AB9 Kasım 2005 00:00

Egalité, Liberté... Ya Realité - Ergin Yıldızoğlu 

Paris'te, 27 Ekim'de çoğunluğu Kuzey Afrikalı ve Müslüman gençlerle polis arasında çıkan çatışmalar Lille'den Nice'e, Nantes'dan Strasbourg'a kadar bir düzine kenti etkisi altına alarak yayıldı. Fransız hükümeti şaşkınlık içinde; pazartesi gecesi bazı Paris semtlerinde sokağa çıkma yasağı ilan etmek zorunda kaldı. Siz Bağdat'a gitmediniz ama... ABD'de 'neo-con' eğilimli, örneğin Baltimor Sun, The Washington Times, New York Post, The Weekly Standart gibi yayınların yorumları çok ibret verici. Onlar, olaylara, “Siz Bağdat'a gitmediniz, Bağdat size geldi. Şimdi sizin de bir savaşınız var” diyerek “Paris'te intifada” ... gibi tanımlamalarla yaklaşıyor, Fransa'daki Müslümanlar ile, “yükselen Yahudi düşmanlığı” , çatışmalarla, Mağripli Arapların 8. yüzyıldaki istilası arasında paralellik kuruyor, çok açık bir biçimde “uygarlıklar çatışması” söylemini kışkırtıyorlar. naproxennatrium site naproxen kruidvatsymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenamicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg

Bizde de kimi kulağı dışarıda siyasetçiler, olaylarla türbanın yasaklanmasını ilişkilendirerek bir şeyler demeye çalışıyorlar.

Ancak yaşam, dogmatik genellemelerle, oportünist propagandalarla açıklanamayacak kadar karmaşık. Fransa'da muhafazakâr, merkez ve merkez sol yayınlardan, sırasıyla Le Figaro, Le Monde ve Liberation'un yorumlarına göre olayların kaynağında dini etkenler değil, esas olarak toplumsal koşullar var. Nitekim, Fransız devletiyle yakın ilişki içinde çalışan Müslüman liderlerin, olayları durdurmak için verdikleri fetvalar etkili olamıyor. Nasıl olsun! Olaylara katılanlar, üçüncü kuşak göçmen gençler, Fransa'da doğmuş büyümüş, aralarında camiye gidenler olsa bile, çoğunluğu Fransız işçi sınıfının geri kalanı gibi, içki içiyor, dans ediyor, uyuşturucu kullanıyor, aynı popüler kültürü paylaşıyor. Dini, hele ılımlı İslamı ise zaten bir türlü geçinemedikleri büyükleri temsil ediyor.

Olaylar, çoğunluğu Afrikalı göçmenlerden (ama beyazların da bulunduğu) oluşan işçi sınıfının, işsiz lümpen proletaryanın yaşadığı mahallelerde patladı. Buralarda, nüfusun yarısı 25 yaşın altında, işsizlik yüzde 30-40. Yoğun polis varlığı, sık kimlik kontrolü, polis tacizi ve çete düzeni, günlük yaşamın bir parçası. Kısacası, etnik ve sınıf çelişkilerinin, yoksulluğun çok yoğun yaşandığı bölgeler buraları.

Fransız Cumhuriyeti'nin “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” prensipleri ile bu bölgelerdeki gerçeklik arasında derin bir uçurum var. Devletin göçmenlik konusuna salt bu ilkelerle dayanan ikiyüzlü yaklaşımı, gerçekte sosyo-ekonomik açıdan eşit olmayan grupların arasındaki eşitsizliği, farklı etnik, dini gruplar arasındaki kuşkuyu, hatta düşmanlığı kurumsallaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Evdeki sömürgeler

Aslında, bu göçmen nüfus, başlangıçta sömürgeci ülkelerin toprağına ucuz işgücü olarak getirildi. Böylece sömürge hakları da tarihte ilk kez, gelip sömürgeciyle, bizzat onun toprağında karşılaşmaya başladılar. Gelenler, karınları doyduğu sürece aşağılanmaya katlanmayı kabul ettiler, uzun süre sorun çıkarmadılar. Ancak denge “küreselleşme” döneminde hızla bozulmaya başladı. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri, neoliberal politikalar aracılığıyla ekonomik olduğu kadar, siyasi ve kültürel olarak da talan edilmeye uygun bir biçimde şekillendirilirken (yeniden sömürgeleştirilirken), talan etmeye gelenlerin, buralardaki halkın refahı, toplumsal dokunun kırılganlığı ile ilgilenmemeleri doğaldı . Ama çözülen toplumsal dokunun kustuğu nüfusun, medya aracılığıyla sürekli yaşam tarzı özendirilen merkez ülkelere, sömürgecilerin topraklarına, bu kez davetsiz misafir olarak göç etmeye başlaması da kaçınılmazdı.

Bu son küreselleşmecilik dalgasında gördük ki uluslararası sermaye, uluslararası alanda ayakta kalabilmek için, kendi ülkesinde halkın refah düzeyini, toplumun dokusunu göz ardı ederek neoliberal politikaları dayattı. Diğer bir deyişle, artık uluslararası sermaye, gelen göçmen işçilerin yanı sıra kendi halkını da sömürge halkı gibi görüyor. Uluslararası sermaye, kendi ülkesini de sömürgeleştiriyor.

Böylece, neoliberalizmin etkisiyle, artık hem sömürgeci ülkeye gelen göçmenlerin cepleri para görmüyor, toplumsal hakları sürekli kısıtlanıyor, toplumdan dışlanıyorlar hem de sömürgecinin kendi işçi sınıfı, ırkçılığın yardımıyla, “Ben neden, kendi ülkemde, geri kalmış ülke halkı gibi, üstelik de yaşam tarzımı, kültürümü ve dinimi tehdit eden yabancılarla birlikte yaşamaya zorlanıyorum” diye düşünmeye başlıyor... Bu çok patlayıcı bir karışım.

İşte, tam da bu karışım, küreselleşmeciliğin iflas ettiğini, Latin Amerika'da, ABD'de, Avrupa'ya kadar toplumsal sorunun geri geldiğini gösteriyor. Fransa'daki ayaklanmalar da bu daha başında olduğumuz sürecin organik bir parçası.