir anda mı oluştu? Şimdi Fransa'da yapılmak istendiği gibi, suçlu bulunanların (çoğunluğunun, belki tamamına yakınının doğum yeri olan bu ülkelerden) sınır dışı edilmeleri, sorunu temelden çözebilecek mi? Değer verdiğim bir başka yazar (G. Aktan) ayaklanmacılardan ''Müslüman gençler'' diye söz ederken bence eksik ve sığ bir tanım yapıyor; böylece de Fransız basınında ''Türkiye'nin İslamcı başbakanı'' diye nitelenerek ''türban'' açıklaması ''kişisel kanı'' olarak görülüp ciddiye alınmayan kişinin (bkz. Liberation, 10.11.05) bu açıklamasını ister istemez destekler bir konuma düşüyor... Daha da vahimi, ''milliyetçilik'' (ondan da öte, yurtseverlik) konularında belirgin alerjiye sahip olduğu bilinen bir yazarın Fransa'daki ayaklanmayı bu ülkedeki ''milliyetçi'' yükselişe bir tepki olarak değerlendirdiğini okuyoruz.. Bu yazara göre, bu ülkede Avrupa Birliği Anayasası taslağına olumsuz oy verilmesi de yükselen milliyetçiliğin sonucu imiş. Aynı yazar aynı yazıda, sözü kendi ülkemize getirerek bizde de yükselen milliyetçiliğin, varoşlarda (herhalde Kürt kökenli yurttaşların) ayaklanmasına yol açabileceği imasında bulunuyor... Böylesine bir koşutluk, kafa karışıklığının mı, başkaca saplantıların sonucu mudur, bilemiyorum. Bizde; Fransa'daki ve benzer ülkelerdeki sömürgeci kökenli, o insanların neredeyse genlerine işlemiş ırkçılık hiçbir zaman olmadı. Bunca kışkırtmaya karşın ima edilen ayaklanmaların görülmeyişi ya da sınırlı kalışı bundandır. (Bir gün bu türden ayaklanmalar gerçekleşirse, korkarım ki bu yönde kışkırtmaların ya da ''türbancı'' provokasyonların sonucunda olacaktır.) Paris'in ''hayalet banliyöleri'' nde patlak veren ayaklanmaya gelince, o çocukların da kendilerini Fransız saymadıklarını, yeri geldiğinde ''Fransız'' olmayanı küçümsemediklerini ve oy verme yaşındakilerin çoğunun da (tıpkı ak derili Fransızlar gibi) ''milliyetçi'' dürtüden çok, ekmeği başkasıyla paylaşmak korkusuyla Avrupa Birliği Anayasası taslağına olumsuz oy vermediklerini nereden biliyoruz?

 

Toplumsal olayları, özellikle bu son örnekteki gibi yetersiz bilgi ya da önyargıyla irdelemeye kalkışmak, en hafif deyimiyle hafiflik oluyor.