Siyaset17 Mayıs 2006 00:00

AKP, 28 Şubat’ın alternatifi değil bizatihi kendisidir - Hasan Ünal

28 Şubat bana göre büyük ölçüde basın ve televizyonlar vasıtasıyla yürütülmüş ve bu harekata ordunun bir kesimi bazan açık bazan da kapalı biçimlerde destek vermiştir.28 Şubat girşimine destek veren basın ve yayın kuruluşlarının şimdilerde AKP ile adeta can ciğer kuzu sarması olduklarını hatırlatmakta fayda var. O zamanki kudretli generalin bugünlerde AKP’ye açık veya örtülü destek veren açıklamalarını ve girişimlerini gazetelerden takip etmek mümkün.Kabaca söylemek gerekirse, o zaman REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?28 Şubat girişiminin askeri kadrosunun Türkiye’yi adeta bir kukla derecesinde Amerika-İsrail çizgisine çekmeye çalıştığı biliniyor.naproxennatrium go naproxen kruidvatsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenacleocin 150 mg read cleocin 300 mgrenovation vejle renovation skive renovamicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg

REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
AKP’li seçmenin önemli bir kısmı 28 Şubat olarak adlandırılan uygulamalardan duyduğu rahatsızlıklardan dolayı partisine oy vermiş olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında oy veren vatandaşlar açısından 28 Şubat uygulamalarına duyulan bir tepki söz konusudur. Bu açıdan meseleye bakıldığında AKP 28 Şubat’a alternatif gibi görünür.
Ancak bu çok genel değerlendirme yeterince doğru olmayabilir. Her genelleme gibi bazı doğruları bünyesinde taşısa da, pek çok yanlışı da içermektedir. Örneğin başörtüsü yasağına duyulan tepki, 28 Şubat döneminde adı açıklanmayan üst düzel genelkurmay yetkililerine dayanan haberler – bunların aslının olup olmadığı da meçhul – demokratik görünmeyen başka uygulamalar ortalama dindar ve muhafazakar insanlar arasında ciddi bir tepkiye yol açmıştı.
Ancak AKP’nin bu uygulamalara son vermek iddiası ile iktidara gelmesine rağmen, ısrarla bu sorunların üzerine gitmemesi ve/veya gitmek istememesi akıllara başka sorular getirmektedir. Konuyu anlayabilmek için kapsamlı dış politika analizleri yapmak gerekecektir. Öncelikle 28 Şubat kavramından ne anladığımızı ortaya koymalıyız. 28 Şubat bana göre büyük ölçüde basın ve televizyonlar vasıtasıyla yürütülmüş ve bu harekata ordunun bir kesimi bazan açık bazan da kapalı biçimlerde destek vermiştir.
28 Şubat girşimine destek veren basın ve yayın kuruluşlarının şimdilerde AKP ile adeta can ciğer kuzu sarması olduklarını hatırlatmakta fayda var. 28 Şubat’a destek veren askeri kesim sonraki yıllarda ordu içindeki ağırlığını kaybetti ve büyük ölçüde tasfiye edildi. Ama o zamanki kudretli generalin bugünlerde AKP’ye açık veya örtülü destek veren açıklamalarını ve girişimlerini gazetelerden takip etmek mümkün.
Kabaca söylemek gerekirse, o zaman REFAHYOL hükümetine karşı acımasızca davranan basın-yayın kuruluşları ile 28 Şubatçı askeri kadronun en belirgin ismi bugünlerde AKP ile nasıl bir uyum ve iltisak oluşturmuş olabilirler? Bu iltisakların arka planında neler olmalıdır? Acaba bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde etkili olmuş mudur?
Bu soruları anlayabilmek ve AKP ile bu çevreler arasında nasıl bir iltisak kurulmuş olduğunu görebilmek için meselenin dış politika veçhesini iyi tahlil etmek gerekir.

28 Şubat girişiminin askeri kadrosunun Türkiye’yi adeta bir kukla derecesinde Amerika-İsrail çizgisine çekmeye çalıştığı biliniyor. Ordunun ve diğer kurumlarının Amerika ve İsrail karşıtı olması gerekmez. Ama işbirliğinin ortak çıkarlar üzerine inşa edilmesi gerekir. Örneğin o dönemde PKK’ya destek veren Suriye’ye karşı İsrail ile bir miktar askeri işbirliği yapmak faydalı olabilirdi. Nitekim yapıldı da...
Ancak bu işi Türkiye’yi silah tedariki başta olmak üzere her alanda İsrail’e mahkum ve mecbur edecek bir noktaya taşımak ve İsrail’in Ortadoğu projelerinde Türkiye’yi taşeron gibi sunacak düzeylere götürmek kabul edilemez. Aynı şekilde dünya gücü Amerika’yı yok farzetmek mümkün olmayacağı gibi, Amerika ile ilişkilerde de ittifak esaslarını zedeleyecek şekilde hareket etmeyi kabullenmek doğru olamaz. Amerika’nın Ortadoğu projelerinin bekçisi haline dönüşmek Türkiye’nin çıkarına olmayabilir. Kısacası bu iki ülke ile değişik zaman ve mekanlarda ve değişik düzeylerde işbirliği yapılmasına hemen hemen hiç kimse karşı olmamakla birlikte, bu işbirliğinin patron-taşeron münasebeti haline dönüştürülmesine aklı başında her vatansever karşı çıkacaktır.
İşte 28 Şubat’ı bu patron-taşeron ilişkisini isteyenler şeklinde tanımlamak doğru olacaktır. 28 Şubat sürecinde ortalama dindar-muhafazakar insanları rahatsız eden açıklama, girişim ve uygulamalarda ısrar edenlerin, aynı zamanda Türkiye’nin Amerika ve İsrail ile ilişkilerini bu şekilde yeniden yapılandırmak isteyenler olduğunu unutmamak gerekir. Meseleye bu dış politika perspektifinden bakıldığı zaman AKP’nin neden 28 Şubatın alternatifi değil bizatihi kendisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

28 Şubat’ın kudretli generalini kollayan Amerikalı Yahudi kuruluşlarının şimdilerde fanatizm derecesinde Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına destek verdiklerini dikkate almak lazımdır. Hatta bu kuruluşların Başbakan Erdoğan’a çok daha fazla ihtimam gösterdikleri aşikardır. Pekiyi 28 Şubat’ın uygulayıcıları ve mağdurları nasıl olmuş da aynı Yahudi kuruluşlarında buluşmuşlardır.
Bu noktada oluşan iltisak bizi AKP’nin 28 Şubat mağdurlarına neden yardımcı olamadığı sorusuna da götürecektir. AKP’nin Ortadoğu politikaları ve Amerika-İsrail ikilisine yönelik olarak geliştirdiği daha doğrusu kabul ettiği politikalar ile 28 Şubat’ta ön plana çıkan bir grup askerin yapmak istedikleri her bakımdan örtüşmektedir. Amerika ve İsrail açısından AKP’yi daha kıymetli hale getiren ise, AKP’nin başarılı; buna karşılık söz konusu askeri kanadın ise başarısız olmasıdır. Çünkü söz konusu kudretli general bu politikaları kendi kurumuna tam olarak kabul ettirememiş; buna karşılık AKP büyük bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelmiş ve bu politikaları uygulayacağına söz vermiş gibi davranmaktadır.
Bu iltisaklar AKP’nin iktidara gelmesinde ve halen ayakta kalmasında birinci derecede önemli roller oynamış olmalıdır. Ama aynı iltisaklar AKP’nin sonunu da getirecektir. Örneğin bu kadar büyük cari açığa rağmen, büyükçe bir kısmı Amerika’dan içeri girmiş bulunan sıcak paranın geri gitmeye kalkışmamasının bu iltisaklar ile alakası olsa gerektir. Ve içerde tutulan bu para AKP’nin dış politikasını bir manada ipotek altına almış durumdadır. Suriye ve İran konularında istenenlerin tamamını yerine getireceği sözü veren AKP, eğer bu sözleri yerine getiremeyecek gibi davranacak olursa, o zaman bu para AKP’ye karşı kullanılacak atom bombası olacaktır.

Burada sözü edilen dış politika iltisakları AKP’nin içerde 28 Şubat mağdurlarına yardımcı olacak düzenlemeler yapmasına da imkan vermiyor. AKP bu iltisaklar içerisine oldukça zayıf bir konumda katıldığı için pazarlık edememiş olması kuvvetle muvvetle muhtemeldir. Tek taraflı bir dikte etme yöntemi zaten sırıtıyor. AKP liderleri arada bir geçmişlerini hatırlayarak, Amerika-İsrail ikilisinin Ortadoğu’da yaptıklarını eleştirmeye kalkıştığı zaman kullandığı kelimeler adeta bir muhteva tahliline tabi tutulmakta ve milli muhtevalı-İslami nitelikte kelimeler kullanılmışsa, bunun bedeli AKP’ye ağır ödetilmektedir.
Şeyh Yasin’in öldürülmesi üzerine İsrail aleyhine kullanılan ‘terörist devlet’ nitelemesine yol açan kelimelerin Erdoğan’ın Amerika ve İsrail ile ilişkilerini nasıl sarstığını ve bunun sonucunda İsrail’e özür gezisi düzenlendiğini hatırlayalım. Devamında Washington kapısı açıldı ve orada Erdoğan’a muhtemelen son bir kere uyarıda bulunuldu. Suriye ve İran konusunda biz ne diyorsak onları yap; yoksa...
AKP’nin dışarıda oluşturduğu bu iltisaklar içerde başörtüsü ve benzeri konularda düzenlemeler yapmasına da mani oluyor. Çünkü bu konular AKP’ye dış destek sağlayan çevreler tarafından İslamcı bir zihniyetin unsurları olarak görülüyor ve AKP’ye karşı İslamcılıktan gerçekten vazgeçip vazgeçmediğini test etmek için vasıta olarak kullanılıyor. Bu yüzden büyük bir parlamento desteğine sahip olan AKP, başörtüsü düzenlemesi yapmaya cesaret edemiyor ve kurumlararası uzlaşma sağlanamaması gibi gerekçelere sarılıyor. Burada ima ettiği ordunun Kıbrıs, Kerkük, Ege ve Ermeni soykırımı konularındaki hiç bir tezini ciddiye almayan ve tam tersini yapan AKP’nin, mesele başörtüsü olunca orduyu dinlemesi manidardır. Gerçekte burada orduyu dinlemesi değil; böyle bir girişimin oluşturduğu kirli iltisaklar üzerinde yaratacağı olumsuz tesirler etkili oluyor. Ve bu yüzden bu konuların unutulması için gayret gösteriyor. Anavatan lideri Mumcu’nun ‘gel anayasayı istediğin gibi değiştirelim’ talebi ile karşılaşınca sinirleniyor; çünkü bu girişim AKP’nin konunun üstüne gitmek istemediği gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Aynı hususlar AB ile oluşturulan iltisaklarda da ortaya çıkıyor. AKP iktidara geldiği ve AB yanlısı politikalara yöneldiği için AB tarafı hükümetin içerde İslamcı diye gördüğü herhangi bir düzenleme yapmasına izin vermiyor. Başörtüsü konusu başta olmak üzere Müslümanların dini özgürlükleri konusunda Stalinist bir diktatörlük gibi davranan AB’nin politikaları başka nasıl izah edilebilir? Leyla Şahin davasında AİHM’nin oluşturduğu içtihat, zina tartışmaları sırasında AB yetkililerinin Başbakan Erdoğan’ın adeta burnunu sürten tavırları, ilerleme raporlarının dini özgürlükler kısmında sadece Hristiyan azınlıkların sorunlarından bahsedilmesi, misyonerlik faaliyetlerinin pratikte karşılaştığı güçlüklere dikkat çekilmesi; buna karşılık Müslümanların dini özgürlük sorunlarından bahsedilmemesi de aynı çerçevede ele alınmalıdır.

11 Mart 2005 hutbesinde ‘İslamiyet Allah indindeki tek dindir’ cümlesini Ankara’daki AB temsilcisinin protesto etmesi de aynı politikaların devamıdır. Yani AKP, İstanbul basın ve sermaye çevrelerinin arzu ettiği tarzda bir AB politikası izlemeye mecburdur. Bunun dışına çıkıp, AB sürecini Türkiye’deki laik uygulamaları yumuşatmak amacıyla kullanmaya kalkışacağı intibaı oluşan her girişimde AB tarafı en sert karşılıkları veriyor. Ertuğrul Özkök’ün müzakere sürecinde AKP’nin zihniyet testine tabi tutulacağını söylemesi boşuna değildir.
Özetle söylemek gerekirse, AKP 28 Şubat’ın alternatifi değildir. AKP 28 Şubat sırasında yaşananların etkisiyle hızla gayri milli bir çizgiye gelmeyi içine sindirmiş ve 28 Şubat’ı Türkiye’de destekleyip; başarılı olamayan çevrelerle iltisaklar kurmuştur. Bu sayede 28 Şubat’ta istediklerini tam olarak yapamayan dış güçler AKP iktidarında gerçek 28 Şubat’ı iktidara getirmiş oldular. Bu iltisaklar sayesinde iktidara gelen ve iktidarda kalmaya çalışan AKP’yi yine bu iltisakların tasfiye etmesi ise kuvvetle muhtemeldir.