Ulusal Tasarruf Kavramına Ne Oldu? - Erinç Yeldan
DYY (doğrudan yabancı yatırım) akımlarından sağlanan döviz girişleri çoğunlukla yapay bir döviz bolluğu yaratmakta ve doğrudan doğruya tüketim harcamalarını kamçılayarak ulusal tasarrufları caydırmaktadır. Sonuçta, ülke içindeki toplam sabit sermaye yatırım hacmi de beklentilerin tersine, düşmektedir. Öte yandan, ulusötesi tekellerce satın alınmış olunan yerli şirketlerin yarattığı kârların artık yurtdışına transfer edilmesi sonucunda cari işlemler dengesindeki bozulma daha da derinleşmektedir. Örneğin UNCTAD verilerine göre 1990-98 arasında gelişmekte olan ülkelere yönelen DYY'nin toplamı 500.8 milyar dolara ulaşmış iken bu ülkelerden toplam 217 milyar dolarlık kâr transferi yapılmış ve dolayısıyla bu ülkelere olan toplam net transfer yarı yarıya azalmıştır. new prescription coupons sporturfintl.com online cialis couponscialis manufacturer coupon cialis coupons and discounts drug coupon cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenabuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plus
Türkiye'nin resmi kurumlarınca ekonominin seyri üzerine çeşitli vesileler ile (Niyet Mektupları, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, Kalkınma Öncesi Katılım Programı vs.) raporlar yayımlanmakta. Son yıllarda bu tür raporların ilginç bir ortak özelliği göze çarpıyor: Türkiye ekonomisini inceleyen resmi raporların hiçbirinde artık ulusal tasarruf kavramı yer almıyor. Yatırım kavramı da sadece bir iki paragrafta geçiştiriliyor. Daha ilginç olanı, yatırım sözcüğünün artık sadece doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını teşvik etmek bağlamında kullanılması. Söz konusu yabancı sermayeyi teşvik politikaları arasında da özelleştirme hedefleri en ön planda yer alıyor.
Bu elbette rasgele bir olgu değildir. Türkiye neoliberal ideolojinin öğretilerine uyarak, ekonominin geleceğini salt bir hedefe indirgemiştir: Yabancı sermayeyi her ne pahasına olursa olsun ulusal ekonomiye çekmek. Bu karar o derece katı uygulanmaktadır ki, söz konusu politikalara eleştirel gözle bakanlar hemen ''vatan haini'' ve ''çağdışı'' suçlamalarına maruz kalmaktadır.
****
Dünya Bankası verilerine göre gelişmekte olan ekonomilere akan net doğrudan yabancı yatırımlar (DYY) 2003'te 152 milyar dolar, 2004'te de 165.5 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir. Söz konusu rakam aslında dünya toplam DDY akımlarının sadece üçte birine ulaşmaktadır. Yani DYY kararlarında belirleyici olan olgu, bu akımların hâlâ gelişmiş ülkeler arasında seyretmesidir. Dahası, gelişmekte olan ülkelere yönelik yabancı sermaye akımlarının son derece sınırlı bir coğrafyaya yöneldiği görülmektedir. Sadece Çin, gelişmekte olan ülkelere yönelen DYY'nin üçte birini almakta, Brezilya ve Meksika ile birlikte söz konusu toplamın yarısından fazlasına ulaşmaktadır. Dolayısıyla doğrudan yabancı sermaye yatırımları olgusu, aslında son derece dar ve çoğunlukla olağandışı iktisadi konjonktürlerin belirlediği coğrafi bölgeler ile sınırlıdır.
DYY'nin özendirilmesinden umulan yararların başında, yabancı sermayenin ''ileri'' teknoloji transferi yoluyla iş sahaları açarak istihdam yaratması beklentisi gelmektedir. Ancak gelişmekte olan ülkelere yönelen yabancı sermaye yatırımlarının niteliğine baktığımızda, bu tür akımların yeni yatırım yapmaktan ziyade, var olan şirketlerin satın alınması ve/veya şirket birleşmeleri amacıyla hareket ettiği görülmektedir. UNCTAD'ın verilerine göre 1990'larda gelişmekte olan ülkelere yönelen DYY'nin yarısından fazlası şirket satın alımları şeklindedir. Eğer Çin bu verinin dışında tutulursa, şirket satın alımları söz konusu toplamın yüzde 72'sine ulaşmaktadır. Yani doğrudan yabancı sermaye yatırımı verileri aslında gelişmekte olan ülkelerin iktisadi üretim merkezlerinin ulusötesi tekellerce satın alınması hadisesini yansıtmaktadır. Çoğunlukla bir mülkiyet değişiminden ibaret kalan bu sürecin, çağdaş teknolojileri az gelişmiş dünyaya taşıyarak istihdam ve üretim artışlarına yol açacağı beklentisi, en basit ifadeyle safiyane bir mitoloji öyküsüdür.
Bu süreçte daha belirleyici olan olgu ise gelişmekte olan ülkelerde sürdürülen özelleştirme programlarıdır. Gelişmekte olan ülkeler, özelleştirme koşullandırmaları ile bir yandan üretken sermayelerini ulusötesi şirketlere yok pahasına pazarlarken, bir yandan da ''doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını cezbetmek'' için bu şirketlere vergiden muafiyet, ucuz arazi vb. gibi yöntemlerle yeni teşvikler sağlamaya mecbur kılınmaktadır.
****
DYY beklentisinin ardındaki bir başka sav ise doğrudan yabancı sermaye hareketlerinin uzun dönemli döviz girişleri sağladığı ve cari işlemler açıklarının finansmanını kolaylaştırdığıdır. Ödemeler dengesi hesaplarına son derece basit ve düz bir mantıkla yaklaşan bu varsayım, yabancı yatırımların ulusal tasarruf ve yatırım hacmi üzerinde gözlenen olumsuz etkilerini göz ardı etmektedir. DYY akımlarından sağlanan döviz girişleri çoğunlukla yapay bir döviz bolluğu yaratmakta ve doğrudan doğruya tüketim harcamalarını kamçılayarak ulusal tasarrufları caydırmaktadır. Sonuçta, ülke içindeki toplam sabit sermaye yatırım hacmi de beklentilerin tersine, düşmektedir. Öte yandan, ulusötesi tekellerce satın alınmış olunan yerli şirketlerin yarattığı kârların artık yurtdışına transfer edilmesi sonucunda cari işlemler dengesindeki bozulma daha da derinleşmektedir. Örneğin UNCTAD verilerine göre 1990-98 arasında gelişmekte olan ülkelere yönelen DYY'nin toplamı 500.8 milyar dolara ulaşmış iken bu ülkelerden toplam 217 milyar dolarlık kâr transferi yapılmış ve dolayısıyla bu ülkelere olan toplam net transfer yarı yarıya azalmıştır.
****
Türkiye geniş iç pazarı, metropollerindeki arazi rantları ve stratejik coğrafi konumuyla ulusötesi tekellerin iştahını kabartmaktadır. ''Küreselleşen dünyanın çağdaş koşullarına uyun'' propagandası altında, kapitalist dünyanın çekim merkezlerine ''kurumsal çapalar'' aracılığıyla sabitlenmeye çalışılması elbette boşuna değildir.