ABD’nin Küresel Savaş Stratejisi - Birol Ertan
ABD, dünya egemenliğine ve küreselleşmeye temel engel olarak "ulus-devlet yapılanmasını" görmektedir. Bu yapı, ekonomik, politik, kültürel ve psikolojik açıdan Amerikan egemenliğine ve küreselleşmeye büyük tehditler barındırmaktadır. Bu yapının zayıflatılmasının iki bileşeni bulunmaktadır. Bu bileşenlerden ilki, ulus-devletin üstten yıpratılmasıdır. Bu ise BM, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB gibi ulus ötesi oluşumların desteklenmesi, yenilerinin kurulması ve güçlendirilmesidir. Böylece, ulus-devletin egemenliğini sınırlayan ulus-üstü oluşumlar oluşturulmuş/güçlendirilmiş olacaktır. Ulus-devleti zayıflatan ikinci bileşen, "devlet-altı" örgütlenmeler ve meydan okumalar yoluyla ulus ya da devlet egemenliğinin sınırlandırılmasıdır. Bu ise özellikle Soros Vakıfları, ABD destekli çesitli grup ve araştırma-inceleme vakıfları, araştırma merkezleri gibi Sivil Toplum Örgütleri yoluyla ulus-devletin gücünün zayıflatılması ve küreselleşmenin gereklerinin savunulması yoluyla yapılacaktır. Ayrıca, ulus-devletin güçsüzleştirilmesi için bölgesel çatışmaların körüklenmesi, iç savaşların desteklenmesi, devletin küçültülmesi, özelleştirmenin teşvik edilmesi gibi politikalar desteklenmektedir. Bu iki bileşenin amacı, ulus-devletin güçsüzleşerek ABD'nin "Küresel Devlet" oluşturma politikasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.new prescription coupons lilly cialis coupon online cialis couponssitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectsoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin
Bu yazı, ABD’nin Ortadoğu politikası konusunda bazı ipuçlarının yakalanmasına yönelik teorik bir çalışma olarak hazırlanmıştır. ABD'nin Ortadoğu politikalarının anlaşılması için yeni yüzyıla yön veren teorik çalışmalar olarak ulus-devlet, Uygarlıklar Çatışması, Küreselleşme ve Küresel Savaş gibi kavramların tartışılması ve anlaşılmasında yarar bulunmaktadır.
Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde "Uygarlıklar Çatışması" isimli bir makale yazmıştır. Bu makalesi 1996'da kitaba dönüştürülen Huntington'ın tezi, büyük ilgi çeker. Afganistan işgaliyle yeniden gündeme gelen bu tez ile ilgili kapsamlı bir eleştiriye rastlamış değiliz. Bir kaç dergide çıkan eleştirilerde ise, Huntington'ın savının, eleştirilmesi yerine, Batı karşıtlığı teması üzerine oturtulmuş değerlendirmelerle adeta desteklendiği ve dinleri karşı karşıya getiren yaklaşımlarla özensiz değerlendirmeler yapıldığı görülmektedir. Uygarlıklar çatışması savını eleştirmeye dönük yetersiz ve tutarsız yaklaşımlara tepki olarak "uygarlıklar çatışması" tezinin gerçekçi bir değerlendirmesinin ve eleştirisinin yapılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.
Huntington, dünyadaki uygarlıkları yedi temel gruba ayırmaktadır. Bunlar; Batı uygarlığı, İslam, Hint, Ortodoks-Islav, Latin Amerika, Japon ve Afrika uygarlıklarıdır. Bu değerlendirmelerde bazı ülkelerin durumu kesin açıklığı ile belirlenememekte ve iki uygarlık arasında bir noktada bulunduklari öne sürülmektedir. Önümüzdeki yüzyılda kültürlerin temel çatışma kaynağı olacağını belirleyen Huntington, ideolojiler ve ülkeler arasındaki eski çatışma ve çatışma kaynaklarının önemini yitireceği öngörüsünü yapmaktadır. Batı uygarlığı ile İslam, Japon, Hint, Latin Amerika, Ortodoks-Islav ile Afrika gibi farklılaştırmaları yaparken, bunlar arasındaki tarihsel ve kültürel farklılıkları kaynak olarak gösteren Huntington; ulusal siyasal kültürün öneminin giderek zayıfladığını düşünmektedir.
ABD, dünyadaki egemenliğini iki temel teorik açılım üzerinden yürütmeyi sürdürmektedir. Bunlardan ilki, "ulus-devletlerin güçsüzleştirilmesi", diğeri ise "uygarlıkların kristalleşmesi"dir.
ABD, dünya egemenliğine ve küreselleşmeye temel engel olarak "ulus-devlet yapılanmasını" görmektedir. Bu yapı, ekonomik, politik, kültürel ve psikolojik açıdan Amerikan egemenliğine ve küreselleşmeye büyük tehditler barındırmaktadır. Bu yapının zayıflatılmasının iki bileşeni bulunmaktadır. Bu bileşenlerden ilki, ulus-devletin üstten yıpratılmasıdır. Bu ise BM, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB gibi ulus ötesi oluşumların desteklenmesi, yenilerinin kurulması ve güçlendirilmesidir. Böylece, ulus-devletin egemenliğini sınırlayan ulus-üstü oluşumlar oluşturulmuş/güçlendirilmiş olacaktır. Ulus-devleti zayıflatan ikinci bileşen, "devlet-altı" örgütlenmeler ve meydan okumalar yoluyla ulus ya da devlet egemenliğinin sınırlandırılmasıdır. Bu ise özellikle Soros Vakıfları, ABD destekli çesitli grup ve araştırma-inceleme vakıfları, araştırma merkezleri gibi Sivil Toplum Örgütleri yoluyla ulus-devletin gücünün zayıflatılması ve küreselleşmenin gereklerinin savunulması yoluyla yapılacaktır. Ayrıca, ulus-devletin güçsüzleştirilmesi için bölgesel çatışmaların körüklenmesi, iç savaşların desteklenmesi, devletin küçültülmesi, özelleştirmenin teşvik edilmesi gibi politikalar desteklenmektedir. Bu iki bileşenin amacı, ulus-devletin güçsüzleşerek ABD'nin "Küresel Devlet" oluşturma politikasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.
ABD, ulus-devlet ile savaşırken, önemli bir savaş alanı daha oluşturmuştur: Ulus-devletler gibi küreselleşmeye direnen Siyasal İslam, ABD politikalarının hedefi durumuna gelmiştir. Bu nedenle, Ortadoğu, Amerikan politikalarının ilk aşamadaki uygulama merkezine dönüştürülmüş ve Siyasal İslam ile ulus-devlet yapılanmalarının çökertilmesi anlamında kapsamlı bir dünya savaşı (Küresel Savaş) başlatılmıştır. Amerika'nın Ortadoğu politikalarını bu kapsamda değerlendirmek gerekmektedir.
ABD'nin açmazları
ABD Küresel Savaş stratejisinin gerçek anlamda ciddi eksiklikler barındırdığı görülmektedir. Her şeyden önce, "uygarlıklar çatışması" savı, bugünün temel kültürünü ve bütün anlamıyla yaşam biçimimizi belirleyen ‘ulus-devlet'in küçümsenmesine dayalıdır. Ulus-devlet'i küçümsemek, bugünün dünyasında mevcut olan çatışmaların temel kaynağını gizlemek ya da en azından dikkate almamak anlamına gelmektedir. Bu anlamda tez, küreselleşme söyleminin tamamlayıcı bir parçası olarak görülmelidir. Ne var ki, bugünün dünyasında temel farklılaşma olarak en etkin öğe, yaşayan ülkeler ve uluslar olmaya devam ediyor. Bunu görmezden gelmek, ulus-devlet ötesi çatışmalar üreterek ulus-devletin etkisini azaltmak çabasıyla yapılsa bile, gerçeklerden kaçmak ya da gerçekleri görmezden gelmek demektir ki, bu tutarlı ve bilimsel bir yaklaşım sayılamaz. Günümüzün kültür ve uygarlık düzeyini oluşturan temel öğelerin de ulus-devletler olduğunu dikkate alırsak, "uygarlıkları farklılaştırma ve farklılıklardan egemen bir Batı uygarlığı ortaya çıkarma"yı hedefleyen bu sav, baştan yara almış olmaktadır.
Uygarlıklar çatışması savında, uygarlık farklılaştırmaları yapılırken de nesnel ölçütler kullanılmış değildir. İslam, farklılaşma ve çatışma kaynağı oluyorken, hristiyanlık ve musevilik neden olmuyor? Bu nedenle, Küresel Savaş, Siyasal İslam’a yönelmekte, diğer dinler ise bu savaşta ABD yanında saf tutmaya zorlanmaktadır. Bu zorlamanın ne ölçüde başarı kazanacağı zaman içinde görülecektir. Ancak, İslam dışındaki dinler de, küreselleşmenin uzun dönemde kendileri için de ciddi tehditler getireceğini kisa zamanda algılayacak ve ABD politikalarına destek olmaktan kaçınacaktır.
Uygarlıkların çatışması savına dayanan ABD politikaları, özellikle 21. yüzyılda dünya gündemini belirleyecek bir gündem olarak seslendirilmesine karşın, devingen olmayan yaklaşımı nedeniyle direnç gösteren tarafları çeşitlendirerek ve güçlendirerek kısa zamanda çözülmeye ve başarısızlığa mahkumdur. Uygarlıkların birbirlerine yakınlaşma ve uzaklaşma gizil güçlerini dikkate almadan, bazı uygarlıkların yok olması, yenilerinin oluşturulması, bazılarının bütünleşmesi gibi değerlendirmelerden uzak bu bakış açısı, devingen olma niteliginden yoksundur. Bu niteliği nedeniyle, kuramın pratiği açıklama konusundaki yetersiz olduğu görülebilir. Amerika'nin Küresel Savaşını dayandırdığı önemli bir teorik yaklaşım olan "uygarlıkları farklılaştırma ve tek uygarlık oluşma" çabası, durağan niteliğiyle geleceği açıklamak konusunda baştan yetersiz kalmakta ve yeni yüzyılı biçimlendirme araçlarından yoksun bulunmaktadır.
Ulus devletler ve burjuva
Küresel Savaş stratejisi, uygarlıkları biçimlendiren uluslar, ülkeler, sınıflar, kültürler, çıkar kümeleri ve çatışma kaynakları önemsemeksizin, ulus-devlet ötesi yeni birlikler ve çatışmalar varsayma ya da oluşturma çabasındadır. Ancak, bütün bu eksikliklerine karşın, küresel bir dünya devleti ya da gücü oluşturma çabasının ideolojik niteliği gözlerden kaçırılmamalıdır. Feodal yapıya karşı mutlak monarsiyi destekleyen burjuvazi, ayakları üzerinde durmaya başlayınca demokrasi adına devletin küçültülmesini savunmuş ve liberalizm, bir burjuva ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Çokuluslu şirketler ve sermayenin genişlemesinin önünde bir engel olarak görülen ulus-devlet fenomeni de, güçlenen ve ulusal nitelikleri aşan burjuvazi için elbet bir gün engel olarak görülecektir. Küreselleşme söylemi, işte bu aşamanın sözel altyapısını oluşturmaktadır. Ulus-devlete karşı açılacak savaş; bir yandan ulus-devlet ötesi bölgesel ve siyasal örgütlenmelerin oluşturulması ve güçlendirilmesi (AB gibi) pratiği ile beslenirken; öte yandan, evrensel değerler, sınırsız iletişim, uluslararası ekonomi, sınıraşan ekolojik sorunlar gibi kavramlarla ulus-devlet ve milliyetçilik olgularına karşı kuramsal bir söylem oluşturma yoluna girmiştir.
ABD'nin Küresel Savaş politikası da, ulus-devleti küçümseyen ve önemsemeyerek etkisini giderek azaltan bir olgu olarak gören; bunun yerine, uygarlıkların çatışmasını ya da savaşımını öne çıkaran yaklaşımıyla küreselleşme söyleminin önemli tamamlayıcılarından birisidir.
Kısacası, ABD'nin ulus-devletlere ve Siyasal İslam’a karşı açtığı savaş, Küresel Savaş stratejisinin bir parçasıdır. İçinde barındırdığı ciddi çelişkiler ve dünyadaki gerçek güç dengelerini yanlış hesaplamasından dolayı bu strateji, yalnızca güç ile istediklerini yapmaya çalışan bu strateji, başarısızlığa mahkumdur.